Kategoriler
edebiyat Genel

03.06.2019

Bugün düşündüm. Bir kitaptaki bir cümlenin yüzü suyu hürmetine yaşıyor, aynı kitaptaki aynı cümle yüzünden acı çekiyordum.
Sonra yine düşüncemin izinden gittim. Oysa düşüncemi yürüdükçe salgıladığım sümüksü izler gibi kendim salgılamalıydım.
Ve… böyle şeyler düşünmekten vazgeçtim. Bunlar öğretilmiş düşüncelerdi. Kediyi düşündüm sonra… İşte, parlak ve sümüksü bir iz bırakmıştım arkamda.
Biraz silik olsa da… Sonra başka şeyler… rastgele izlerle dolu, koskocaman bir koridordu gece. Zaman ve mekan birdi.
Sonra adımı yazmak istedim düşüncelerimin bıraktığı izlerle. Bir ömre ihtiyacım vardı bunun için. Bir hat ustası gibi…
Vazgeçmeden vazgeçtim. Belki son nefesimde düşünecektim. Bir hamlede yazabilmek için…

Kategoriler
edebiyat Genel

29.11.2018

Bir yanardağın içindeki yuvasından çıktı. Biraz dolaşacak,
görünmezliğinin yasını bir gün daha tutacaktı. Ölümsüz yaşamında, bir
günün herhangi bir önemi yoktu elbet; ama hep gözleyip hiç görünmediği
insan alemi için önemli bir zaman dilimiydi gün.
Evet, o bir cindi. Bazı insanların kullandığı tabirle bir üç harfli…
ki o ‘üç harfli’ tabirini yeğlerdi. Kendi kendisine bir oyun oynardı.
‘Cin’ değil de ‘aşk’ demek istemiş gibi yapardı birisi kendi cinsleri
için ‘üç harfli’ dediğinde.
Mutlu olurdu o zaman.
Cinci olduğunu söyleyen hiç kimse onu görmemişti. Yalan mı
söylemişlerdi? Yalan falan bilmezdi onun cinsi oysa. Onun için tuhaf
gelirdi insan ilişkileri ona. Yine de; görünmek isterdi onlara.
Bir cinsiyeti olmayan cinlerdendi; ama aşkı isteyen, bunun için insanı
tercih den. Acıyı seven, bağlanmayı sevmeyen…
Bunun için kısa ömürlü yaratıklardan hoşlanıyor olmalıydı. Görünmediği
için imkansızlık barındırdığı için bolca acı olması da cabası…
Ne var ki, bir gün şans ona güldü ve cinci olduğunu söylemeyen, hatta
cin aleminden bihaber olan bir adam onu gördü.
Adam onu gayri insani oluşuyla gördü hemde; ama konuştu. Konuştular,
birbirlerini tanıdılar ve sonunda aşk oldu aralarında. Belki de önce
olmuştu… Bilinmezdi ki…
Sonra bir çocuğu oldu. Kendisine bir cinsiyet belirlemişti çünkü üremek için.
Adam öldü, çocuk büyüdü, çocuk öldü…
Belki de bir göz açıp kapayana kadar olmuştu her şey. Belki bunun için
bunca değerliydi.
Artık o gerçekten bir üç harfliydi.
‘aşk’

Kategoriler
edebiyat Genel

24.07.2018

Bir trambolinde zıplamak…
Hiçbir şey onu o kadar mutlu etmezdi. Sanki bedenini bir yere emanet ederdi tramboline bindiğinde. Zaten her inişinde bir de bakardı ki bedenindeki gözleri ıpıslak…
Üstelik kontrollüydü de. Olimpiyatlara girse derece alırdı. Ne önemi vardı ki bu tür şeylerin? Onca tek önemli şeyler trambolin ve kendisinin bir aradalığı,, bedenin emanet edilmesi, sonra da emanetin geri alınmasıydı.
Bir gün, trambolinde fazlaca kaldı ve ruhu bedenini unuttu. İşte o gün, bedeninin de tramboline resmen buyur edildiği tek gün oldu. Ve son…

