Kategoriler
edebiyat Genel

05.03.2019

Bu yazı, Bursa Malcılar Lisesi’nin, sokak hayvanlarına yemek sağlamak amacıyla yürüttükleri “Katık” projesinin dergisinde yayınlanmak amacıyla yazılmıştır.
İnstagram:

View this post on Instagram

Sevgimiz karşılıklı!

A post shared by KATIK (@katik.16) on

İrili ufaklı kayaların ve yıllanmış ağaçların arasından koşuyordu rüyalarında. Sürüsüyle… Alfa erkek oydu. Önde koşuyor, ilk yemeği o yiyordu.
Ahhh! Yiyemiyordu ki… Bir hayvandan döktükleri ilk kanda uyanırdı o güzel rüyadan ve başlardı karnı guruldamaya. Daha onu yiyemeden uyanırdı.
Yıllanmış bir ağaç görmemişti rüyalarının dışında. Yamru yumru birkaç ağaçtan başka, sadece gökdelenler görebilmişti kısa hayatında. Bir sürüsü olmamıştı. Sadece aç birkaç köpek vardı. Bağlasa bağlasa açlık bağlardı onları birbirlerine. Yemek az olduğundan o bile bağlayamıyor, yemeği kapan doyuyordu. Birlik olmak anlamsızdı; çünkü avlayacak av bulunmuyordu.
Yavrusu bile yoktu. Çiftleşecek takati mi vardı ki…
Ancak yaltaklanarak alıyordu yemeğini. Çelimsiz, bir alfa erkeğinin yanından bile geçmeyecek, hatta bir sürünün en güçsüz üyesinden daha güçsüz bir yaratığa yaltaklanarak…
Bazen yaltaklandığında bile başını okşayıp o tuhaf kokularını üzerinde bırakmakla yetiniyorlardı üstelik. Buna da ‘sevgi’ diyorlardı.
Sevgiyle mi kesmişlerdi ağaçları? Sevgi yüzünden mi yoktu yosun tutmuş kayalar? Onun yüzünden mi tuhaf yuvarlak şeylerin üzerinde, gürültülü, pis kokulu, önüne geçeni ezen şeyler vardı etrafta? Sevgiyle mi eksiliyordu midesini dengelemek için yiyeceği otlar? Sevgi burnunu ve gözlerini kapatıp göstermiyor muydu ona yiyebileceği küçük avları; tavşanları, keçileri, ördekleri…
Sevgi mi ayırıyordu onları birbirlerinden ve onun yüzünden mi birleşip bir sürü olamıyorlardı?
Sevgi kalbi hızlandırmaz mıydı? Yanlış mı biliyordu? Onun midesini guruldatıyordu da…
Bir yerlerde bir yanlışlık olmalıydı.
Madem öyleydi, o da midesini bir şekilde dolduruverirdi. Sevgiyle…
İşte, bir taş vardı orada! Haydi bakalım… Kemik niyetine. Beyazdı rengi nasıl olsa… Bir kozalak… Kahve rengi bir sıçanın kemikleri gibi… Çatır çatır çatırdıyordu ağzında…
Bir… oyuncak… Bir türlü çiğnenmiyor; ama et gibi… Bir lokmalık bir şey zaten…
Yedi… Yedi… Yedi…
Ne kadar da yememesi gereken şey vardı etrafında?
Oysa rüyalarında…
Neyse, birazdan uyuyacaktı nasılsa.
Ama önce…
Dayanılmaz bir acı, vücudunda…
Geçecekti…
Sürüsüne dönmeye az kalmıştı… Açlığın acısı bitecekti, bu acı neydi ki!

Kategoriler
edebiyat Genel

28.08.2018

Birazdan okuyacağınız iki kelime ile ilgili tüm düşündüklerinizi, önyargılarınızı bir kenara bırakın ve beni, benim düşüncelerimi özümsemeyi deneyin.
Haydi rastgele…
Kelimeler:
Kütüphane; namı diğer kitapların bulunduğu bina ve kıraathane, yani asıl anlamı okuma odası olan; ama en iyi ihtimalle gazete ve dergi okunan kahveden , en iyi ihtimalle çay içmekten başka bir şey yapmayan insanlarla dolu yerlerden bahseden…
Peki bunların hangisi daha saygın? Hangisinde olmak isterdiniz yani?
Ben, okuma odasında diğer insanlarla birlikte bulunup; kitap odasını depo olarak kullanırdım.
Okuma odalarının; yani doğru anlamı ve çağrışımıyla kıraathanelerin içine bir de tartışma bölümü inşa ederdim. Hatta o bölüme ‘hasbihalhane’ adı verir, tıpkı kadınların altın günlerinde olduğu gibi kurabiye ve börek gibi ufak tefek şeylerden atıştırmaya izin verirdim.
Böylece kıraathanelerde harika bir gelecek şekillenmiş olurdu hem. Sigara dumanı ve oyun kartı pıtırtıları, ya da okey şakırtıları değil de kitap hışırtıları ve hasbihal mırıltıları işitilirdi camlardan.
Ve silah gümbürtüleri, kadın çığlıkları, erkek homurtuları ya da ağlamamaya çalışan erkeklere ait diş gıcırtıları duyulmazdı artık.
Ya da; kütüphanelerdeki sessizlik hummalı bir hışırtıya dönüşür; daha, daha, daha çok ziyaret edilirdi kitap depoları.

