Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ On Dördüncü Bölüm: (05.06.2018)

“Yasemin’le dostluğumuz üniversitede de devam etmişti. Hem de hiç gerilemeden… Hep ilerleyerek… Üniversitede sınıf arkadaşıydık onunla. İkimiz de aynı bölüme girmiştik. Farklı nedenlerle evet; ama aynı bölümde dirsek çürütmeyi tercih etmiştik ikimiz de.”
İşte Handan şimdi gerçekten afallamıştı. Annesinin tıp okuduğunu bilmiyordu çünkü. Garipti… Çok çok garipti…
Onun bildiği kadarıyla annesi hemşirelik okumuştu. Hatta diploması bile vardı. Acaba okulu yarıda bırakıp hemşirelik okumaya mı karar vermişti? Peki Handan bu durumu nasıl olur da bilmezdi! Annesi ona kendisinin de bir zamanlar tıpkı Handan gibi tıp okumuş olduğundan neden hiç bahsetmemişti?
Oysa kendisi bir kiralık katil olduğunu dahi onlardan saklamamıştı. Kim bilir daha neler vardı kendisinin bilmediği! Bu kadar küçük bir şeyi bile sakladığına göre… Hem neden saklamış olabilirdi böyle bir şeyi? Kimden… Sadece kendisinin bilmemesini istemediğinden saklamazdı. Böyle bir şeye bunun için gerek yoktu. Aslında tıp okumuş olduğunu başka birilerinden saklamak istiyor olmalıydı annesi. Beynini patlatsa dahi bunun nedenini anlayamayacağı belliydi. O zaman defteri okumaya devam etmekten başka yapacak bir şey yoktu. Selim Amca daha neler anlatacaktı bakalım…
“Okulu bitirdikten sonra bölümlerimiz değişmişti yalnızca. O beyin cerrahı olmak istemişti. Aslında bağımsız olarak; yani kendisi istediği için bu dalı seçmişti; ama benim işime destek olması için biçilmiş kaftandı beyin cerrahi.
Yapmayı hedeflediğim şeyi en başından bilen tek kişiydi Yasemin. Sonra da bilgi edinmek için arkadaş olduğum bir genetik mühendisliği öğrencisi öğrendi hedefimi. Sebebi de Yasemin’le onun birbirlerine aşık olmasıydı. Yani bu arkadaşlığa kendisi de organik bir bağla bağlanacağına göre ve tabii ki bu konuda oldukça yararlı olacağını da göz önüne getirince ona durumdan bahsetmeyi uygun bulmuştum. 
Böylece ekibimiz tamamlanmıştı.
Aslında bu bir günlük olacaktı; ama her şeyi başından anlatmazsam bu günlüğün hiçbir anlamı olmayacağından, yarı anı defteri yarı günlük, garip bir şey olma yolunda ilerleyecekmişe benziyor bu defter. Günlük kısmına geçmeden önce şu an itibariyle tasarladığım şeyin ne olduğunu açıklayayım:
İnsan beyninin nasıl işlediği hakkında kesin, yani net bir fikrimiz yok, bunu biliyoruz. Yani beynin, milimi milimine her bölgesini bildiğimizi iddia etsek, üstelik beynimizin yüzde onunu dahi kullanabildiğimizi söylesek, bilim insanları tarafından alaya alınmaktan başka bir tepkiyle karşılaşmayacağımız konusunda sizi temin edebilirim. Bu işi yaparken ben de beynin yapısını milimi milimine bilerek ya da bildiğimi iddia ederek… yahut da öğrenmeye çalışmayı düşünerek bir şeyler yapmayacağım. Heyhat… Böyle bir şeyi, yani beynin milimi milime her bölgesi hakkında bilgi sahibi olmayı ne kadar çok istesem de; bunu yapamayacağımın, böyle bir şeye ne ömrümün ne de potansiyelimin yetebileceğinin idrakındayım. Henüz o kadar delirmedim ben… Evet, elinde iyi bir ekip var ve bunun için içimdeki motivasyon kaynağı neredeyse sınırsız… Yine de ben, bildiğim kadarıyla vücudu etkileyerek hedefime ulaşabileceğimi düşünüyorum. En azından bunu bir kere denemeden ölmek istemiyorum…
