Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ On Birinci Bölüm: (09.05.2018)

“… Bunun üzerine bulduğum tüm sosyoloji ve siyaset içerikli kitapları hatmetmeye başladım. Bunların hepsinde sistemlerden bahsediyordu. Yani tüm ideolojiler sistemi değiştirmek üzerine kuruluydu… Belki de bunun için, hiçbiri beni tatmin etmenin yakınından bile geçmiyordu. Güvercinci Abdullah var olan hiçbir sistemi değiştirmemişti. Kendisine bir sistem de kurmamıştı… Nasıl başarılı olmuştu o zaman? Nasıl? Nasıl…”
Handan bu cümleleri okurken o aynı tüyler ürpertici ses eşliğinde bir mesaj penceresi daha açılmıştı. Bu kez mesajda:
“Sana neden bir buçuk milyon lira yolladığımı düşünüyorsun ki? Bu kereliğine öldüreceğin kişiyi bulmak da senin görevin… Tüm sorumluluk senin üstünde olacak. Bunun nedenini sanıyorum ki sana anlatmama gerek yok…” yazıyordu. “Bunun nedenini bana anlatmana elbette gerek var be adam!” diye homurdandı Handan. Nereden bilecekti o! Bir sürü olasılık vardı. Mesela isteyeceği bir şeyi yapıp yapamayacağını sınamak için… Ya da… ya da… Yok, aklına gelen başka bir olasılık yoktu…
Ne olursa olsun, Handan böyle bir sorumluluğu dünyadaki tüm paraları önüne yığsalar da üzerine alamazdı. Onun işi öldürmekti. Öldüreceği kişiyi seçmek değil, işte o kadar. Daha önce yazdığı kağıdın fotoğrafını tekrar çekerek cevapladı adamı. Sonra da yatağına yollandı. Bu saçmalıklar…evet, saçmalıklar onu fazlasıyla yormuştu. Uyandıktan sonra hesabını kontrol etmeyi aklına not edip yatağına attı kendisini. Vücudu çarşafa değer değmez, uykunun sabırsız kolları onu kavrayıverdi.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Sekizinci Bölüm: (04.05.2018)

“Merhaba ey dost!
Benim için, bu kelimeler için kesilip binbir zulme uğrayarak yamyassı oldun da önüme geldin… Sadece benim için… Dertlerimi, mutluluklarımı ve şüphelerimi sana açabilmem için. Sana “dost” demeyeyim de kime diyeyim ben? Merhaba ey kardeş, Sen de benim için yapıldın da birçok maddeden devşirilip elime geldin. Geldin ki, kendimi, kendi hikayemi renklendirip beyaza işleyebileyim…
Merhaba ey kağıt, merhaba ey mürekkep! Benim olmazsa olmaz dostlarım…
Evet, sizler olmasaydınız olmazdı. Olmazdı işte… Sizlere değil de havaya mı anlatacaktım kendimi sesimle? Sonra havadan başka kulaklara… O kulaklardan ağızlara… Onlardan başka kulaklara gidecekti değişip eksilerek… Sonra ne olacaktı? Herkes bir şeyler bilecekti; ama kim tam olarak gerçeği bilecekti? Kim bilecekti senden başka ey kağıt, üzerine dökülen gözyaşlarımdaki tuzun oranını? Ey mürekkep, senden başka kim ortak olabilecekti bana, azar azar eksilmek pahasına? Eksilip yok olmak, yazdıklarımda var olmak, onlarla kurumak…
Eğer biri sana bakarsa ey kağıt, gerçeği, benim gerçeğimi görebilecek. Yani ey mürekkep, seni, benim hikayemle var olmuş, kendinle hikayemi, beni, gerçeğimi var eden seni görecek.
Sözün kısası dostlarım, siz ve ben bu günlükte birleşip bir olacağız. Gerçeğin bağıyla bağlanacağız. Başkası bize, gerçeğimize hiçbir şekilde müdahale edemeyecek.
Hangi gerçekten söz ediyorum peki? Bunu şu an kendim de bilemiyorum. Birlikte yaşayıp göreceğiz. Yine de hazırlanmakta olduğum şey yüzünden oldukça sıra dışı olacağını rahatlıkla söyleyebilirim.
