Kategoriler
Duyurular

Artık İsimsiz Hikayeler’in İnstagram Sayfası Var

Merhaba değerli İsimsiz Hikayeler okuyucuları,

İnstagram adresimizi takip etmeniz için bağlantı:
https://instagram.com/isimsizhikayelercom/
Bundan böyle içerikleri buradan da görebilecek, canlı yayınları görüntüleyebileceksiniz.
İyi okumalar…

Kategoriler
edebiyat Genel

15.01.2019

‘Benden neden korkuyorsun?’
‘Niye korkayım?’
‘Korkuyorsun işte. Sana olan muhabbetim gözünü korkutuyor. Yapışacağımı mı düşünüyorsun?’
‘Hayır, ne ilgisi var!’
‘Beni seviyordun…’
‘Evet…’
‘Bak, demek ki şimdi sevmiyorsun. Sevsen hala sevdiğini söylerdin.’
‘Meydan vermedin ki!’
‘Korkun sevgine baskın çıkıyor çünkü, biliyorum. Ben de yaşadım bunları.’
‘EEE, ne yaptın peki?’
‘Uzaklaştım… Sevdiklerimden korktuğum için uzaklaştım.’
Sandalyeden kalkıp hesabı ödemek için kasaya yaklaştı. Kalkarken bir kelime bile etmemişti. Eh, kendim daha iyisini yapmamışken ondan ne bekleyebilirdim ki?

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ On Birinci Bölüm: (09.05.2018)

“… Bunun üzerine bulduğum tüm sosyoloji ve siyaset içerikli kitapları hatmetmeye başladım. Bunların hepsinde sistemlerden bahsediyordu. Yani tüm ideolojiler sistemi değiştirmek üzerine kuruluydu… Belki de bunun için, hiçbiri beni tatmin etmenin yakınından bile geçmiyordu. Güvercinci Abdullah var olan hiçbir sistemi değiştirmemişti. Kendisine bir sistem de kurmamıştı… Nasıl başarılı olmuştu o zaman? Nasıl? Nasıl…”
Handan bu cümleleri okurken o aynı tüyler ürpertici ses eşliğinde bir mesaj penceresi daha açılmıştı. Bu kez mesajda:
“Sana neden bir buçuk milyon lira yolladığımı düşünüyorsun ki? Bu kereliğine öldüreceğin kişiyi bulmak da senin görevin… Tüm sorumluluk senin üstünde olacak. Bunun nedenini sanıyorum ki sana anlatmama gerek yok…” yazıyordu. “Bunun nedenini bana anlatmana elbette gerek var be adam!” diye homurdandı Handan. Nereden bilecekti o! Bir sürü olasılık vardı. Mesela isteyeceği bir şeyi yapıp yapamayacağını sınamak için… Ya da… ya da… Yok, aklına gelen başka bir olasılık yoktu…
Ne olursa olsun, Handan böyle bir sorumluluğu dünyadaki tüm paraları önüne yığsalar da üzerine alamazdı. Onun işi öldürmekti. Öldüreceği kişiyi seçmek değil, işte o kadar. Daha önce yazdığı kağıdın fotoğrafını tekrar çekerek cevapladı adamı. Sonra da yatağına yollandı. Bu saçmalıklar…evet, saçmalıklar onu fazlasıyla yormuştu. Uyandıktan sonra hesabını kontrol etmeyi aklına not edip yatağına attı kendisini. Vücudu çarşafa değer değmez, uykunun sabırsız kolları onu kavrayıverdi.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Onuncu Bölüm: (08.05.2018)

