Kategoriler
edebiyat Genel

07.02.2020

Tek odalık bir evde kalıyordum. O kadar bir arsa kalmıştı bana miras olarak. Ben de evimin diğer kısımlarını yerin altına inşa etmeye karar verdim. Kayalıklı bir arazi olduğundan müsaitti. Müsaitti; ama bunun iyi bir şey olup olmadığından şüpheliydim. Epey sert kayaşları delmem gerektiğinden sıkı çalışmam gerekiyordu.
Çok zaman alsa da; başarmış, tek gözlük bir odaya bir kral dairesi inşa edebilmiştim. Güneş ışığını toplayıp evimin en ücra köşelerini dahi aydınlatabilmiş, hatta sırf yapabileceğimi kendime kanıtlamak için tüm enerji ihtiyacımı güneşten karşılamamı sağlayacak bir düzenek kurmuştum.
Zayıflamıştım. Gözlerim deli deli bakmaya başlamıştı dostlarımın söylediklerine göre. Hoş, pek dostum da kalmamıştı. Bir şekilde alışkanlıktan dostum olanlar…
Pek umursamıyordum söylediklerini. Benim için önemli olan şey belliydi. Bana tek gözlük bir oda verseler de; onlara en iyisinin bende olduğunu göstermek, bir şekilde bunu kanıtlamak…
Kendimi “Çizmeli Kedi” masalındaki en küçük oğlan gibi hissediyordum. Bir kedinin derisini yüzemezsiniz. İşe yaramaz çünkü. Etini yiyemezsiniz. Bir arabayı çektiremezsiniz ona…
Bir kedi hiçbir işe yaramaz fare tutmaktan başka. Peki ya o fare aslında bir devse?
İşte ben de kendi faremi ne olursa olsun tutacak, onun aslında bir dev olduğunu bilecektim.
Bu evi yaptıktan sonra bunu insanlara göstermenin bir yolunu bulabilmek için satmayı düşündüm. Her ne kadar son derece konforlu bir ev olsa da oturacağım bir ev olsun diye değil, yapabildiğimi insanlara kanıtlamak amacıyla yapmıştım burayı ve ben kanıtlayabilecek insanlar aramaktaydım. Bunun için de; evin reklamını yapıp satmaya karar vermiştim.
İyi bir paraya sattıktan sonra, küçük bir arazi satın alarak aynı türden bir ev de yapmaya başladım.
Bunu, bu tür evlere adım verilene kadar yapmaya devam ettim. Yaklaşık bir düzineden fazla ev yapmıştım.
Tabii ki param olduktan sonra bunun için adam tutmuştum; ama asıl projeyi yürüten bendim.
Sonra, bir mekan gördüm. Zemini müsait değildi; ama çok güzeldi. Çevresi harikaydı. İnsan yoktu.
Taşınacağım yeri bulmuştum. Tek gözlük bir ev yapıp anında yerleşirken buldum kendimi. Hiçbir ekleme yapmadan hem de.
Artık bir kediyi, fare tutabildiği için değil de; sadece bir kedi olduğu için sevmeyi öğrenebilecek durumdaydım.

