Kategoriler
edebiyat Genel

27.01.2019

Gülümsemeyi sevmeyen birisini hayal edin. Gerçekten sevmeyen birisini…
Gülümsemeye değecek hiçbir şey görmeyen… Hiçbir yerde… Hayatın hiçbir safhasında…
Bu hayal ettiğiniz kişi, hiç mi gülümsememiş hayatında? Bebekken; annesini ya da annesi bildiği kişiyi gördüğünde bile mi?
Ona komik gelen hiçbir şey olmamış mıydı?
Hayatı fazlasıyla ciddiye mi almıştı; yoksa tam tersi mi olmuştu?
Bunların hiçbirini öğrenemeyeceksiniz; çünkü o öldü.
Onu sevdiğinizi hayal edin ve onun için üzüldüğünüzü. Yas tuttuğunuzu ve tutarken onun yerine hep güldüğünüzü…

Kategoriler
edebiyat Genel

23.12.2018


Yaşlı bir adamdı; ama ölmesi… imkansızmış gibi geliyordu bana. Hem o… Ebediymiş gibiydi. Her an orada olacakmış, bana, ona her bakışımda dalgalanan, yumuşacık, kavisli ve süreğen bir gülümsemeyle gülümseyecekmiş gibi…
Gözlerinde anlatan, neyi anlattığını sonra sözlerinde açıklayan bir ifadeyle, bana bakacaktı her daim sanki. Ben öldüğümde, ağlamayacak; sadece o kavisli gülümsemesi bir an düzleşecek, başka birilerine yine anlatmaya devam edecekti…
Oysa öyle olmamıştı. O kavisli gülümseme donmuş, gözleri ve sesi susmuştu. Ölmüştü…
Öldüğü an karar vermiştim. Oraya gidecek, onu geri getirecek, onun yerine kendimi teklif edecektim; ama önce oraya gitmem gerekiyordu.
Tüm aksi kanıtlara rağmen, oraya gidip onu kendi yerime buraya göndereceğime inanıyordum.

Kategoriler
edebiyat Genel

17.07.2018

Asla tam anlamıyla ulaşamayacağım bir insandı; ama varlığı gerekliydi işte. Bir yerde var olması önemliydi bir şekilde. Her gün diyalog kursak bile ulaşabileceğim bir insan olmasa da; hatta böyle bir şeyin olmasını bile istemesem de; yani tercih etmesem de; varlığın her zerresinden hoşnut olmak bile yetiyordu.
aslında ulaşmak sözcüğü, bir isteği anlatıyordu. Ben öyle acil bir şey istemiyordum ona ilişkin; ama öyle bir şeyin olması uygun olmadığından ulaşamamayı söz konusu ediyordum. Yani kişiliğinde ya da ona olan muhabbetimde bir sorun olmadığı gibi, yüksek bir sempati olsa da; bir aciliyet ya da kavuşma isteği bulunmuyordu içimde.
Sözün kısası, ona çok büyük bir sempati besleyip; sempatimin gerektirdiği gibi davranmam halinde olacakları hayal ediyorsam da; bu hayalimin gerçekleşmeyeceğini bilmek beni üzmüyordu.
Bazen her şey bu kadar olurdu işte.
Birisini görürdünüz, onu severdiniz; ama işte hepsi bu kadar olurdu sizin için. İhtimaller uygun olmazdı ve zorlamak anlamsız kalırdı. İçinde azıcık hüzün, çokça kabullenme, yeteri miktarda da güzellikleri gerçekleşmemeleriyle en küçük bir şekilde azalmayan hayaller barındıran bir gülümseme ve muhabbetle düşünürdünüz onu. Sonra da; zaten tükenir ve bir anının izini bile taşımadan selamladığınız, ya da hatırasıyla şöyle bir gülümsediğiniz birisi olup çıkardı.
İnsanın hayatında böyle gerçekleşmemiş ihtimallerin bulunması gerekliydi; çünkü o zaman zamanın ne kadar iyi bir hafifletici, hatta silici bir şey olduğunu çok fazla zarar görmeden hatırlayabilirdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

15.06.2018

Her halinden alaycılık akıyordu. Bunun için onu kimse sevmiyordu. Yani bunun için olmalıydı; çünkü alaycılığı bir kenara bırakılırsa iyi bir insandı. Hak yemezdi bir kere. Çocuk ve hayvanlarla pek iyi anlaşırdı. Mantıklı bir insandı; ama elinde değildi. Alaycılığı başına bir sürü dert açmış, hiçbir işte tutunamamasına sebep olmuştu. Neden bu kadar alaycıydı? Hiçbir şeyi ciddiye almadığından mı? Bilmiyordu bunun sebebini; ama bu huyu ona çok zarar veriyordu.
Bir gün, uzun yürüyüşlerinden birisinde öfkesinden boyun damarları şişmiş, devamlı söylenen birisine bakıp gülmekteyken; bir çift gözün de gülümsemekte olduğunu fark etti aynı duruma. İşte o günden sonra birlikte gülümseyip birlikte paylaştılar alay dolu bakışlarını. Birlikte hayatı hiç ciddiye almıyormuş gibi yapıp; birlikte ölümüne ciddiye aldılar onu bir anını dahi.

Kategoriler
edebiyat Genel

11.06.2018

Papatyaların kokusunu aldığında hissedeceğiniz o bahar müjdesi gibiydi. Hem de o dört mevsim böyleydi. Sesini duyduğunuzda ipek mendile sarılmış bir fener gelirdi gözünüze adeta. Işıl ışıldı. Gülümsemesi hafifçecik gül kokar, papatya kokusuna eşlik eder, onu daha bir belirginleştirirdi. Papatya çayı kadar sakinleştirirdi onunla konuştuğunuzda. Bir papatya kadar kışa dayanıksızdı ama. Evet, dört mevsim papatyaydı; fakat hüzne, evhama gelemezdi. Bir bir kopardı yaprakları. Bu demek değildi ki en ufak bir sıkıntıda su koyveriyor. Sıkıntıların kendince, yavaş yavaş üstesinden gelmeye çalışırdı. çoğu zaman gelirdi de. Zaten onun için dört mevsim papatyaydı.
o bir papatyaydı, bense bir dolu tanesi… Sanıyorum ki onun için yan yana duramamış, birbirimizi anlasak da kabullenememiştik. Kabullenmiştik de; birbirimizde barınamamıştık.
Oysa biz iki kardeştik ve aynı evde büyümüştük. Birbirimizi severdik; fakat sadece severdik. Arada bir aile buluşmaları dışında görüşmezdik. Birbirimizden yardım falan istemez, özel günlerimize birbirimizi davet etmez; ama kayda değer anlarımızdan haberdar olur, birbirimize iyi temennilerimizi gönderirdik. Diğer aile fertlerinin gizli baskısı olmasa birbirimizi görmeden bir ömür geçirebilirdik. Gerçi birbirimizi görmekten şikayetçi değildik. Sadece birbirimizi özlemiyorduk o kadar.
Hiç dertleşmemiş, hiç gülüşmemiştik.
Ta ki o tuhaf güne kadar…
Yine bir aile buluşmasında, çay-çerez eşliğinde zevk olsun diye doğruluk mu cesaret mi oynuyorduk. Yazılmamış bir anlaşmayla, herkes doğruluğu seçiyordu ve birbirimiz hakkında yepyeni şeyler öğrenmekteydik. Aile büyükleri yoktu. Kuzenler ve kardeşler…
İkimizin de özendiği, olmak istediği insan, ünlü ya da kendilerini kanıtlamış kişiler falan değil, birbirimizdik.