Kategoriler
edebiyat Genel

12.12.2018

Genç kurt, uykusundan o iğrenç horozlu saatin, o iğrenç horoz sesiyle uyandı. Bir kere daha…
İçten içe karşılıklı olarak birbirlerinden nefret edip; birbirlerine iyi göründükleri, sevgili düşmanı ve arkadaşı, Yamukpati’nin doğum günü hediyesiydi bu iğrenç saat. Kaç kere parçalamak istemiş, kendisine Yamukpati’nin edeceği alayların acılığını hatırlatarak bundan vazgeçmişti. Yamukpati onun horoz sesinden ne kadar nefret ettiğini biliyordu çünkü. Bunu bilerek yapmıştı. Her sabah karşılaştıkları zaman saati hatırlatmasından da anlayabiliyordu zaten. Güzel bir sesle uyanmakla ilgili her sabah farklı bir nükteyle karşılıyordu onu ve her defasında o yamuk suratında, yamuk bir gülümseme oluyordu.
Kendisi de masum değildi. Yamukpati biçimsiz ya da yamuk şeylerden nefret ettiğinden, buna çokgen şekilli nesneler de dahildi, her fırsatta ona böyle şeyler alır, aldıklarını kullanıp kullanmadığını her defasında sorardı. Yoksa hoşuna gitmemişler miydi? Hemen değiştirebilirdi. Onun biricik amacı Yamukpati’yi mutlu etmekti…
Peki ikisinin hiç mi ortak noktası yoktu? Vardı… Kitaplar… İkisi de Jack London’u çok severdi. Aslında kitapları genel olarak severlerdi; ama Jack London, onlar için bir efsaneydi. Kurtlar üzerine yazdığı kitapları da sevseler de; ikisinin de en sevdiği kitap Deniz Kurdu idi.
Kurt Larsen… İkisinin de hayalindeki erkek oydu.
İkisinin de şansına, hayallerindeki erkekler gerçek dünyada, ormanda, vücuda gelmişti; ama ikisinin şanssızlığı, o erkeğe ikisinin de aşık olması ve erkeğin onlara yüz vermeyişiydi. Ya da ikisine de yüz verişi…
Erkeğin adı Gaddarçene idi. Adı üstünde, gaddardı adam, yapılacak bir şey yoktu. Sürü lideriydi ve sürünün alfa dişisi başka bir kurttu.
İşte onun için, bu gece o iğrenç saat onu uyandırmadan önce rüyasında gördüğü şeyi anlatmak için Yamukpati’yi bir köşeye çekmesi, onunla ortak hareket etmesi gerekiyordu.
Biricik alfa dişileri olan Hoştüy’ü öldürmek için…

Kategoriler
edebiyat Genel

30.09.2018

Deniz sesi çıkartmayan bir deniz kabuğu…
Bir deniz kabuğunun gerçekten deniz sesi çıkarttığı bile şüpheliyken; o her sesi çıkartabiliyordu. Nereden bulmuştu onu? Ya da nasıl bir hile kullanıyordu, kimse bilmiyordu; ama bu koca deniz kabuğunu kulağına dayayan herkes farklı sesler duyuyordu ve söylenen oydu ki, bu sesler o kişinin geleceğinde duyacağı önemli sesler olacaktı. Yani aslında bir nevi geleceklerini duyuruyordu insanlara.
Ben de almıştım elime ve başlamıştım incelemeye. Evet sedefti, evet yekpareydi… Muhtemelen denizden çıkarılmıştı.
Kulağımı dayadığımda ilk duyduğum ses, çınıl çınıl çınlayıp kulağımı uğuldatan bir horoz sesiydi. Horoz… Şehrin ortasında bir horozun benim geleceğimde ne işi olabilirdi ki?
Ardından bir cam şangırtısı… Büyük ihtimalle bir aynanın kırılırken çıkarttığı ses…
Sonra sesler üzerine düşünmeye fırsat vermeyecek kadar hızlı akın etmeye başladı kulağıma.
Yaprakların hışırtısı ve bir bitki koparılırken çıkan ses…
Klavye…
Kağıt yırtılma sesi…
Hamuru elde açarken çıkan ses…
Sevişme sesleri…
Su sesi…
Neye yoracağımı bilmediğim, tanımsız bir çığlık sesi…
Ve sessizlik…
Bitmişti deniz kabuğundan kulağıma gelen ses akını. Onu küçük tezgaha tam bırakıyordum ki, ani bir dürtüyle, bu deniz kabuğundan duyulan son seslerin kendime ait olan sesler olmasını isteyerek; onu yere atıp ayağımla paramparça ettim.
Bir anda olmuştu her şey. İstemiş ve yapmıştım düşünmeden.
Kadının yüzü, bir limon yemişçesine ekşimiş, her zaman yaptığı bir şeyi yaparmışçasına, çantasından başka bir deniz kabuğu alıp eskisinin yerine koymuştu.
Gördüğüm kadarıyla, çantasında daha bir sürüsü vardı.