Kategoriler
edebiyat Genel

22.01.2020

Oyuncaklarımla oynarken; diğer yandan da kulağım onlardaydı. Birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Alçaktı sesleri, duysam da anlayamıyordum söylediklerini. Babam güldü. Çok güzel gülerdi. Annem de güldü. O daha çok güzel gülerdi. Birbirlerine güldüklerinde daha da güzel olurdu sesleri. Şimdi göremiyordum; ama birbirlerine yüzlerini buruştura buruştura bakarlardı güldüklerinde. Bazen babam annemin burnunu dürterdi. Annem de onun kafasına vururdu. Babam keldi de… ‘Şap’ ederdi annem vurduğunda. Çok yavaş vursa da yine de ses çıkardı. Annem bu işte ustaydı.
Yumuşak bir koltuğun üzerinde bir bebek, onun koltuğunun altında da bir sürü asker vardı. Bir de babamın yerden topladığı tahta parçaları. Ona ben söylemiştim bir kez. O da her gün bir şeyler getirmeye başlamıştı.
Bebek, askerlere koltuğun üzerinden emir veriyordu. Aslında çoğu zaman karıştırmıyordum; ama işte…
Tahtalarla askerlerin siperlerini, yatacak yerlerini falan yapıyordum. Oynuyordum işte.
Annem daha fazla gülmeye başladı. Babam da… Yanıma geldiler. Yüzüme bakarak gülmeye başladılar.
Neden gülüyorlardı? Biraz korkuyordum şimdi. Askerleri yere bıraktım. Onlara baktım. Anlatmıyorlardı bana. Sadece gülmeye devam ediyorlardı.
Sonra annem geldi, kafamı okşadı…
‘Bu evden çıkıyoruz yavrum, eşyalarını toplama.’
Bunu derken yüzü buruşmuştu; ama öyle babama bakarken olduğu gibi değil. Babamın aldığı bisikleti bir çocuğa çaldırdığımda baktığı gibi…
O zaman da bana bir şey dememişti. ‘Çocuğa ahlak öğretmeyen anne-babayı Allah bildiği gibi yapsın!’ demişti.
Babama baktım, onun yüzü koltuktaki bebeğin yüzü gibiydi. Koltuğa otursaydı, askerlere kalın sesiyle emir verseydi… Onlara hiç gülmeseydi. Kel kafasını kaplayan bir miğferi olsaydı. Annem kafasına vuramasaydı…
Ama o zaman kötü bir baba olurdu.

Kategoriler
edebiyat Genel

27.04.2019

İşte, yoldan duyulan ayak sesleri… İşte, geliyor!
Birazdan burada olacak ve tekrar her anından haberdar olmaya devam edeceğim. Yepyeni şeyler getirecek bana. Duvarlarıma yepyeni masallarını anlatacak, sorunlarından bahsedecek ve duvarlarım onu dinlediği için belki de; onlara çözümler bulacak ve sevinecek. Sevindiğinde ayaklarından, tam topuklarından yerçekimine karşı bir itiş, yükseliş gücü fışkırır hep, bilmez miyim…
Çiçek ya da hayvan beslemeyi sevmez. Sadece duvarlarıma mozaik yapar, bazen zeminime de… Beni besler o çiçek yerine.
Tavanım için bile bir fikri var biliyor musunuz?
Musluklarımı bile değiştirdi. Kendi yaptı musluk başlarımı, sonra da dökümcüye verdi. Onlar da, onun mumdan yaptıklarını pirinçten döktüler. Susadığında musluklarımdan içer hep suyunu. Arıtmaya çalışırım ben de o içecek diye. Bana güvenir… Temizliğimi de hiç aksatmaz sağ olsun.
Koltuk yok döşemelerime baskı yapan. Bir oturmak için, bir de sırt dayamalık birbirlerine uyan birkaç takım minder var onun yerine.
Perde de yok gözlerimde. Perdeyi sevmez nedense. İyi ki de sevmez.
Bir gün, duvarlarımın arkasında, öylece ölene dek sürdü böyle beni beslemesi. Bir kedi gibi olmayacaktım, yemeye çalışmayacaktım onu; ama kimse gelmezse kendi kendisini yiyecek, çürüyecekti. Kokacaktı da…
Çok şükür, birisi geldi. Kapımı kırdı. Ağıt yakarken ki acımın yarısı kadar acımadı canım kapım kırıldığında.
Ama… Yaptığı oymalar bozulmuştu. Onlar için üzülüyordum sadece.
Aldılar, götürdüler onu bilmem nereye.
Yeni birisi gelmişti. Farklıydı. Akşamdan akşama geliyor, sadece yatıyordu yatağında, yatağımda; o yatağa kokusunu bile bırakmıyordu adeta.
Öncekinin yaptığı hiçbir şeyi taktir etmedi, bir deri bir kemiktim artık; ama yaşıyordum bir şekilde işte.
Onu da yaşatıyordum, yıkılacağım günü hasretle ve korkuyla bekliyordum. Bizim de bir ‘öbür dünya’mız var mıydı acep? Ona kavuşacak mıydım orada? Bilmiyordum. Belki bir kara delik her şeyi karıştırıp birleştirdiğinde…