Kategoriler
edebiyat Genel

11.06.2018

Papatyaların kokusunu aldığında hissedeceğiniz o bahar müjdesi gibiydi. Hem de o dört mevsim böyleydi. Sesini duyduğunuzda ipek mendile sarılmış bir fener gelirdi gözünüze adeta. Işıl ışıldı. Gülümsemesi hafifçecik gül kokar, papatya kokusuna eşlik eder, onu daha bir belirginleştirirdi. Papatya çayı kadar sakinleştirirdi onunla konuştuğunuzda. Bir papatya kadar kışa dayanıksızdı ama. Evet, dört mevsim papatyaydı; fakat hüzne, evhama gelemezdi. Bir bir kopardı yaprakları. Bu demek değildi ki en ufak bir sıkıntıda su koyveriyor. Sıkıntıların kendince, yavaş yavaş üstesinden gelmeye çalışırdı. çoğu zaman gelirdi de. Zaten onun için dört mevsim papatyaydı.
o bir papatyaydı, bense bir dolu tanesi… Sanıyorum ki onun için yan yana duramamış, birbirimizi anlasak da kabullenememiştik. Kabullenmiştik de; birbirimizde barınamamıştık.
Oysa biz iki kardeştik ve aynı evde büyümüştük. Birbirimizi severdik; fakat sadece severdik. Arada bir aile buluşmaları dışında görüşmezdik. Birbirimizden yardım falan istemez, özel günlerimize birbirimizi davet etmez; ama kayda değer anlarımızdan haberdar olur, birbirimize iyi temennilerimizi gönderirdik. Diğer aile fertlerinin gizli baskısı olmasa birbirimizi görmeden bir ömür geçirebilirdik. Gerçi birbirimizi görmekten şikayetçi değildik. Sadece birbirimizi özlemiyorduk o kadar.
Hiç dertleşmemiş, hiç gülüşmemiştik.
Ta ki o tuhaf güne kadar…
Yine bir aile buluşmasında, çay-çerez eşliğinde zevk olsun diye doğruluk mu cesaret mi oynuyorduk. Yazılmamış bir anlaşmayla, herkes doğruluğu seçiyordu ve birbirimiz hakkında yepyeni şeyler öğrenmekteydik. Aile büyükleri yoktu. Kuzenler ve kardeşler…
İkimizin de özendiği, olmak istediği insan, ünlü ya da kendilerini kanıtlamış kişiler falan değil, birbirimizdik.

Kategoriler
edebiyat Genel

13.05.2018

Ateşin başında otururken; düşünceleri kıvılcımlar gibi dağınık ve gelgeçti. Bir yerden başlarken başka bir yerde başka biri başlıyor, birbirlerine karışarak bir oluyorlardı. Daha onlar birleşmeden; başka bir taraftan bir başkası baş veriyordu.
Bu da bir kütükmüşçesine zihnini tüketiyordu. Düşüncelerini inip kalkan kaşlarından, açılıp kapanan gözlerinden ve buruşan yüzünden okuyabilir; kah ağzından verip; burnundan aldığı, kah burnundan verip ağzından aldığı, kesik kesik nefeslerinden dinleyebilirdiniz.
Antik toplumlarda olduğu gibi, onun da ocağı hiçbir surette sönmezdi. Yaktığı ateşte asla kömür kullanmazdı. Çabucacık sönse de hep reçineli ağaç kullanmayı tercih ederdi.
Konu ateşe geldi mi; bir mecusiden daha çok severdi ateşi. Ne var ki, bunu bir din olarak benimsememiş, ateşi ateş olduğu için sevmişti.
Aslında sıradan bir esnaftı. Bir lokantada döner ustasıydı. Tüm gün ateşle ilgileniyordu yani. lokanta onundu; ama kendi lokantasında usta olarak çalışmak kasada durmaktan daha tatmin ediciydi onun için. Zaten elemanları ondan çekindiklerinden yanlış bir şey yapamazlardı. Ondan çekinmelerinin sebebi iri yarı olması değildi. İri yarıydı; ama asıl tavırlarıydı ürkütücü olan. Her şeyi bilirmiş gibi bakan, kızarmış gözleriydi. İnsanın yüzüne dimdik bakardı bu gözler ve içini titretirdi. Bu gözlerle sanki içlerindeki ateşi söndürürdü.
onun için her şey, bir şekilde ateşe gelip dayanıyordu. Sanki topraktan değil de; ateşten yaratılmıştı.
Bazen akşamları arkadaşlarıyla bir yerlere giderdi; ama o zaman bile elinde mutlaka bir çakmak olur, o çakmağı yakıp söndürürdü.
Bir gün, bir kadın gördü. Kadın uzak bir ülkeden gelmişti oraya, turistti. Buz mavisi gözleri, buz gibi çatırdayan sesiyle büyülemişti onu. Dilini bile doğru düzgün bilmese de; kadının peşinden soğuk ülkesine gitti. Her şeyini bırakmıştı. Ateşi de.
Ateşi bir de böyle sevecekti. Onun yüzüne bile bakmayarak… Onun zıddına kaçarak. Ondan nefret ederek… onu umursamayarak…