Beni neyin beklediğine ilişkin hiçbir fikrim yok. Gerçi, kimin var ki… Yine de çok belirsiz bir şeye başlamak üzereyim. Nasıl bir şey olacağı hakkında hiçbir fikrim olmayan, sadece teoride olan bir şey bu. Pratiğe geçirilmesi hayallerde kalması daha mantıklı olacak bir şey… Böyle bir şey yapacak birisinin çok şeyi riske atmaya hazırlıklı olması gereken, bir nevi olmak ya da olmamak kadar kesin sınırları olması gereken bir şey bu. Yapmak ya da yapmamak… Bir şeye kesin karar vermek zorunda olup “olmamak” yanıtını verdiğinde, seçtiğin ihtimalin hakkını vermeye kendini ister istemez mecbur kıldığın bir şey bu.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Yedinci Bölüm: (03.05.2018)

Silkindi Handan. Bu ad hep böyle yapardı ona zaten. Ailesini anne ve babasının isimlerinden çok bu isim hatırlatırdı ona ne hikmetse. Tekrar silkindi ve zarların oluşturduğu metinde verilen siteye girip programı indirdi.
Zarları tekrar istendiği gibi dizerek programda yer alan “Fotoğraf Çek” düğmesiyle zarların oluşturduğu resmi programa kaydetti. Resim programa kaydolur kaydolmaz, programda bir dosya indirme penceresi açılıverdi.
Dosya, pdf uzantılıydı. İsmi de basitçe Günlük’tü… Kimin günlüğüydü acaba? Selim Sırrı’nın mı? Belki de… Selim Amca’nındı. O zaman Selim Amca’yla Selim Sırrı aynı kişiler olmak zorundaydı; ama bu imkansızdı. Selim Amca çok yaşlanmış olmalıydı… Üstelik onun yüzünü de fotoğraflarından biliyordu. Öldürdüğü adamın yaptığı resimle hiç benzemiyorlardı. Belki de onun oğlu… Selim Amca’nın hiç çocuğu olmamıştı ki…
Hemen onay verdi ve dosya inmeye başladı. İner inmez açtı…
Dosyadaki ilk cümle, “Merhaba Handan”dı.
“Merhaba Handan,” diyordu günlüğün başında. “Benim kim olduğumu merak ediyorsun kuşkusuz. Eh, bu da oldukça doğal; çünkü bizzat ben, bunu sağlamak için elimden geleni yaptım. Bir kişinin daha katili olmanı sağlamak dahil… Hem de hiçbir ücret almadan… Daha doğrusu, kendi güvenliğini sağlamak pahasına… ve elbette bu günlüğü elde etmek…
Sana birazdan okuyacağın bu günlüğü neden gönderdiğimi, neden seni bu kadar meraklandırmaya gerek duyduğumu birkaç saniye sonra öğreneceksin. En azından biraz fikrin olacak… Bu arada, günlüğü yazan ben değilim. Ben sadece bir elçiyim. Bir nevi aracı. Benim görevim sadece sana bu günlüğü ulaştırmak… Evet, bu kadar basit bir görevi neden bu denli karmaşıklaştırdığımı merak etmişsindir bu cümleyi okuduğun anda. Bilmem… Belki de bu günlüğü sana ulaştıran kişiye, bana, saygı duyman; onu unutmaman içindir. Belki de bu günlüğün önemine yakışır bir macera yaşamanı istediğim içindir. Belki de; sadece kendimi düşündüğümdendir. Biraz eğlenmek benim de hakkım değil mi yahu?
Devam eden sayfada günlük başlıyor olmalıydı; çünkü bilgisayar harfleri yerini zarif bir el yazısına bırakmıştı.
Bu dosya resimli pdf idi. Yani günlüğün sayfaları teker teker taranmıştı ya da fotoğrafı çekilmişti. Eski bir günlüğe benziyordu günlük. El yazısının tarzından sayfaların buruşmuş oluşuna kadar birçok göstergesi vardı bunun. Gerçi o kadar da eski değildi… Belki on beş yıllıktı, belki de yirmi…

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Altıncı Bölüm: (02.05.2018)

Selim Sırrı… Bu isim her aklına gelişinde gülüyordu Handan. SS… Selim Sırrı… Çok fazla tesadüf barındıran bir isimdi. Selim… Özellikle bu isim onun dikkatini çekecek bir isimdi. Hatta bu ismi taşıyan insanları öldürmesi gerektiğinde, onları bildiği en acısız yolla öldürürdü. Bu ismi sisteminde kontrol ettiğinde de bulamayacağını tahmin etmişti zaten. Böyle bir ismi unutacağını sanmıyordu çünkü.