Sözün kısası, toplumu değiştiren ya da değiştireceğini sanan ideolojilerin aksine ben, insanı değiştirmeye çalışıyorum. Daha etraflıca düşünmelerini, bir şeyi değerlendirirken otomatik olarak değil de; her defasında aynı şeyi bile olsa yeniden düşünerek değerlendirmelerini sağlamayı, yani beynin her hücresine bilinç aşılamayı hedefliyorum.
Size şöyle açıklayayım: Bir tarayıcı düşünün… Hani şu bir sayfanın yavaş yavaş resmini çekip dijital halde bilgisayarda depolayan makinelerden söz ediyorum. O tür makinelerde bir ışık vardır. Tarayıcının başından sonuna gider ve makinenin üzerindeki şeyi yavaş yavaş tarar…
Oysa bir tarayıcıda gelip giden bir ışık değil de; tarayıcının her milimetresinde, kendi alanından sorumlu onlarca ışıkçık olsa ve her ışık kendi görevini yapsa, tarayıcı bir saniyede işini bitirmez miydi? Böylece tarayıcı baştan sona giderken tarayıcı tarafından net görünmeyen ya da taranan şeyin kayması durumunda, tarayıcının performansının çok daha düşük olduğunu düşünürseniz, her milimde kendi görevini yapan ışıkların bulunduğu bir tarayıcının bu tür problemlerle çok daha az karşılaşacağını rahatlıkla tahmin edebilirsiniz.
İşte bunu, yani tarayıcıyı beynimiz varsayarsak, Beynimizdeki düşüncelerimizi, daha doğrusu düşünme sürecimizi de tarayıcımızı baştan sona dolaşan o ışık olarak tasavvur edelim…
Bu ışık hem bir uçtan diğer uca gitmek için enerji harcıyor hem de gittiği yeri düzgün görüntüleyebilmek için öyle değil mi? Bununla beynimiz arasında bir paralellik kurarsak, düşünme sürecimizin, yani düşünürken kullandığımız yöntemimizin de aslında gereksiz enerji harcamak üzerine kurulmuş olduğunu görürüz. Bir de tarayıcıda taranan şeyin devamlı değiştiğini de düşünecek olursanız… Yani anlık olarak henüz o şey hakkında düşünmekteyken koşulların değiştiğini gözünüzün önüne getirsenize, daha tarayıcı/düşünme süreci hala ortalarda bir yerdeyken en baştaki şey değişmiştir. Dolayısıyla taramakta/düşünmekte olduğunuz şey de değişir… Biraz karışık anlattım galiba… Adam sen de! Kimin umrunda ki!
Yapmak istediğim şeyi Yasemin ve diğerleri oldukça iyi anlayıp beni bu konuda yalnız bırakmamakla kalmayıp amacımı paylaşıyorlardı. Önemli olan da buydu.
İşte şimdi her şeyi açıkladığıma göre şimdiye dönebilirim. Yani şimdi, bu defter amacına uygun bir şekilde, bir günlük olarak değerlendirilebilir. Tek farkla ki, ben diğer günlük yazarları gibi başlayan her yeni günde tarihi yazmayı bir türlü benimseyemiyorum. Daha önce birkaç günlük girişimim olmuştu; ama becerememiştim. Oldum olası tarihlerle aram iyi değildir zaten… Zamanı dilimlere ayırmayı sevmem çünkü. Zamanın resmi tarihinden çok beni etkileyen anların kayıtlarını tutmayı severim. Eğer bir şekilde zamanı etiketlemem gerekecek olursa “Yasemin’in bana ip atlamasını öğrettiği zaman” ya da: “Beynin sağ lobundaki bir bölgenin neyi komuta ettiğini öğrendiğim an” diye etiketlerdim. Bu da benim için yeterli olurdu.
Peki o zaman… Buraya yazacağım son bir şeyden sonra, bu defteri günlük olarak kullanmaya hazırım: Aslında bu yazacağım şey bir nevi hatırlatma… Evet… Şu aralar bir virüs geliştirdik… Beyinde, daha önce bahsettiğim değişiklikleri yapacağını umduğumuz bir virüs. İnsana göre şekillenip en yüksek performansı sağlayabilecek kadar iddialı bir virüs…
Bu işte en az görev bana düşüyormuş gibi görünüyordu; ama onları koordine edip planı yapan kişi bizzat bendim. Dahası ben diğer ikisinin alanına ilişkin birçok şey bilirken onlar sadece kendi alanlarına vakıftılar.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Dokuzuncu Bölüm: (07.05.2018)

