Kategoriler
edebiyat Genel

29.11.2018

Bir yanardağın içindeki yuvasından çıktı. Biraz dolaşacak,
görünmezliğinin yasını bir gün daha tutacaktı. Ölümsüz yaşamında, bir
günün herhangi bir önemi yoktu elbet; ama hep gözleyip hiç görünmediği
insan alemi için önemli bir zaman dilimiydi gün.
Evet, o bir cindi. Bazı insanların kullandığı tabirle bir üç harfli…
ki o ‘üç harfli’ tabirini yeğlerdi. Kendi kendisine bir oyun oynardı.
‘Cin’ değil de ‘aşk’ demek istemiş gibi yapardı birisi kendi cinsleri
için ‘üç harfli’ dediğinde.
Mutlu olurdu o zaman.
Cinci olduğunu söyleyen hiç kimse onu görmemişti. Yalan mı
söylemişlerdi? Yalan falan bilmezdi onun cinsi oysa. Onun için tuhaf
gelirdi insan ilişkileri ona. Yine de; görünmek isterdi onlara.
Bir cinsiyeti olmayan cinlerdendi; ama aşkı isteyen, bunun için insanı
tercih den. Acıyı seven, bağlanmayı sevmeyen…
Bunun için kısa ömürlü yaratıklardan hoşlanıyor olmalıydı. Görünmediği
için imkansızlık barındırdığı için bolca acı olması da cabası…
Ne var ki, bir gün şans ona güldü ve cinci olduğunu söylemeyen, hatta
cin aleminden bihaber olan bir adam onu gördü.
Adam onu gayri insani oluşuyla gördü hemde; ama konuştu. Konuştular,
birbirlerini tanıdılar ve sonunda aşk oldu aralarında. Belki de önce
olmuştu… Bilinmezdi ki…
Sonra bir çocuğu oldu. Kendisine bir cinsiyet belirlemişti çünkü üremek için.
Adam öldü, çocuk büyüdü, çocuk öldü…
Belki de bir göz açıp kapayana kadar olmuştu her şey. Belki bunun için
bunca değerliydi.
Artık o gerçekten bir üç harfliydi.
‘aşk’

Kategoriler
edebiyat Genel

03.04.2018

Gökyüzüne baktı. En sönük yıldızlardan birisini aradı gözleri. Gözünün alabildiği en sönük olanını… Ve ona odakladı gözlerini yaşlarla dolsa da. Tüm dikkatini ona verdi. İlgisizliği anlardı çünkü ve ona yapılanı yapmamak için dahi olsa en sönük yıldızı arardı ilgisini sunmak için. Düşünürdü ki, bu sönük yıldıza bakmak pek olası olmayacağından ilgisiz kalmak rahatsız edebilirdi yıldızı. Düşünürdü ki, onun kadar uzakta birisinin dahi ilgisine hasret kalabilirdi o yıldız…
Tıpkı onun gibi… Her zaman görmezden gelinirdi o da. Ya da ışıltısı sönük olduğundan görülmezdi. Ne var ki, yıldızlar katrilyonlarcalarken; onlar, Yani oturduğu evin mevcudu sadece sekiz idi. O hariç sekiz… Baksanıza, kendisini saymayı bile unutmuştu. O kadar alışmıştı ki görmezden gelinmeye…
Onu neden görmezden geldiklerini hiç anlayamamıştı. Bir kız değildi, özürlü değildi, çok zayıf değildi, soluk falan da değildi…
Biraz sessiz konuşurdu bir zamanlar; ama sesini yükseltmeyi öğrenmişti. Bağırsa da görmezden geliniyordu. Bu nasıl bir tuhaflıksa…
Bahçelerindeki köpek bile onun yanına gelmezdi. Okulda hiçbir öğretmeni, defterden kura çekmediği sürece, sadece bir kere kurada çıkmıştı, ona söz vermezdi.
Açıklanamaz bir şekilde görmezden geliniyordu işte. Fotoğraflarda bile. Kadraja sığmıyordu çoğu zaman. Sığsa da öylece geçip gidiyordu gözler üzerinden. Birisini telefonla arayıp, bir şey söylediğinde ekseriyetle anında unutulurdu.
Yani insanlar onu hatırlamıyordu. Sanki dünyanın yuvarlaklığını bozan ve her an düşecek olan bir pürüzdü ve tutunamıyordu pürüzsüz dünyaya.
Ne yapsa da bunu değiştiremiyordu.
Hatta, bir keresinde birisinin hayatını kurtarmıştı ve kurtardığı kişi ona teşekkür etmeyi unutmuştu.
Yıllar geçti…
İki yüz yaşına geldiğinde; onu ölüm meleğinin dahi unuttuğunu anladı.