Bu isme bu kadar önem vermesinin nedenini o da pek anlamıyordu aslında. Annesinin hep övgüyle bahsetmiş olduğu bir adamın adının Selim olmasıydı bunun tek nedeni. Bu kadar basitti işte. Çocukluğundan beri anlatırdı annesi. Komşularının oğlu Selim’i… Onunla ne kadar iyi arkadaş olduklarını. Biraz büyüdüğünde, yani genç kız olduğunda, annesinin bu adama aşık olduğunu falan düşünmüştü; ama sonra anlamıştı ki, onların aralarındaki şey, yani en azından annesinin Selim’e, yani Selim Amca’ya olan sevgisi kadim bir dosta duyulan sevgiden başka bir şey değildi.
O iki-üç yaşlarındayken ölmüştü Selim Amca ve Handan, annesi öldükten sonra bile Selim Amca’nın mezarına gitmeyi hiç ihmal etmemişti. Oysa ölümden sonra hayata bile inanmazdı. O sadece annesinin ideallerindeki Selim Amca’yı çok sevmişti o kadar.
Eğer bu adamın gerçek adı Selim’se bu bir tesadüften öte bir şey olmayacaktı, ki muhtemelen öyleydi. Yok değilse, bu adam Handan’ı takip edip Selim Amca’sının mezarına gittiğini görünce… Saçma geliyordu; ama olmayacak bir şey değildi. Bu tür psikolojik silahları o da çoğunlukla kullanırdı. Kurbanın zaaflarının oluşturduğu silahları…
Saçma bir ümit, tuhaf bir gündüz düşü olduğunu bile bile, “keşke bu adam gerçek Selim Amca’nın kendisi olsa da bana kendisini bir gizem perdesinin ardında gösteriyor olsa,” diye geçirdi içinden. Sonra da güldü kendisine. Neden bu kadar önemsiyordu bu adamı? Tamam, çok iyi bir arkadaşlıktı. Tamam, annesinin anlattıklarına göre çok iyi biriydi Selim Amca… ama kendi görmüş müydü? Hayır… Çocukken kendisini havaya atıp tam düşerken tutan bir amca hatırlıyordu; ama ne olmuş yani? Bu adamın kim olduğunu biliyor muydu? İyi bir adam olup olmadığına kendi gelişmiş sezgileriyle karar verebilmiş miydi? Sadece annesi… Gerçi annesinin iyi dediği bir adama kendisi kötü diyemezdi ya. En az kendisi kadar sezgileri güçlü bir kadındı o da. Babası gibi altın kalpli bir adamı seçmiş olduğundan belli değil miydi?
Annesi iyi bir insandı, babası da… Peki neden kendisi böyle olmuştu? Yani bir kiralık katil… Canları para konusu edecek kadar alçak birisi yani…
Bilmiyordu Handan. Bunun nedenine dair en ufak bir fikri yoktu. Yani ölümle neden bu kadar çok ilgilendiğine, neden onu para konusu edecek kadar önemsediğine dair… Tek bildiği, bu mesleği bilerek ve isteyerek seçmiş olduğuydu. Anne ve babasının da bilgisi dahilinde… Evet, onaylamamışlardı onu; ama mesleğini onlardan gizlemek içinden gelmemişti. Onun isteyerek seçtiği bir mesleği neden bilmesinlerdi ki? Neden mesleğinden utansındı? O ölüm işçisiydi. Nasıl Ahmet Arif’in deyişiyle şairlerin namus işçisiyse o da ölüm işçisiydi işte. Ölüm sanatkarı… Öldürme ustası… Ölümün ortağı ve fedaisi. Bu neden yadırganacaktı ki? Hem de ailesi tarafından…
Handan, ailesine mesleğinden söz ederken askerliği örnek vermişti. Her gencin görevi askerlik değil miydi? Askerlik de öldürmekten başka neydi? Silahlarla oynamaktan, öldürmeye hazırlanmaktan başka neydi?
Kiralık bir katille bir askerin yaptığı hemen hemen aynı değil miydi? Öldürmek… Verilen emre uyarak öldürmek. Tek farkla, bir kiralık katil her zaman para için öldürürdü. Askerler için durum çok farklı olabiliyordu. Bir kere bir askerin inançlarına, görüşlerinin ne olması gerektiğine, nasıl yaşayacağına bile karışabiliyorlardı ona emir verenler. Bazen de para vermiyorlardı. Daha doğrusu ancak profesyonel bir askersen para alabiliyordun.
