Kategoriler
edebiyat Genel

18.12.2018

En işlek, en modern caddenin kenarında, hasır sandalyesinde oturup dört meyve kasasını birbirlerine ikişer ikişer yan yana ve üst üste birleştirerek hem geniş hem yüksek olan bir masanın üzerine malzemelerini koymak suretiyle fal bakan bir kadın durmaktaydı. Kadının yerini söylemeyeceğim size. Gördüğünüzde anlarsınız kimden bahsettiğimi; çünkü normal bir fal bakma tarzı yoktu. Fülfül denen bir baharatı, tıpkı Türk kahvesi gibi cezvede, artık kahve makinesinde, pişirerek insanlara içiriyordu. Zehir gibi oluyordu bu içecek. İnsanlar yakındığında da; ‘Geleceğin her zaman bir bedeli vardır,’ diyordu. ‘Geleceği öğrenmenin de; yaşamanın da…’
Kadını gördüğü ilk anda, onun böylesine işlek bir yerde bulunmak için kimlere rüşvet verdiğini merak etmişti. Öyle ya, kadın resmen insanların hakları olan yolu daraltıyordu. Tıpkı bugünümüzü gasp eden gelecek kaygıları gibi…
Ardından yanındaki adamın yüzünün bu denli buruşabildiğine hayret etti ve oraya doğru yürüdü. Yaklaşık on adım kala, o baharatın kokusunu duyabilir hale gelmişti bile. O karabibere çok benzese de; bir şekilde farklı bir şey olduğunu ilan eden kokuya…
Tabelada da resmi, resmin altında da ismi vardı. Onun altında da açıklaması…
İsmi, muhtemelen kadının tezgahtan bozma dükkanının adıydı, ‘Fülfül-ü Fal’… Açıklaması da; ‘Fülfül kahvesinden bakılan fallar derhal çıkar. Zira geleceğin bedeli erkenden acı çekerek ödenmiştir.’ şeklindeydi.
Eh, o da meraklıydı böyle şeylere. Anı yaşamaktan korkan tiplerden birisiydi o da.
Gitti, o zehir gibi fülfül kahvesini bir dikişte içti, fincanı kapatıp bekledi.
Fil…
Sadece bir fil görünüyordu falında kadının dediğine göre. Koskoca tabakta bir tek şey vardı ve bu durum, kadının on dokuz yıllık falcılık hayatında bir defa şahit olduğu bir durumdu.
‘Fil,’ dendiğinde aklına gelen tek şey, bir satranç ustası olduğundan satrançtı; ama…


Fal doğru çıkmıştı. Bir fille onu mat eden bir kadına aşık olmuş, onunla evlenmişti. Sonra… Hindistan gezilerinde, eğitimli bir filin bir hortum darbesiyle ölmüştü aynı kadın…
Bu da yetmemişti. Fildişi saplı bir bıçakla şah damarını keserek yaşamına son vermeyi, bir borç bilmişti. Belki de bilinçaltında falı doğru çıkarmak için yapmıştı bunu. Nasılsa ölecekti…
Ölürken son düşüncesi, fülfülün falın bedelini ödememiş olduğu idi.
Geleceğin bedelini ancak yaşanan an ödeyebilirdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

15.07.2018

Avcundaki çizgileri kadına gösterdiğinde, geleceğinin o kadın tarafından okunacağını umuyordu. Hiç yoktan onun bir çift palavra atabileceğini…
Kadının, ona saçma gelen işaretler yapmak suretiyle dilsiz olduğunu belirtmesini değil…
Oysa elini alıp baktığında konuşmaması hiç tuhaf gelmemişti ona. Kuzu kuzu elini uzatıp geleceğini ona teslim etmekte behis görmemişti.
İyi olmuştu… Gelecek de ancak dilsizlere emanet edilmeliydi zaten.

Kategoriler
edebiyat Genel

07.03.2018

Bir karar, önemli bir karar vereceğiniz zaman ne yaparsınız? Nasıl verirsiniz kararlarınızı?
Sizin yanıtlarınızı duyamayacağım; ama ben hiç karar vermek zorunda kalmamıştım. En büyük şeylerde bile… Hemen, anında tercihimi yapardım zira. Hiç zorda kalmamıştım. Hiç tökezlememiştim daha önce.
Oysa şimdi… Şimdi düşüncelerim birer mısır tanesi gibi, koçan tutamadığı için yere döküldüler ve toparlayıp koçana geri dizmem gerekecek onları.
Hangi konuda mı karar vermeye çalışıyorum? Boş verin onu. Bilmeniz gereken tek şey, bir seçeneğin çok zor, diğerininse çok çok kolay olduğu… Kolay olan mutsuzluğumu devam ettirecek ve hiçbir şey değişmeyecekken; zor olan bilinmezlerle dolu. Her şeyde olduğu gibi aslında.
Peki karar verirken nasıl bir yol izleyeceğim? Bakın işte bu konuda bir karar verebildim.
Hayır, yazı-turayla değil. Bir totemle de değil. Fala falan da baktırmayacağım. Zar atacağımı da nereden çıkardınız?
Hiçbir zaman artı ve eksileri karşılaştıran bir insan olmadım, yani öyle bir şey de yapmayacağım; ama ona benzer bir şey yapacağımı söyleyebilirim. Onun kadar basit olmayacak sadece…
Olasılıkları hikayeleştireceğim. Kendime iki ayrı masal anlatacağım.


