Kategoriler
edebiyat Genel

11.10.2018

Zamanlar öncesinden gelen, gerçek dışı bir adama aşık olmuştum bir zamanlar.
Bir kadının yarattığı bir adama…
Başka bir zaman, yine zamanlar öncesi bir adama aşık oluvermiştim ve yine gerçek dışıydı.
Bu kez onunla konuştum. Çok konuştum…
Kimseye anlatmadığım şeyler anlattım ona. Hiç kimseye anlatmayacağım. Anlatmak mümkün olsa ve kimse beni yargılamayacak olsa da; bazen aşk anlatılmaz. Anlatmak en büyük ihanettir bazen…
Sonra, artık büyüdükten sonra, gerçek insanlara aşık olmaya başladım.
İşte ondan sonra, dik bir yokuşun inişine gelmişçesine, tuhaf bir boşluktan düşmeye başladığımı hisseder hale gelmiştim nedense. Oysa gerçek canlı olmalıdır öyle değil mi? Değildi işte. Gerçek, canlı falan değildi. Yavan da değildi; ama buruktu.
Ağzımdaki tadı gerçek dışı aşklarla düzeltmeye çalışsam da; dil hatırlıyordu artık o burukluğu. Ne yapsam da; artık öyle eskisi gibi olmayacaktı.
Belki daha iyisi olacaktı. Belki… Ama eskisi gibi değil…
Şimdi ise, ağzımın içi buruk bir kamaşmadaydı. Gerçek buydu ve ben gerçek olmayanı özlemiyordum bile artık. Sadece hatırlıyordum ve ağzımın içi bir kerte daha buruluyordu sadece.

Kategoriler
edebiyat Genel

14.06.2018

Erkenden uyanmak benim için oldukça normaldi. Güneşin doğması, uyanmam için yeterliydi. Oysa o gün öğleye doğru uyanmıştım ve bir gün öncesi hakkında en ufak bir şey hatırlamaz bir halde bulmuştum kendimi.
Bir gözlük takmaktaydım ki hayatımda başka birisinin gözlüğünü şaka yolu gözüme takmak dışında kullandığım vaki değildi, elime de bir not kağıdı yapıştırılmıştı etiket gibi.
Kağıdın üzerinde de; kıvrımlı harflerle ‘gözlüğü çıkartma,’ yazılıydı.
Neden çıkartmayacaktım, onu yazmıyordu. Böyle şeylerden nefret ederdim oldum olası. uyarının nedenini söylemezlerse çoğu kez dinlemezdim; ama bu kez, içimden bir ses, gözlüğü çıkartmamamı söylüyordu. Ve benim nedenini anlamadan dinlediğim tek şey içimdeki sesti.
Telefona baktım. Gerçekten de hatırlamadığım koca bir gün geçmişti başımdan. Hiçbir şey hatırlamasam da; gözlüğü yüzümü yıkarken bile çıkarmamam gerektiğini söylüyordu içimdeki tuhaf ses.
Çıkarmadım…
Biliyor musunuz, bu çok iyi olmuştu benim için. İçimde tuhaf bir fazlalık olduğunu hissediyordum ve bu fazlalığın bana katkısı olduğunu düşünüyordum. Bunu düşünürken biraz haksızlık yapıldığını da hissetmekteydim her nedense. Sanki hakkım olmayan bir şeyi almışım gibi…
Bu fazlalık sayesinde her şey iyiye gitmekteydi hayatımda. İşlerim çok iyiydi. Bir reklam ajansında çalışmaktaydım ve bu gözlüğü taktığımdan beri iki kere terfi almıştım.
Kalbim daha hızlı atıyordu sanki. Her şey harikaydı. İki kişilik yemek yiyor, yediğim her lokmada ve yudumda iki kişilik haz alıyor, harika rüyalar görüyordum.


Bir gün, bir arkadaşımla birlikte bir orman köyüne, onun bir aile dostunun düğününe gitmiştik. Bir tek kişiyi tanısa da; hatta ben onu dahi tanımasam da gitmiştim düğüne; çünkü arkadaşımın bir arabaya ihtiyacı vardı.
Yoldan geçerken; harap evler görmekteydik. Mesanemin ani baskısıyla mı, gözlüğümün ani ısınmasıyla mı bilmiyorum, arabayı durdurup önce mesanemi boşalttım. Bunu yaparken gözlüğün ısınmakta olduğunu daha fazla göz ardı edememiştim. Hem de bir yere doğru gittiğimde daha çok ısınmaya başlarken; aksi yöne gittiğimde soğumaya başlıyordu. Gözlüğün akkor olduğu yerde; daha çok bir hayvana benzer gözlerini bana aç aç diken bir çocuk fark ettim.
Ve o an hatırladım.
Çocuğun ruhunu, bana satmışlardı ruhuma takviye olsun, onun enerjisi bana yakıt olsun diye. Tüm potansiyelini kullanmaktaydım onun… Çocuğun ruhunu satan aile, onu doyurmuş, sağ kaldığı için yıllar süren bir işkenceye maruz bırakmışlardı onu iyilik olsun diye.
Hatırladım… Madem hatırlamıştım, yüreğimin sıhhati için, kalbimin iki misli olmasa da ferah bir şekilde atmaya devam edebilmesi için, gözlüğü kırıp ruhunu ona geri verdim.

Kategoriler
edebiyat Genel

16.05.2018

Her şey iyi giderken neden içi burulurdu insanın? Yoksa kendisinin iyi bir şeyi hak etmediğini düşündüğünden mi? Asıl cezayı biz mi veririz kendimize yoksa?
Hayatında her şey ters gidiyordu. Yaptığı hiçbir şeyde başarılı olamadığı gibi, başardığı küçücük bir şey için tam mutlu olup onun ekmeğini yiyecekken; o elinden kayıveriyordu. O nedenle, tedbirli bir şekilde mutlu olmayı öğrenmişti. Bu çok yetersiz geliyordu ona. Uçların insanı olmasa da; biraz güven istemenin nesi kötü olabilirdi ki? Diğer yandan da; kim neye ne kadar güvenebiliyordu ki bu dünyada? Yine de; insanlar nasıl oluyordu da bu kadar güvenli görünebiliyorlardı? Kendisinde olmayıp onlarda olan neydi?
Bir gün, bu sorularının cevabını bulacaktı. Ya tecrübeyle, ya da aniden gelen bir anlayışla. Belki de başından geçen bir olay neticesindeki aydınlanmayla…
Anlaşılan o ki, son seçeneği işaretleyecekti hayat onun adına.
O gün, bir sürü insanın gözünde bir insanı kendisini tehlikeye sokarak kurtarmıştı bir yangından. İtfaiyeciler bile girememişlerdi yanan eve. Oysa o girmekle kalmamış, bir çocuğu kurtarabilmişti hafif bir hasarla.
Herkes etrafına toplanmış, onun bir kahraman olduğunu söylemişti. Oysa o zerrece gururlanmamıştı. İçinde, o aşina buruk boşluk, insanların aşırı ilgilerine bırakmıştı kendisini.
İşte o zaman anlamıştı, ne yaparsa yapsın kendisini affetmeyeceğini. O zaman anlamıştı kendisini bilinmez bir suçla küreğe mahkum ettiğini.