Oysa kiralık katillik öyle miydi… İstediğin işi kabul etmek senin elindeydi. İstediğine inanıp istediğini düşünmek de…
İşte ailesine bunları söylemişti Handan. Oysa onlar onu onaylamamıştı. Hatta babası: “Tamam o zaman kızım, asker de olma katil de,” diyerek kendince bir çözüm bulmuştu bu işe… Handan gülmüştü.
“Diyelim ki asker olmadım… Diyelim ki bir yerde çalıştım. Devletin maaşımdan alacağı vergiler askerlere gitmeyecek mi? Yani dolaylı olarak askerlere yardım etmiş olmayacak mıyım? Oysa benim işimde resmi bir maaş olmadığı için, maaşımdan alınacak vergi de olmayacak. Elektriği, suyu falan kaçak kullanırsam…”
“Her şekilde devlete bir katkın olacak. Ne yaparsan yap! Nasıl sıyrılmaya çalışırsan çalış… Bir şekilde devlet seni alt etmenin bir yolunu bulacak. neden böyle saçma sapan davranıyorsun anlamıyorum,” demişti annesi de.
Handan, tüm bunları bildiğini, yine de elinden geleni yapmak istediğini, zaten onun asıl istediğinin ölümle haşır neşir olmak olduğunu söylemişti. Tek önceliği buydu. Bunun için tıp okumamış mıydı zaten. Yaptığı her şey bunun için değil miydi…
Gerçi devletle hiçbir ilgisinin olmaması, hatta bu işin yasa dışı olması da onu çekici kılan en önemli şeylerden bir diğeriydi.
Ailesi ölene kadar her hafta onları görmeye gitmişti; ama onları bir türlü kendisini onaylamaları için ikna edememişti. Ondan kopmak da istememişlerdi gerçi; ama onu bir türlü onaylamamaları Handan’ın içine oturmuştu.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Üçüncü Bölüm: (26.04.2018)

Çizmelerinin içinden tıka basa dolu iki torba, onları açtığında da içlerinden, iri parmaklı bir adamın baş parmağı boyutlarında elmaslar çıkmıştı.
“Bunlar size ait.”
“Sadece sizi öldürdüğüm için mi?”
“Evet… ve kimseye bir şey anlatmamanız için.”
“Birisinin beni sorguya çekme ihtimali mi var? Bana güvenmiyor musunuz? Ya da…”
“Her ihtimali düşünmek zorundayım…”
Handan hafifçe gülümsedi. Adamdan izin alarak elini torbalardan birisine daldırıp bir elmas aldı. Masanın üzerindeki bronzdan yapılmış bir kuğu biblosunu aldı ve kaşla göz arasında aldığı elmasa bir… iki… üç… kere vurdu. Elmas, yani o sertliğiyle ünlü, kırılmaması gereken şey, kırılmıştı…
Sözcüklerini, adamın kemiklerini kırmasından korkarcasına tane tane sarf etmeye koyuldu Handan:
“Beni şaşırtan, bu kadar aptal olabileceğini düşündüğünüz birisine kendi canını alacağı ve iz bırakmayacağı konusunda güvenmeniz… Beni tanımadığınızdan, bu kadar aptal olduğumu düşündüğünüz için size kızmıyorum. Yani kendi üzerime alınmıyorum. Yine de nasıl bu kadar … aptal olabileceğinize, bir türlü akıl sır erdiremiyorum!”
“Peki nasıl anladınız?”
İşte şimdi sinirlenmişti Handan. Bu kez sinirlenmişti; ama kontrolünü kaybetmemeliydi bu salak adamın karşısında. Sahi, epey uzun zamandır sinirlenmemişti. “Öfke çoğu zaman insanın aklını bulandırır; ama bazen de yaşadığını hissettirir,” diye geçirdi içinden. Acaba adama cevap verse miydi? Susmaya karar verdi… Sözde elmasın içine ne gizlemişti acaba bu aptal? Kırıkların arasından fil dişine benzer bir materyalden yapılmış bir zar çıktı. Her yüzünde başka bir şey olan bir zar. Bir yüzünde bir sayı, bir yüzünde çizgiler, öbür dört yüzünde de birer harf bulunuyordu.