Her şey, yani mahallenin altın çağı, Güvercinci Abdullah’ın güvercinlerini seyrettiği damdan düşüp aniden, acı çekmeden ölmesiyle bitti. Adamın ani ölüşünden neredeyse bir gün sonra su sayaçlarımızın hesabı sorulur, karakolun içine polisler doluşur olmuştu.
Evet, her şey bir adama bağlıydı. Bir tek adamcık, Güvercinci Abdullah’çık ölünce nasıl olmuşsa, devlet devletliğini hatırlayıvermişti işte.
Aynı zamanda, bir tek adam koskoca mahalleyi devletten kurtarabilmişti. Nasil olmuş da her şey bir tek insana bağlı olabilmişti? Güvercinci Abdullah gibi bir insan daha olsa… Bir insan daha… Bir insan daha… Bir insan… Bir…
Sonra tüm insanlık…
İnsan yığınları hep bir tek adamı beklemişti. Tarih boyunca böyle olmuştu. O adam gidince de yas tutmuşlardı. Bizim mahallede olduğu gibi…
Oysa hiçbir Allah’ın kulu, o hasretle andıkları insanın kendisi olabileceği ihtimalini bile düşünmemişti. Hayal bile kurmamışlardı ki gerçekleştirmeye çalışsınlar…
Oysa ben… Ben bu hayali kurabilmiştim. Hayır, kendim için değil… Bir tek insan için bile değil… İnsanlık için…”
Handan ekrandan gözlerini ayırdı ve okuduklarını düşünmeye başladı. Zihninde bir yer karıncalanıyordu. Bir şeyleri daha önce duymuş gibi geliyordu ona…
Güvercinci Abdullah… Bu isim, hiç yabancı gelmiyordu. Her yerde duyulabilecek bir şey değilken hem de. Hayal meyal hatırlıyordu zaten. Nerede duyduğunu, kimin bu adamdan bahsettiğini falan hiç hatırlamıyordu. Belki de Selim Amca… Annesini arayıp bu ismi sormaya karar verdi. Ne de olsa, bu günlük Selim Amca’ya ait olabilirdi. Keşke öyle olsaydı. Öyle olsa, Selim Amca hakkında annesinin bildiklerinden bile fazla şey biliyor olacaktı. Hep yakından tanımak istediği bir adamı, Selim Amca’sını, herkesten fazla tanıyabilecekti. Belki de bu bir saplantıydı onun için. Ne olursa olsun, onun için önemli bir yeri vardı bu adamın. Günlüğü yazan için Güvercinci Abdullah neyse Handan için Selim Amca oydu. Eğer bu günlük Selim Amca’ya ait olursa bu saplantısını da nihayete erdirmiş olacaktı.
Aniden garip bir ses eşliğinde, program ekranında küçük bir mesaj penceresi açıldı. Ses, ölmek üzere olan bir kadının çığlığına çok benziyordu. Bir mesaj uyarısı için oldukça alışılmadık bir tercihti doğrusu…
Mesajda yazanlar daha da tuhaftı: “Kapının önünde bir paket göreceksin. Paketin içinde bir saat, bir şapka ve bir not göreceksin… Saati bileğine, şapkayı kafana tak, notu oku. Her şey notta yazıyor olacak… Tüm bunları da sana bu günlüğü gönderen adamın garip bir kaprisi olarak düşün ve hoş gör. Bu arada, umut ettiğin şeyi biliyorum. Günlüğün kime ait olduğuyla ilgili umudundan bahsediyorum. Neden olmasın! Sana tüm bunları yapman karşılığında bu cümleyi armağan ediyorum… “Neden olmasın!” Güvercinci Abdullah’ı annene Selim Amca’n anlatmamış mıydı… Hatırlamıyor musun… Günlüğün bu sayfasında birkaç dakika durakladığından, hatırlamaya çalıştığına eminim; ama benim sayemde şimdi emin olabileceksin… Gerçi nasıl oldu da bu adı ilk duyduğunda hatırlamadın, hatırladıysan bile, neden duraklamayıp okumaya devam ettin, bunu yaparken ne düşündün bilmiyorum. Her neyse… Şapka, Saat ve senin için her şeyi daha açık hale getirecek olan not seni beklemekte şimdi. Paket tam bahçe kapısının önünde, öylece durmakta. Şimdilik hoşça kal o zaman… Paketteki notta buluşana dek…”
Handan hemen paketi almaya, kapının önüne yollandı. Pakette bulunan ipince ve hafif malzemeden yapılmış, sanki göze batmaması için özel olarak tasarlanmış şapka ve saati hemen kuşandı. Notu da kütüphanesinde okumak üzere eşofmanının cebine koydu. Vakit geçirmeden hiç yapmadığı kadar hızlı adımlarla kütüphaneye gidip notun zarfını açtı ve okumaya başladı:
“İşte kısa bir aradan sonra yine ben… Şimdi dediklerimi harfi harfine yapmanı istiyorum senden. Böyle yapman ikimizin de yararına olacak, buna emin olabilirsin. Zaten o kadar zor şeyler istemeyeceğim. Sadece, belki biraz tuhaf gelecek sana. Kulak asma, yalnızca, aşağıda yazacaklarımı olduğu gibi uygula…
Banka hesabına yaklaşık bir buçuk milyon lira yatırdım. Bunun karşılığında da birisini öldüreceksin… Hayal edebildiğin en yaratıcı ve en… fark edilebilir tarzda yapacaksın bunu. Farklı bir ölüm olacak bu, anlıyor musun? Bunu yaparken de; şapkan ve saatini hiçbir suretle çıkarmayacaksın.”
Şimdi düşünme zamanıydı. Bilgisayarının başında, karşısında bulunan ekranda Selim Amca’nın günlüğü, klavyenin yanında gizemli elçinin ona gönderdiği not…
Çok nadiren böyle yapsa da; acil bir şeyi gerçekleştirdikten sonra onun hakkında düşünmeyi tercih ederdi Handan. Elçi, onun neden Güvercinci Abdullah’ın adını görür görmez bu adı nerede duyduğunu sorgulamadığını merak etmişti… Handan duraklamaya gerek olmayacak kısa bir süre bunu zihninde elbette sorgulamıştı; ama o, günlükten ne kadar çok veriye ulaşırsa o kadar çok bilgi edinebileceğini ve o ismi nereden duyduğunu kesin olarak hatırlayabileceğini umduğundan günlüğü okumaya devam etmişti. Peki bu saatle şapkanın hikmeti neydi? İşte anlam veremediği tek şey buydu. Tamamdı, birisini öldürebilirdi. Hem de kusursuzca… Tam istenildiği gibi… Peki ama kimi öldürecekti?
O bir seri katil değildi ki, kiralık katildi. Öldüreceği kişiyi asla kendi seçmezdi o. Prensiplerine uymazdı böyle bir şey… Peki ne yapacaktı? Bu adamla nasıl iletişim kuracaktı? Programdaki mesaj penceresi tek yönlü çalışıyordu. Programı hackleyip adama mesaj yollasa… çok uzun sürebilirdi. Üstelik adamın bu işte usta olduğuna kalıbını basardı. O istemese, programını kendisine uydurmasının Handan’ın saatlerine maal olması işten bile değildi. Programda var olan yegane düğmeyi, “Fotoğraf Çek” düğmesini kullanırdı o zaman o da. Yani önce adama söylemek istediklerini bir kağıda yazıp kağıdın fotoğrafını çekerdi. Günlüğün bir sayfasında durakladığını dahi fark edebilen birisi için programın hafızasına yüklenen fotoğrafı görmeme ihtimali düşünülemezdi bile zaten.
Kağıda: “Ben bir kiralık katilim…. Siz söylersiniz, ben öldürürüm. Siz gösterirsiniz, ben öldürürüm…” yazıp fotoğrafını çekti. Kısa ve öz bir mesajdı bu; ama Handan’a göre meramını anlatmak için yeterliydi. Adamın cevabını beklerken günlüğü okumaya devam etmeye karar verdi. Bakalım Selim Amca Güvercinci Abdullah öldükten sonra ne yapacaktı…