Sözün kısası, insanların yapılarıyla oynamaktan bahsediyorum. Genetiğiyle…
Şimdilik bir insandan, bir bebekten başlayıp yavaş yavaş yayılmasını sağlamayı tasarlamakta olduğum bir nevi virüs… İyi huylu bir virüs bu.
Bu virüsün ne olduğunu, nasıl işlediğini anlatmadan önce; isterseniz bu virüsü nasıl oldu da yaratmaya karar verdim onu anlatayım:
Ben, oldukça izole bir mahallede büyüdüm. Bizim mahalleye ne polis girerdi ne de devletin herhangi bir yetkilisi. Evet, hatta su saatlerimizi hesaplamak için bile giremezlerdi. Kendi halimize bırakmışlardı bizi. İster öde ister ödeme, kimse hesap sormazdı, soramazdı…
Tüm bunların nedeni bir tek adamdı. Güvercinci Abdullah. Öyle bir adamdı ki bu Abdullah, kendisine “ağabey” denmesine bile izin vermezdi. Güvercin hastası olduğundan herkes ona “Güvercinci Abdullah” derdi. Onun sonuna “ağabey”i, “bey”i, “efendi”yi ya da buna benzer başka bir şeyi yapıştırırsan sana öyle okkalı bir Osmanlı tokadı yapıştırırdı ki, feleğin şaşardı.
İşte bu adam, tek başına bir devlete bedeldi. Tek başına savaş açmış, nasıl olduysa savaşı kazanmıştı. En azından belli bir süreliğine. Benim çocukluğum boyunca…
Garip bir adamdı Güvercinci Abdullah Her durumla ilgili beylik lafları vardı. Özellikle birisi vardı ki, onu her fırsatta kullanırdı. Derdi ki:
“Benim adım Abdullah arkadaşım! Allah’ın kuluyum ben, devletin değil…”
Güvercinci Abdullah mahallenin her şeyiydi. Savcısı, hakimi, polisi… Ne var ki, bu görevleri yerine getirirken en ufak bir şekilde kibirlendiği görülmemişti. Bunun için de şöyle bir beylik lafı vardı: “Kimse bana teessüf etmesin; ama şu mahallede kimseye kendime güvendiğimden fazla güvenemem ben.” Onu tanımayan biri onun böbürlendiğini düşünebilirdi; ama biz, yani mahallenin sakinleri çok iyi biliyorduk ki, Güvercinci Abdullah haklıydı. Gerçekten o mahallede ondan güvenilir kimse yoktu. Yoktu işte…
Hatta şu ana kadar yaşadığım yıllar boyunca ondan güvenilir başka birisine rastlamadım. Gerçi o da bir insandı. Elbette onun da bir sürü hatası vardı, olmak zorundaydı… ama hem o zamanlar, yani çocukken birisini kahramanlaştırmak istediğimden, hem de Güvercinci Abdullah’ın kişiliği bu role oldukça münasip düştüğünden şu ömrüm boyunca toz konduramayacağım tek insan odur… Güvercinci Abdullah…
Peki neden bu adamı bu kadar seviyordum ben? Devlete karşı açtığı, esrarengiz, savaşı kazanıp bizleri rahat ettirdiğinden mi, tüm anlaşmazlıkların en uygun biçimde üstesinden geldiği için mi; yoksa herkes ona saygı duyuyor diye, otomatik olarak benim de saygı duymam gerektiğini falan düşündüğümden mi?
Bu saydıklarımın hiçbirisi değildi ona bu kadar saygı duyup büyük bir sevgi beslememin nedeni. Biz çocuklarla uzun uzun sohbetler edip bizleri teker teker dinlemesi bile değildi. Hayvanlara, özellikle güvercinlere olan sevgisindendi. Bitkileri kendi gözünden, bıyığının telinden bile sakınmasındandı. Mahalleye böcek ilacının damlasını bile sokturmayışındandı… Kısacası, o engin şefkatinin hiçbir canlıyı, hatta cansızı bile, ayırt etmeyişindendi.
Peki tüm bunlara nasıl zaman ayırıyordu bu adam? Bunun için de meşhur bir beylik lafı vardı Güvercinci Abdullah’ın. Derdi ki:
“Zamanı öyle yaşayacaksın ki, yüzünde oluşan hiçbir çizgi, saçındaki hiçbir ak tel için hayıflanmayacaksın; çünkü zamanı her anıyla yaşamış olacaksın. Yani, zamana doyacaksın.”
Dediği gibi de yapardı. Herkesin yaptığını yapmazdı Güvercinci Abdullah. Kahveye birilerini kendi çağırmadığı sürece hiç uğramazdı. Camiler ve kahveleri kadınların da aktif olarak kullanmalarını sağlardı. Televizyon izlemezdi; ama çok kitap okurdu. Özellikle de güvercinlerini seyrederken… Bu iki işi nasıl yapardı bilmiyordum; ama çok huzurlu bir hali olurdu o zamanlar. Binbir emekle yetiştirdiği güvercinleri insanlara izletmek en büyük gurur kaynağı olmalıydı; çünkü sık sık, özellikle çocuklara, bu tür gösteriler yapardı.
İşte böyleydi Güvercinci Abdullah. Onun hakkında anlatacaklarım bitmedi, bıraksalar sayfalarca anlatabilirim, ama madem huzurunuza kendi gerçeğimi anlatmak niyetiyle geldim, öyleyse amacımın dışına fazla çıkmadan Güvercinci Abdullah’tan bahsetmemin nedenini yazayım. Öyle ya, neden o kadar bahsettim bu adamdan? Aslında bunun nedenini doğrudan söylemeyeceğim. Önce Güvercinci Abdullah’a ne olduğunu anlatacağım ve hiçbir şeyin seyrini bozmadan sırasıyla anlatacağım her şeyi.