Hemen diğer elmasları da kırmaya, zarları yığmaya başladı.
Adamsa aptal aptal bakmaktaydı Handan’a. Handan bu işi yaparken, ansızın, normalde sormayacağı bir şeyi bu kez sorması gerektiğini kavradı. Bu iş oldukça ciddi görünüyordu çünkü.
Elleri sahte elmasları kırmakla uğraşırken dikkatini adama, kendisinin soracağı soruya vereceği cevaba yöneltti:
“Size adımı kim verdi? Beni nereden buldunuz…”
Bu sorusunun cevaplanacağını umuyordu Handan; çünkü bu adam zaten ölmek istiyordu. Dolayısıyla can güvenliğini düşünmek gibi bir sorunu olmayacaktı. Nitekim adam bir isim vermişti. Bu ismi adama göstermeden oldukça gelişmiş olan bilgisayar sistemine bağlı saatine yazdı. Müşterilerini hatırlamazdı Handan. Belki de tek zaafı buydu. Ya da en büyük gücü. Hatırlamak istemediği için değil… Hiçbirisine hatırlayacak kadar önem vermediği için… Onun mesleğinde bu çok ağır sonuçları olabilecek bir durum olduğu için bu sistemi kurmuştu. Canı pahasına koruması gerektiğini, üzerinde büyük bir sorumluluk bulunduğunu bile bile… Gerçi kolundaki saatin bir düğmesine basmasıyla sistemi kurtarılamayacak şekilde çökertmeyi mümkün kılmayı ihmal etmemişti.
Üstelik bu saat onun dışında kimsenin elinde çalışmazdı…
İsim sisteminde bulunmuyordu. Adam yalan da söylemiyordu. Emindi, oldukça emindi Handan. Yalan söyleyen birisini tanımak konusunda hiç yanılmamıştı. Bu konuyu askıya almaktan başka aklına bir şey gelmiyordu şimdilik.
Tüm elmasları kırdıktan sonra zarlara göz gezdirmeye başladı. Adamsa sandalyesinde süklüm püklüm oturmaktaydı. Zarların ne işe yaradığını, anlamaya çalışma işini de erteleyen Handan, önce onlar hakkında alabileceği tüm bilgiyi toplamaya karar verdi. Zaten yapması gereken ilk iş de buydu; ama uykusuzluk… Asla dayanamadığı tek şey, aklını köreltmeye, öncelikleri konusunda kafasını karıştırmaya başlamıştı bile.
“Bu zarları nereden buldunuz?”
“Bulduğumda zar değildiler…”
“Elmasların sahte olduğunu bilmiyor muydunuz?”
“Biliyordum…”
“Peki öyleyse, bu sahte elmasları nereden buldunuz, onların sahte olduklarını size kim söyledi ve içlerinde bu zarlar olduğunu biliyor muydunuz?”
“Hayır…”
“Tam olarak ne biliyordunuz peki beyefendi?”
Sabrı iyiden iyiye taşmaya başlamıştı. Zaten adam öyle ya da böyle her şeyi açıklamak zorunda kalmıştı. Hala neden boşu boşuna işini zorlaştırmaya çalıştığını anlamıyordu.
“Aslında pek bir şey bilmiyorum…”
“O zaman neden kendinizi bana öldürtmek isterken bu elmasları benim başıma attınız? Hem neden ölmek istiyorsunuz ki?”
“Büyük bir hata yaptığım için… Çok büyük bir hata…”
“Beyefendi, burada bir dram filmi falan çekmiyoruz! Siz “büyük bir hata” deyip boynunuzu bükerken hüzünlü bir fon müziği olmayacak, arkada yaşadıklarınızdan kareler görüntülenmeyecek… Dahası ben gerçekten uykusuzum ve uykusuzken… Yani beyefendi, şu yaşadıklarınızı bana elinizden gelen en kısa ve öz haliyle anlatabilir misiniz acaba?”
Adamın hali içler acısıydı. Öfkelenmiş bir Handan gören herkesin olabileceği gibi. Kadın adamın üzerine yürümüştü çünkü ve onun bir kadın olduğu insanın aklına bile gelmiyordu o bunu yaparken. Adam, kendisini öldürtmek için tutmuş olsa da korkmuştu Handan’dan. Öldürmekten kötü bir şey yapabilir miydi ona, belki de bunu düşünmemişti bile. İçgüdüsel olarak korkmuştu işte.