Kategoriler
edebiyat Genel

02.05.2018

Eve gitmek istemiyordum. Beni ölümcül bir şey beklemiyordu evde. Gitmek istemememin nedeni tehlikede olmam değildi. Sadece can sıkıntısıydı. Canımın sıkılmasının nedeni de komşularımdı. Daima beni lafa tutan yaşlı bir adam vardı kapının önünde ve benim geliş saatlerimi beklemek için resmen nöbet tutmaktaydı bahçede. Neden benimle konuşmak istiyordu anlamıyordum. Sohbetim öyle ahım şahım değildi ki. Hatta adamın sorularına kısa ve belirsiz yanıtlar veriyor, konuşmayı genişletebilecek her şeyden kaçınıyordum. Bazen neredeyse onu terslediğim bile oluyordu. Tüm bunlara rağmen, benimle konuşmaya çalışmaktan bir türlü vazgeçemiyordu, geçmiyordu. İnsanarın konuşmak isteyeceği bir insan değildim ben. Az konuşurdum. Çoğu zaman dinlemezdim bile. Yani şu az konuşup çok dinleyen budalalardan da değildim. Rahat bırakılmak istiyordum çünkü. İnsanları pek dinlemesem bile, açıktan açığa kaba olacak kadar serbest hissetmiyordum kendimi. Evet, kaba olmayı istediğimi rahatlıkla itiraf edebilirdim. Bununa birlikte, kaba olmaya cesaret edemediğimi de söyleyebilirdim aynı samimiyetle.
Aslına bakılırsa, istediğim kadar kaba olayım, adamı görmezden gelmediğim müddetçe benimle konuşmaya devam edecekti. Sıklıkla görmezden gelinen birisi olarak; bir başkasını görmezden gelmek bana göre hiç de ahlaki değildi.
Bir gün, yaşlı adamla konuşma fikri o kadar sıkıcı geldi ki, gece yarısına kadar oyalanıp; eve neredeyse saat 01:00 gibi gittim. Zavallı adam, beni beklerken uyuyakalmıştı kapının önünde. Beni yine lafa tutmasından korksam da; öylece uyumasına göz yumamazdım. Apartman epey soğuktu.
Uyandırmak için yanına gidip elimi omzuna koyup hafifçe sarstım. Elimin omzundaki baskısıyla uyandı. Göz göze geldiğimizde, beni tanıyan gözlerle gülümseyip:
“Geldin mi?” dedi. Bu soru her zaman tuhaf gelmiştir bana. Bu an hariç… Neden bilmiyorum; ama o an, verilecek en iyi, belki de tek tepkiydi.
Karşılık olarak ona gülümsediğimde, gözlerini bu kez son defa kapadı.

