Kategoriler
edebiyat Genel

03.11.2018

Bir hırsız oluşumun bir sürü insan için önemli olduğunu biliyorum. Hatta diğer hırsızlar için dahi önemli olsa gerek. Yani evet, hırsızlar arası bir dayanışma olsa da; hangimiz hangimize gerçekten güveniyoruz ki hırsızlar arasında? Ben kimseye güvenmiyorum. Hırsız hırsızdan çalmaz edebiyatına zerrece inanmıyorum. Yok öyle bir dava kardeşim! Niye çalmasın ki? Ona bakarsan herkes hırsız… O zaman kimse kimseden çalmasın. Bu saçmalığa da hep ayar olmuşumdur ha.
Zenginden alıp fakire verme zirzopluğu da; dediğim gibi zirzopluktan başka bir şey değil. Ulan sen kim oluyorsun da birisinin zengin olduğuna karar veriyorsun? Parası çok olmak mıdır zenginlik? Yahu hep saçmalık bunlar. Hangi birisinden tutayım da saçmalığının nedenini açıklayayım sana?
Adamın parası çoktur tamam, parasıyla abudik gubudik şeyler yapıyordur, o da tamam. Tamam, tamam da; o adam belki bu şeyleri bir şekilde bir mantığa bağlayarak yapıyordur. Mesela, bir kadına altın iç çamaşırı almasının bir mantığı vardır. Olamaz mı lan?
Şimdi sen bir fakiri zenginleştirdin… Ne bileceksin onun cebine giren üç-beş kuruşun onu bozmayacağını?
Onun için kardeşim, bırak fakiri fakir olarak kalsın. Zenginden de; yani parası çok olandan da biraz tırtıkla kendin için yeter.
Kahramanlığa soyunma yani, öyle yaparsan hep bunu beklerler bu kan emiciler. Gerçi ben sana niye laf anlatıyorum ki? Tribinlere oynamak işine geliyor işte. Domuzuna yapıyorsun. Bunları bilmiyor musun sanki, Biliyorsun…
Eee… Konuşuyorum işte boş boş.
Diyeceğim şeyi unuttum senin yüzünden. Robin bok bozuntusu…
—Bir kadeh daha ver lan meyhaneci! Çabuk!
Adamın adını biliyorum aslında da meyhaneci demek hoşuma gidiyor. Ne yapacan adını? Güzel de bir isim değil zaten. Onun olup olacağı meyhanecilik işte.
Hah… Bir hırsız oluşum bir sürü insan için önemli diyordum. Hem de tahsil görmüş bir hırsızım ha ben. Üniversite bitirdim. İlahiyat…
Ya, öyle işte…
Şimdi merak ediyorsundur sen, bu niye hırsızlık yapıyor diye?
Anlatmayacam onu. Domuzluk değil mi, anlatmayacam. Ben hırsızlık yapmayı seviyorum, bir sıkıntım yok. Şarabı da seviyorum, onda da bir sıkıntı yok.
Ben sana ne anlatacam biliyon mu? Aslında senin de bir hırsız olduğunu anlatacam.
Tüh, anlattım bile be.
EEE, anlattım zaten. Şimdi çık kızıl saçlı yarimle aramdan, beni ayar etme, kafamı bozma yani.
Bak edebiyat da yaptım, şaraba ‘kızıl saçlı yarim,’ dedim. Yaa…
İyi ki yanımda değilsin ha. Eğer yanımda olsan, kesin ‘ilahiyat okumuş adam hırsız mı olur?’ diye başlar, nedenini nasılını sorup benim sabrımdan yürütür, sonra da hırsız olmadığını zannetmeye devam ederdin.
Köftehor seni.
Git lan, içecem işte bir kadeh daha, sonra da zıbarır yatar, gece yarısı da karşıdaki evdekiler zıbarırken ordan bir şeyler uçururum.
Zıbaran zıbarana, uçuran uçurana zaten. Ne kafamı bozuyon!

Kategoriler
edebiyat Genel

13.08.2018

Biliyordu. Yaşamak için bir sürü neden vardı. Peki o ne diye başka sebepler arıyor, yenilerini diliyordu? Neden eskilerini değerlendirip yenilemiyordu? Neden devamlı istiyor, olanları itiyordu?
Böyle yapınca önü hep boş kalıyor, o devamlı aranıyor, hiçbir şeyi yokmuş gibi görünüyordu işte. Eh, bu şekilde olunca da; yaşamak için sebepler aradığında, sadece önündeki boşluğu görüyordu.
Bir gün, kendi halinde birisine rastladı. Yanında yöresinde bir sürü yaşama sebebi bulunan, elleri kolları dolu olan birisine…
Usta bir yankesici sandı kendisini ve içlerinden bir taneciğini, aşırdı.
Bir sürü insanın yaptığı hatayı o da yapmıştı işte. Kendisinin olmayan bir amacı, bir sebebi aşırmıştı. Bu sebep, onu günbegün zehirlemeye başlamıştı. Kangrenleşmeye başlamıştı ruhu. Atamıyordu çünkü; hırsızladığı mala tüm gücüyle sarılmaktaydı. Zaten kabullenemiyordu; çünkü onun değildi. Kendisinden çıkmamıştı ki.
O yavaş yavaş ölürken; kollarındaki yığından aşırdığı şeyin aynısını, sanki o hiç aşırmamışçasına tekrar gördü aynı yerinde. Kökü ondaydı çünkü. Çabucak çıkmıştı işte.