Kategoriler
edebiyat Genel

30.01.2018

Neyi beklediğimi bilmiyordum. Gelmiyordu işte ve ben tam iki buçuk saattir onu bekliyordum. Parktan o kadar çok insan gelip geçmişti ki… Sadece ben ve güvercinler için yem satan kadın sabit kalmıştık. Ha, bir de sivil polis olan boyacı…
İçimdeki küçücük bir hissin geleceğini söylediği için beklemeye devam ediyordum. Hissin doğru olup olmadığını bilmek için… Geldikten sonra ona başımla selam verip uzaklaşmayı planlıyordum. Gelirse tabii…

Güneş batmıştı ve ben hala bekliyordum. Artık beklemek o kadar güzelleşmişti ki, gelmesini uman küçük ses susmuştu. Tek umrumda olan şey beklemek olmuştu.

Aya bakarak bekliyordum. Ve yıldızlara…
Hayal kurmuyordum artık ona ilişkin. O kadar pamuk ipliğine bağlı, hafifçecik bir huzurla dolmuştum ki, içimdeki huzuru hayal kurarak dahi bozmak istemiyordum.

Karanlığa gözlerimi dikmiş bekliyordum…
Tuvaletim gelmişti. Huzurum dağılmıştı böylelikle. Tuvalete gittikten sonra beklemenin bir anlamı kalmayacaktı. Ben de artık beklemedim, beklemeyecektim…