Kategoriler
edebiyat Genel

25.04.2018

Gündelikçilik yaparak hayatını kazanıyordu. Tam yedi ayrı eve gidiyordu. Evlerin hepsi haftada bir temizlik yaptırdığı için iki ev hariç, pek yorulmuyordu.
Pazartesi günleri gittiği ev çok güzel kokardı. Bir tek kişi yaşardı evde. Çok az konuşan bir kadın… Bu kadın ona parfüm yaptığını söylemişti. Temizlik malzemeleriyle haşır neşir olmak istemediğinden temizliğini yapması için birisini tutuyordu. Evin bir odasını atölyesi olarak kullanıyordu ve o odaya ondan başka kimsenin girmesini istemediğini daha ilk dakikada söylemişti. Temizlik malzemelerini kadın kendisi alıyordu. Muhtemelen kokularına göre seçiyordu. Gerçi iyi temizliyordu. Hatta diğer evlerde de aynı markaları kullanmaya başlamıştı gündelikçi.
Kadınla aralarında, kendisi temizlik yaparken çoğunlukla evde bulunmasına rağmen pek iletişim kurulmuyordu. Bazen kadının atölyesinden çıkıp ona bir parfümü koklatmak istediği zamanlar oluyordu. Bazen de kadın odasından çıkıp: “Aman ha, Münevver Hanım, sakın dinlenmeyi unutmayasın. Evde ne istersen var, çekinme. Canın bir şey isterse de söyle…” derdi. Az konuşurdu; ama cömert kadındı vesselam. Aslında kadının cömertliğinin nedeni “bana bulaşma da; ne yaparsan yap,” diye düşünmesiydi. Oysa, parasını verdiği taktirde bulaşacağı zaten yoktu. Bu cümlelerin, hep aynı tonla ve aynı sözler söylenerek; plak gibi tekrarlanması, cömertlik için sarf edilmiş sözler olsa bile, bu hareketin amaçladığı şeyi düşündürmemesine neden oluyordu. O kadın da öyleydi işte.
Salıları pis ve dağınık bir adama gidiyordu. Bu adam onu yoran iki kişiden birisiydi. Bir kere ona sarkmaya bile yeltenmişti. Bereket ki evde çok nadir bulunuyordu.
Çarşamba çok çocuklu bir öğretmene gidiyordu. Dip köşe temizlik yapmak için. Bu ev de çok güzel kokuyordu. Çocukların oyuncaklarına rastlamak ona tuhaf hissettiriyordu. Onun çocuğu yoktu. Kocası da terk etmişti zaten; ama bunu hiç kimseye söylememiş, bir kocası varmış gibi davranmak ona daha mantıklı gelmişti. Diğer seçenek dul bir kadın olduğunu itiraf etmekti çünkü…
Perşembe, elektronikle uğraşıp memurluk yapan otuzlarında bir adama gidiyordu. Genelde elektronik malzemelerine özen göstermesi için tembihlerdi onu. Bu evde de o sorunlu iki kişiden biraz daha az olsa da epey iş çıkardı. Adamın işten geldiği saatlere kadar kaldığından onunla karşılaştığı zamanlarda, adam ona yaptığı elektronik cihazları falan gösterirdi bazen.
Cuma günlerinde gittiği üniversiteli kız , iki kişiden diğeriydi. Bir kere parfümünün, daha doğrusu deodorandının kokusundan nefret ediyordu. Kremli bir deodorant olduğu için giysilerinde leke çıkartmasının yanı sıra çok fazla sıktığı için kokusu da gitmiyordu bir türlü ve bir de terle karışınca… Gerçi deodorant dediğin ter kokusunu engellerdi; ama bu öyle yapmıtordu işte. Terin daha da kötü kokmasına sebep oluyordu.
Sadece onunla da kalmıyordu. Bu kız temizlik kurallarından bihaberdi resöen. Eve gyakkabuyla girdiği bile vakiydi.
Üstelik kibarlıktan nasibini almamış, ona davranış tarzına bakılırsa iğrenç bir sınıf bilinciyle büyümüştü.
Cumartesileri, evini çok az kullanan bir hemşireye gidiyordu. Birkaç kere görmüştü bu kadını. Üzerinde bitmez tükenmez bir hüznün getirdiği bir bitkinliği taşıyordu kadıncağız. Her nedense ona acımıştı.
Ve pazar günleri…
Pek kullanılmayan, pek kirletilmeyen bir eve gidiyordu pazarları. Yemek pişiriyordu orada. Bir kişilik, bir haftalık yemekler. Çok küçük bir ev olduğundan pek bir işi olmuyordu bu evin. O hemşirede olan hüzün, bu evde de vardı. Belki de evin sahibinden ötürü… Terk edilmiş bir kadındı evin sahibi.
Temizleyip para almadığı tek ev buydu.