Kategoriler
edebiyat Genel

18.03.2019

‘Nedensiz bir mutsuzluk var içimde. Bir tür yorgunluk… Ümit yorgunluğu diyebilirim. Ümit etmekten mi; yoksa edememekten mi yorulduğumuysa söyleyemem; çünkü bilmiyorum.
Yorgunum bugün. Muhtemelen yarın da böyle olacak. Sadece daha az hissedebilme ihtimali var. Duyarsızlaşma gibi bir şey. Sadece mutlu olduğumda, mutlulukla ruh halim değiştiğinde hissedebiliyorum bu yorgunluğu; çünkü duyarsızlaşmadan çıkmış oluyor ruhum bir anlığına. Tekrar hissedebiliyorum, mutluluğu hissediyorum; ama kısa sürüyor tabii.
Belki bir gün…
O gün kısa sürmeyecek mutluluğum belki. Umut edebiliyor olacağım; ya da bundan, umut etmekten vazgeçmiş olacağım.
Belki de; mutsuzluğumu, yorgunluğumu bir insana söylediğimde, onun beni rahatlatabildiğinde geçecek her şey. Sözleriyle değil belki. Sadece varlığıyla…
Ya da tek başınalığın huzuruna kendimi tam olarak kaptırabildiğimde…
Korkarım ki, çok büyük ihtimalle hiç geçmeyecek…’
Bunları düşünüyordu genç adam taş bir bankta oturmuş etrafına bakarken. Zaten hep böyle şeyler düşünürdü kendi kendisine. Konuşur gibi düşünürdü. Tirat söyler gibi konuşurdu zihniyle.
Derken yaşlı bir kadın gelip yanına oturdu. Ağır kokuyordu kadın. Sidik ve kirli çamaşır… Kadının kokusu rahatsız ettiğinden yerinden kalkıp yürüdü.
Keşke biraz bekleyip; kadını kırmadan kalkabilseydi. Böylece kadının üzerine o tanıdık hüznü bir gülle gibi fırlatmamış olurdu.
Hep böyle mi olurdu?
Üzülen üzer miydi hep?

Kategoriler
edebiyat Genel

06.01.2019

Bir mülakat sırasında beklemekteydim. Kuyruk çok uzundu ve herkes birbirini nefret dolu gözlerle süzmekteydi. Sadece bir kişi alınacaktı ve yüzlerce, yüzlerce kişi vardı orada. Alınacak olan kişinin kim olduğunu bilseler linç edebilirlerdi, o kadar gergindi ortalık.
Ben de onlardan birisiydim. Bir sürü borcum vardı. Kendim için borçlanmamıştım üstelik; ama parayı ben ödemek zorundaydım. Uzun hikayeydi işte, boş verin. Bu işe, bu maaşa ihtiyacım vardı. Yapabileceğimi de biliyordum benden istenenleri. O zaman neden ben alınmayacaktım ki? Ama alınmayacağımı hissediyordum ve bu beni çok kızdırıyordu. Oradakilerin yüzde doksan beşi de benim gibi düşünüyor olmalıydı.
Sonra, içeriye otuzlarında bir kadın girdi. Kiminle göz göze gelirse gülümsedi ve o gümüşi sesiyle şakımaya başladı.
Önce, öylesine konuştu insanlarla. Ben dinliyordum… Sonra insanların neden bu işe ihtiyacı olduğunu sordu. Sonra onlar, yani içlerinden birisi ona sordu ve o da anlatmaya başladı. Hepimiz gibi, onun da bu işe çok ihtiyacı vardı işte. Hikayesinin diğerlerinden ya da benimkinden bir farkı yoktu. Aciliyeti eşitti, en azından ortalamayla…
Ne var ki, ona, sadece ona, iyi şanslar dilemiş, gerçekten bunu kastederek dilemiştik hem de. O gümüşi sesinin ulaşabildiği herkes.. Hepimiz…

Kategoriler
edebiyat Genel

04.01.2019

Uçurtma uçurmayı severdi. Tam kırk dokuz yaşındaydı; ama sık aralıklarla, ayda bir, kendi elinden çıkan uçurtmaları, rüzgarlı yerlerde uçururdu.
Hesap verecek kimsesi yoktu. Gerçi bu, bir çocuğu da olmadığı anlamına geliyordu. Hiç evlenmemiş, kırk dokuz yaşında bir kadın olduğu…
Bazen erkekler onu uçurtma uçurduğu sırada görür ve alay ederlerdi. Çoğu laf atardı…
Bir genç vardı, uçurtma uçururken saldığı saçlarından gözlerini hiç ayırmayan. Yirmilerinde olan… Rüzgarlı, onun uçurtma uçurabileceği mıntıkaları onunla birlikte tahmin edebilen… Bir genç vardı, onunla hiç ordan burdan konuşmayıp; daima onu izleyen. Bir genç vardı, ne istediğini bilmeyen…
Bir gün, ıssız bir yerde, onunla ilk ve son tek taraflı iletişimi kurmuş olan bir genç vardı. Bir yatakta ve karşılıklı olması gereken türde bir iletişim…
Artık yoktu o genç. Kadın onun hayatla iletişimini kesmişti. Uçurtma ipi artık farklı bir şeydi. Eskiden bir köprüyken, şimdi, sanıldığından da güçlü bir pranga…
Her şey farklı olabilir miydi?
Kişisel onuru için bir kadın öldürmeyebilir, kişisel mutluluğu için bir genç bir kadını iki kere öldürmeyebilir miydi??
Kadın uçurtma uçurmaya devam etti. Kimse ona hiçbir şey sormadı. Gencin ailesi onu buldu, polisler gelip gitti; ama kimse ondan şüphelenmedi.
Bir zombi gibi, kadın uçurtma uçurmaya devam etti.