Zamanın birinde bir keşiş varmış ve aslında bir büyücü olmasına, birçok şeyi değiştirecek gücü bulunmasına rağmen sadece bir kase ve bir çanla ağır ağır yürür, insanlardan yemek toplarmış. Yaşlanmış ve ölmüş. Tanrının huzuruna çıktığında tanrı onu cehennemin en derin çukurlarına yollamış. Oysa ibadet eder, kimseye kötü davranmazmış keşiş. Tanrıya dil döküp cehennemde verdiği yer için itiraz etmiş. Tanrı ise ona bir şans vermeyi kabul etmiş. Sadece kırk gün yaşayacak ve tanrıya kendisini gösterecekmiş. Keşiş, kırk gün içinde bir sürü soruna çözüm bulmuş. Kırk gün geçtiğinde, keşiş tanrının huzuruna süklüm püklüm çıkıp cehennemin daha derin bir yerini istemiş ondan; çünkü hayatı boyunca yapmayı seçmediği şeyler için kendisini suçlu hissediyormuş.


Çok çok eski zamanlarda, ülkenin birinde bir çocuk yaşarmış. Çok zekiymiş; ama ya şansı yokmuş; ya da istemeyi bilmeyip fırsatları değerlendiremiyormuş. Her zaman başarısız olmayı bir şekilde başarıyormuş. Mutluymuş çocuk aslında; ama bir anlamda da mutsuzmuş işte. Başarısız hissetmiyormuş; ama talihsiz olduğunu düşünüyormuş.
Bir gün, hep sözü edilen o talih kuşu, gümüşten kanatları, som mavi kafası, pespembe gagası, siyah pençeleriyle çocuğun omzuna konuvermiş. Çocuk kuşu tanıyamamış; ama hayvanları pek sevdiğinden omzunu dahi kıpırdatmamış kuş kaçmasın diye. Kuş, çocuğun omzundan kalkıp havalandıktan sonra tekrar pike yaparak çocuğun kafasına sıçmış. Çocuk, bunun uğur getirdiğini bilmiyormuş; ama kuşa kızmamış.
Günler geçmiş ve çocuğun şansı düzelmiş. Artık çok mutlu bir insanmış. En azından başlangıçta. Her işi iyi gitmeye başlamış. Hiçbir zorlukla karşılaşmıyormuş artık.
Yavaş yavaş zayıflamış çocuk. Gözlerindeki enerji sönmeye başlamış. Çok mutsuz bir insanmış artık.
Bir gün, yaşlı bir kadının talih kuşundan bahsettiğini duymuş ve şansının müsebbibini tanımış. Şanssızlığını almak, talihini kuşa geri vermek için onu aramaya karar vermiş. Talihli olduğu için de hemen bulmuş; mamafih kuş çocuğun kafasına tekrar sıçmış.
Ölene kadar çifte şansla yaşayan çocuk, uzun ve mutsuz bir hayat yaşamış.


İşte, artık karar verebilirim. Şimdi biraz daha kolaylaştı öyle değil mi?

Kategoriler
edebiyat Genel

13.01.2018

Fincanı kapattım. Hayatımda ilk defa falıma baktırıyordum. Zaten kahveyi hiç sevmezdim; ama bu adamı çok fazla övmüşlerdi. Ben de bir yol ayrımında hissediyordum kendimi. Onun için şeytanın bacağını kırıp fal baktırmayı da denemeye karar verdim.
Göbekli, top sakallı, boyalı simsiyah saçlı, ipincecik bıyıklı bir adamdı. Sesi karakteristik bir derinliğe sahipti. Gözleri insanın gözlerinin içine içine bakıyordu ne varsa çekip almak için. Aynı gözler, kahve fincanının üzerinde öyle yumuşakça kayıyordu ki, insan bu çelişkiye şaşıyordu.
Daha önce arkadaşın falına bakarken izlemiştim. Bakalım benim falımda ne diyecekti.
Fincan yeterince soğumuştu. Tabağı kaldırdı ve gözlerini dikti. Kaskatı olmuştu. Bekliyordum. Kötü bir haber bekliyordum katılığına dayanarak… Buna kendimi hazırlamıştım.
‘Hiçbir şey yok,’ dedi adam. ‘Görülüp söyleyecek hiçbir şey… Belirlenmiş bir geleceğin yok… Her şey değişiyor senin falında. Ve her şey tamamen senin yapıp yapmadıklarında…’