Kategoriler
edebiyat Genel

08.03.2018

Karanlık zamanlar yaşanıyordu. İnsanlığın üremesini sağlayacak iki cins arasında büyük, kanlı bir iktidar savaşı kayıplarla sonlanmış, emektar gezegenimiz dünya tükenmişti ve iki ayrı gezegene taşınmıştı insanlık. Bölünmüştü. Kadınlar Kadınya’ya, erkekler de Erkekye’ye…
Sperm ithal ediyorlardı kadınlar ve erkek çocuklarını ihraç ediyorlardı Erkekye’ye. Anlaştıkları tek konu da buydu zaten. Artık birbirlerinden nefret ediyorlardı. İki gezegen arasındaki ışıkyılları bile nefretlerini hafifletmemişti.
Bu kadim nefret çocuktan çocuğa geçiyordu. Dinlerinde bile karşı cins şeytan oluyordu.
Aynı gün, Kadınya’da iki çocuk doğdu ayrı kadınlardan. İki farklı cins…
Nasıl olduysa, bir talihsizlik eseri aynı küveze koydular onları bir an. Solukları karıştı birbirlerine. İlk gördükleri şey birbirleriydi.
Sonra erkek Erkekye’ye gönderildi.
Günbegün büyüyorlardı ikisi de. Hayvanlara bakıyorlardı ve çiftleştiklerini görüyorlardı. kuşların ve böceklerin kurlarına şahit oluyorlardı. Köpeklerin ve kedilerin kavgalarına. Dişisi için avlanan bir hayvana bakıyorlardı bir, bir de insanların nefretine.
Erkeği öldükten sonra yemeden içmeden kesilip ölen bir anguta bakıyorlardı, bir de insanlardaki tiksintiye.
Şaşıyorlardı bu işe ikisi de.
Rivayet olunur ki, zihinleriyle ışıkyıllarını önemsizleştirip anlaştılar ve aynı anda bir uzay aracı yaptılar. Aynı şekilde, aynı ismi koydular onlara.
‘Eş’
Aynı anda yola çıktılar ve aynı gezegende mola verdiler. İşte o gezegende gördüler birbirlerini. Yüzyıllardır ilk kez değmişti bir kadının eline bir erkek eli. Yüzyıllardır ilk kez bir erkeğin saçlarını okşamıştı bir kadın.
O gezegene, ‘İnsanya’ adını verdiler ve kendi gibilerini de çağırıp orada çoğaldılar. İktidarı paylaşarak yaşadılar.

Kategoriler
edebiyat Genel

15.02.2018

Bizi yatıştıran, gözyaşlarımızı silen ya da en azından ‘ağlama,’ diyen birisi olmasa ağlar mıydık acaba? Hep merak ederim bunu. Çocukluktan başlar bu. Ne kadar yatıştırmaya çalışırsan çocuk o kadar çok ağlar. Sokakta oynarken daha kötüsü gelir başına; ama gıkı çıkmaz mesela.
İşte bu aralar hiç ağlayamamamın sebebi de beni teskin edecek birisini bulamamış olmam. Gerçi erkekler ağlamaz bizim memlekette…
Erkek yatıştırılmaya ihtiyaç duymaz da mı ağlamaz? Neden ağlamaz erkekler? Hep koruyan, yatıştıran mı olmak zorundayız?
Oysa nasıl maymunlar birbirlerinin bitlerini ayıklayarak sosyalleşiyorsa, biz de birbirimizin gözyaşını silerek sosyalleşiyoruz işte. Tevekkeli değil, erkekler pek sosyal değil.
Ben de öyle işte…
Kimseyle konuşmadığım haftalar oluyor. Ortamım var; ama insanım yok.
Yok abi… Zorlayamıyorsun böyle şeyleri işte.
Bazen bir kafeye gidip bir nargile istiyorum ve ‘versene lan şu marpucu biraz da biz ziftlenelim,’ diyecek biri arıyorum; ama yok…
Bazen bir film izliyorum, şööyle hafif bir damla gözyaşı süzülüyor, gizleyecek biri arıyorum… Hani esner gibi yaparsın ya, gizli bir mesaj vermiş olursun hani. Aslında bu gözyaşı esnediğim için kabilinden.
Yok, kimseden gizleyemiyorum topu topu bir damlacık gözyaşımı. Gizleyemeyince de akmıyor meret, ne yapacaksın.
Velhasılı, ağlamak istiyorum be dostlar.
Dost da yok gerçi…