Kategoriler
edebiyat Genel

12.12.2018

Genç kurt, uykusundan o iğrenç horozlu saatin, o iğrenç horoz sesiyle uyandı. Bir kere daha…
İçten içe karşılıklı olarak birbirlerinden nefret edip; birbirlerine iyi göründükleri, sevgili düşmanı ve arkadaşı, Yamukpati’nin doğum günü hediyesiydi bu iğrenç saat. Kaç kere parçalamak istemiş, kendisine Yamukpati’nin edeceği alayların acılığını hatırlatarak bundan vazgeçmişti. Yamukpati onun horoz sesinden ne kadar nefret ettiğini biliyordu çünkü. Bunu bilerek yapmıştı. Her sabah karşılaştıkları zaman saati hatırlatmasından da anlayabiliyordu zaten. Güzel bir sesle uyanmakla ilgili her sabah farklı bir nükteyle karşılıyordu onu ve her defasında o yamuk suratında, yamuk bir gülümseme oluyordu.
Kendisi de masum değildi. Yamukpati biçimsiz ya da yamuk şeylerden nefret ettiğinden, buna çokgen şekilli nesneler de dahildi, her fırsatta ona böyle şeyler alır, aldıklarını kullanıp kullanmadığını her defasında sorardı. Yoksa hoşuna gitmemişler miydi? Hemen değiştirebilirdi. Onun biricik amacı Yamukpati’yi mutlu etmekti…
Peki ikisinin hiç mi ortak noktası yoktu? Vardı… Kitaplar… İkisi de Jack London’u çok severdi. Aslında kitapları genel olarak severlerdi; ama Jack London, onlar için bir efsaneydi. Kurtlar üzerine yazdığı kitapları da sevseler de; ikisinin de en sevdiği kitap Deniz Kurdu idi.
Kurt Larsen… İkisinin de hayalindeki erkek oydu.
İkisinin de şansına, hayallerindeki erkekler gerçek dünyada, ormanda, vücuda gelmişti; ama ikisinin şanssızlığı, o erkeğe ikisinin de aşık olması ve erkeğin onlara yüz vermeyişiydi. Ya da ikisine de yüz verişi…
Erkeğin adı Gaddarçene idi. Adı üstünde, gaddardı adam, yapılacak bir şey yoktu. Sürü lideriydi ve sürünün alfa dişisi başka bir kurttu.
İşte onun için, bu gece o iğrenç saat onu uyandırmadan önce rüyasında gördüğü şeyi anlatmak için Yamukpati’yi bir köşeye çekmesi, onunla ortak hareket etmesi gerekiyordu.
Biricik alfa dişileri olan Hoştüy’ü öldürmek için…

Kategoriler
edebiyat Genel

16.06.2018

Bir kuyudan bakraçla su çekiyordum. Çıkrığın kolunu çevirdiğimde bakracın olağan üstü ağır olduğunu keşfetmiştim. Nitekim, bakracın içine girmiş bir kurbağa gördüm. Halinden son derece memnundu kurbağa. Kuyuya atlaması için bakracı ters çevirdiysem de; bakracın içinde kalmak için son gücüyle gayret etmekteydi. Çaresiz, içinde o olduğu halde bakracı çektim ve bakraç yere değer değmez kurbağa omzuma fırlayıvermişti bile.
Aklıma, şu meşhur kurbağa prens masalı gelmişti. Biraz iğrenmişlik, biraz da merakla, neden merak ettiğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu, kurbağayı bir kayaya doğru fırlattım. Evet, masaldaki gibi bir duvara fırlatmamıştım; ama sonuç olarak fırlatmıştım işte ve karşıma yakışıklı bir adam çıksa hiç fena olmazdı. Gerçi adamın yakışıklı olması pek o kadar önemli değildi. Bir mucize istiyordum ben. Bir mucize umuyordum.
Evet, gerçekten de bir mucize olmuştu. Kurbağa genç ve her ne kadar önemli olmasa da; yakışıklı bir adama dönüşmüştü. Ne var ki; adam bana bakmadan arkasını dönüp gitmişti.
Yine de mucize gerçekleşmişti.