Kategoriler
edebiyat Genel

15.04.2018

Bir devenin tuhaf yürüyüşünü andıran bir yürüyüş tarzı vardı. Nazik ve zarif…
Onu ofiste her görüşümde şaşırırdım. Burada ne işi vardı, bir türlü anlayıp alışamamıştım. Onun yeri bir çöldü benim nazarımda. Sırtında hiçbir şey olmaksızın yürüyen, yabani bir deve olmalıydı o, bir sürü işi yetiştirmek zorunda olan bir getir götürcü değil…
Getir götür yapmasının yanı sıra şirketin hesap işlerini de yapıyordu. Şirketin eli ayağıydı. Bu işleri yaparken hiç acele etmeden; zarifçe hareket edişine hayrandım. Yemek yerken dahi sakindi. Acaba kızdığında da bir deve kadar yabanıllaşıyor muydu?
İlginçti; ama sesi bile deve bozlamasına benzeyen bir tondaydı. Yani elbette o kadar gür ve gırtlaktan çıkmıyordu. Konuşurken tonunun devamlı pürüzlü bir yapısı olması bir devenin bozlamasını andırıyordu. Sanki devamlı susamışçasına, dili damağı kurumuş gibi pürüzlüydü sesi.
Bir gün, şansımız yaver gitmeyip riskli bir anlaşmadan zararla kalkınca, riskin çok büyük olduğunu ve şirketin borcunu ödemek için iflası kabul etmek zorunda kaldığımızı fark etmiştim patron olarak. Şirkette çalışanların işine son verip her şeyi dağıtınca, doğal olarak onun da işine son vermek zorunda kalmıştım. En çok da onun kadar saygı duyduğum, yabanıl zarifliğine, ağırbaşlılığına hayran olduğum bir insanı bir daha görememek ve ne yapacağı, bu felaketten nasıl sıyıracağı hakkında endişelenmek canımı yakmıştı.


Üç yıl sonraydı. Bir şekilde kendimi, işimi kurtarmıştım. Başka risklere atılmış, çok farklı bir alanda başka bir şirket kurmuştum. O gün, yürüyüşe çıkmış, düşüncelerimde ve adımlarımda fazla açılmıştım. Kenar mahallelerden birinde onu gördüm. Tıpkı bir deve gibi çökmüş, uzun boynunu geriye eğerek ucuz bir şarap şişesinden son bir yudum almaktaydı. Üstü başı yırtıktı; ama diğer evsizlerin kirli perişanlığındansa, en fazla zarafetle pecmürde görünüyordu. Zayıftı; ama bıkkın ve yılgın değildi. Tıpkı bir deve gibi, su içmeden uzun süre yaşamasını becermiş, beni beklemişti.
Hiç vakit geçirmeden onu himayeme alıp yeni şirketimde bir iş verdim. Onun imdadına koşmuş olmak, onu himayeme almak ona duyduğum saygı ve hayranlığımdan en ufak bir şey eksiltmemişti. Dayanıklıydı; ama risk almamıştı benim gibi. Tabii en başından, benim aptalca bir riskim yüzünden dayanmak zorunda kalmıştı. Elbette, kahramanca dayanmıştı.
Bu dünyanın, benim gibilere olduğundan daha çok ihtiyacı vardı onun gibilere…