Kategoriler
edebiyat Genel

03.08.2018

Kendisine ‘hakime’ denmesinden hiç hazzetmeyen, eğer mesleğinden bahsedilecekse ‘yargıç’ tabirini tercih eden kadın, o akşam bir arkadaşının doğum gününe gitmekteydi.
Orta halli insanların oturduğu bir muhitteki apartmanın kapısının önünde, haftada bir paketi ancak tüketecek kadar nadir olarak eşliğinden yararlandığı sigara paketini çıkarıp içinden bir dal alarak ağır ağır içti.
Aslında oraya gitmek istemiyordu; ama eski arkadaşlarıydı hepsi. Gitmezse kendisini bir parça daha yalnızlaştıracak, günbegün semiren yalnızlığı servetine servet katacaktı.
Sigarasını bitirip izmariti apartmanın bahçesindeki çöp kutusuna attıktan sonra merdivenlerden bir çırpıda çıktı. Hayatının hiçbir döneminde merdivenlerden yavaş çıkmamıştı; çünkü merdiven tırmanıcılığı başlı başına bir eğlenceydi onun için.
Kapının önüne geldiğinde bir müddet durakladıktan sonra çaldı. Çalar çalmaz açılan kapıdan taşan kahkahalar onu neşelendirememişti. Ne yaparsa yapsın, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Keşke bıraksaydı da yalnızlığı semirseydi. Zararı yoktu. Kilo alan zayıflar, zengin olan yoksullaşırdı nasıl olsa.
Her şeye rağmen, pastayı kesmeden önce onu beklemişlerdi. Gelir gelmez birkaç yüzeysel sarılmadan sonra pastaya üşüşüvermiş, doğum günü olan arkadaşlarını bir dilek eşliğinde pastayı kesmesi için gürültüyle teşvik etmişlerdi.
Alkışlamışlar, maytap yakmışlar ve pastayı parçalar halinde el birliğiyle öğütmüşlerdi.
Konuştukları konular dişe dokunur değildi her zamanki gibi. Özel hayatında kimseyi yargılamamak için özellikle uğraşsa da; bu meslek hastalığı olmuş olmalıydı onun için.
Çünkü her fırsatta, yani her görüştüklerinde yargılamaktaydı arkadaşlarını. Eski arkadaşlarını… Evet, bunu içten içe yapmaktaydı; ama mutlaka en az birisi sezmiş olmalıydı onun bu düşüncelerini.
Eskiden, yani lise çağlarında, mahalle arasında bir lisede okuduğundan sığ bir çevrede yetişmişti. Zaten liseye kadar da hep aynı yerde büyümüştü. Hırsızların, tokatçıların kendi gibilerine asla zarar vermediği bir yerde, zerre zarar görmeden; ama her şeyi bilerek yetişmiş, bunu yargıçlık hayatında kullanarak adil bir şekilde yargılamaya çalışmıştı insanları.
Arkadaşlarına ya da mahallesine bir kızgınlık barındırmıyordu içinde. Aslını inkar edenlerden değildi. Sadece, artık içlerinde rahat hissetmiyor, esprilerine gülemiyor, onlarla aynı şeyi isteyemiyordu.
İçtiği sigaranın markası aynıydı; ama zaten sigarayı bile azaltmıştı. Belki öbür buluşmalarına gitmezdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

21.05.2018

Eteklerimin zil çalması beni her daim mutlu etmiştir.. Evet, gerçek anlamıyla küçük çanlar diktiğim etekler giymek alameti farikam olsa gerek. Benden başka hiç kimse böyle bir şey yapar mı bilmiyorum. Bu kadar gürültücü olma pahasına… Bunu ister mi herhangi biri?
Eteğimde tam on sekiz çan dikili ve bu sayının artacağına dair umutlarım var. Diktiğim herbir çanın anlamı var. Ne sandınız ki? Böyle ‘saçma’ bir şeyi yapıp; çanların hiçbir anlamı olmayacağını mı düşündünüz?
En soldakinden başlayayım:
İlk çanım bir çocuğun beni ağlarken yatıştırmasıyla geldi. Onu eteğime dikmek aklımdan bile geçmiyordu; ama yaptım işte. Bir de baktım ellerim çanı bir cırtcırta dikmiş ve tüm eteklerime cırtcırtların tamamlayıcılarından dikmişim.
İlk çanım pek ses çıkartmasa da; ben onu her adımımda gayet net duymaktaydım.
İkinci çanım da birkaç hafta sonra yerini, bir kediyi kurtarışım sonrasında almıştı bile. Bu kez ilkinden daha çok ses çıkartıyordu adımlarım.
Üçüncüsü hiç tanımadığım bir adamın koruyucu bir şekilde gece yarısında bana evime kadar eşlik etmesi üzerine dikildi cırtcırta.
Dördüncüsü, bir hırsızın sevgilimin fotoğrafını taşıdığım madalyonumu özür dileyerek geri vermesi, beşincisi yaşlı bir kadının bana kendi elleriyle yaptığı bir kavanoz reçeli öylece hediye etmesi, altıncısı…
Ah! O kadar çok neden var ki insanın eteklerinin zil çalması için!
Olacak da…

Kategoriler
edebiyat Genel

25.11.2017