Kategoriler
edebiyat Genel

08.10.2018

Bu gezegenin son canlı sahipleri karıncalar olacaktı. Gerçi kendilerine sorsanız eminim ki ‘sahip’ kelimesini kullanmazlardı. Bu kelime, sadece insanlara aitti. Aslında, kelimelerin tümü öyleydi. Kelimeler… Yani kavramları büzüştürüp hapseden gardiyanlar…
Oysa eminim ki diğer canlıların bu gardiyanlara ihtiyacı yoktu. Onların kavramları var mıydı? Elbette…
İşte yer sarsılıyordu. Elbet bir yerden kırılacaktı ve önce dünyanın kanı, yani magma boğacaktı dünyayı. Kendi kanında boğulanlara benzeyecekti dünya. Tek teselli, çabucak ölecekti. Görmeyecekti parçalandığını.
Dünyanın son sahipleri, anlayabilecek miydi dünyanın kendi kanında boğulmasının sebebini? Kim bilir, belki de zaten bilmektelerdi. Biz insanların aksine…

Kategoriler
edebiyat Genel

16.07.2018

Son gülen olmak, son sözü söylemek, son anına kadar … yapmak, ya da olmak…
Son… Son… Son…
ah! Bu insanlar bilmez midir ki, ilkin olmadığı yerde son da olmaz. Bilmezler mi ki, zaman sadece saatlerdedir…
Güneş, ay ya da gezegenlerde bile değildir zaman. Onlar bile bilir, söndükleri an yanacaklarını ve bu anın hiç kadar az bir an olduğunu ve her şeyin hep böyle olmaya devam ettiğini…
Hiçle, hiçlikle aramızda bir kıl payı mesafe olduğunu ve her defasında, yani hiçbir defasında o mesafenin aşılmayacağını; ama aşılmadığında bile hiçin, hiçliğin bize şah damarımızdan da yakın olduğunu.
Bunları düşünürken; son yudumumu da alıp; fincanı tabağa yerleştirdim. Fincanda kahvenin telvesi kalmıştı. Yani, içtiğim, son olduğunu iddia ettiğim yudum bile son değildi.

Kategoriler
edebiyat Genel

08.03.2018

Karanlık zamanlar yaşanıyordu. İnsanlığın üremesini sağlayacak iki cins arasında büyük, kanlı bir iktidar savaşı kayıplarla sonlanmış, emektar gezegenimiz dünya tükenmişti ve iki ayrı gezegene taşınmıştı insanlık. Bölünmüştü. Kadınlar Kadınya’ya, erkekler de Erkekye’ye…
Sperm ithal ediyorlardı kadınlar ve erkek çocuklarını ihraç ediyorlardı Erkekye’ye. Anlaştıkları tek konu da buydu zaten. Artık birbirlerinden nefret ediyorlardı. İki gezegen arasındaki ışıkyılları bile nefretlerini hafifletmemişti.
Bu kadim nefret çocuktan çocuğa geçiyordu. Dinlerinde bile karşı cins şeytan oluyordu.
Aynı gün, Kadınya’da iki çocuk doğdu ayrı kadınlardan. İki farklı cins…
Nasıl olduysa, bir talihsizlik eseri aynı küveze koydular onları bir an. Solukları karıştı birbirlerine. İlk gördükleri şey birbirleriydi.
Sonra erkek Erkekye’ye gönderildi.
Günbegün büyüyorlardı ikisi de. Hayvanlara bakıyorlardı ve çiftleştiklerini görüyorlardı. kuşların ve böceklerin kurlarına şahit oluyorlardı. Köpeklerin ve kedilerin kavgalarına. Dişisi için avlanan bir hayvana bakıyorlardı bir, bir de insanların nefretine.
Erkeği öldükten sonra yemeden içmeden kesilip ölen bir anguta bakıyorlardı, bir de insanlardaki tiksintiye.
Şaşıyorlardı bu işe ikisi de.
Rivayet olunur ki, zihinleriyle ışıkyıllarını önemsizleştirip anlaştılar ve aynı anda bir uzay aracı yaptılar. Aynı şekilde, aynı ismi koydular onlara.
‘Eş’
Aynı anda yola çıktılar ve aynı gezegende mola verdiler. İşte o gezegende gördüler birbirlerini. Yüzyıllardır ilk kez değmişti bir kadının eline bir erkek eli. Yüzyıllardır ilk kez bir erkeğin saçlarını okşamıştı bir kadın.
O gezegene, ‘İnsanya’ adını verdiler ve kendi gibilerini de çağırıp orada çoğaldılar. İktidarı paylaşarak yaşadılar.

Kategoriler
edebiyat Genel

27.02.2018

İp atlamayı severdi. Bir gün pazarda rengarenk bir ip gördü. Babasının verdiği bozuklukları biriktiriyordu. Tezgaha gitti, ipi aldı, tüm parasını saymadan adamın önüne döktü ve uzaklaştı.
Eve geldiklerinde, bahçeye gitti ve iple atlamaya başladı.
‘bir…’
İlk atlaması onu bir yıldıza taşımıştı. Belki de güneşin tam içine… Yanmıyordu mucizevi bir biçimde.
‘İki…’
İşte aya ayak basan en küçük kişi oluvermişti.
‘Üç…’
Bir boşluk… Uzay boşluğu olsa gerek…
‘dört…’
Başka bir yıldız. Bu kez ışığı pembe olan bir yıldız.
‘Beş…’
Bir gezegen… Bu gezegende de hayat var. O bir kaşif… Başka bir güneş sisteminde bir hayat buldu. Keşke bir kanıt götürebilse…
‘altı…’
Ahh! Ayağı tökezledi… Yandı! Bir karadelik…