Kategoriler
edebiyat Genel

16.04.2019

Kuyudan su çekmeye yazgılı bir kovaydı o. İpi de git gide çürüyüp; sonunda kopmaya…

Kategoriler
edebiyat Genel

04.01.2019

Uçurtma uçurmayı severdi. Tam kırk dokuz yaşındaydı; ama sık aralıklarla, ayda bir, kendi elinden çıkan uçurtmaları, rüzgarlı yerlerde uçururdu.
Hesap verecek kimsesi yoktu. Gerçi bu, bir çocuğu da olmadığı anlamına geliyordu. Hiç evlenmemiş, kırk dokuz yaşında bir kadın olduğu…
Bazen erkekler onu uçurtma uçurduğu sırada görür ve alay ederlerdi. Çoğu laf atardı…
Bir genç vardı, uçurtma uçururken saldığı saçlarından gözlerini hiç ayırmayan. Yirmilerinde olan… Rüzgarlı, onun uçurtma uçurabileceği mıntıkaları onunla birlikte tahmin edebilen… Bir genç vardı, onunla hiç ordan burdan konuşmayıp; daima onu izleyen. Bir genç vardı, ne istediğini bilmeyen…
Bir gün, ıssız bir yerde, onunla ilk ve son tek taraflı iletişimi kurmuş olan bir genç vardı. Bir yatakta ve karşılıklı olması gereken türde bir iletişim…
Artık yoktu o genç. Kadın onun hayatla iletişimini kesmişti. Uçurtma ipi artık farklı bir şeydi. Eskiden bir köprüyken, şimdi, sanıldığından da güçlü bir pranga…
Her şey farklı olabilir miydi?
Kişisel onuru için bir kadın öldürmeyebilir, kişisel mutluluğu için bir genç bir kadını iki kere öldürmeyebilir miydi??
Kadın uçurtma uçurmaya devam etti. Kimse ona hiçbir şey sormadı. Gencin ailesi onu buldu, polisler gelip gitti; ama kimse ondan şüphelenmedi.
Bir zombi gibi, kadın uçurtma uçurmaya devam etti.

Kategoriler
edebiyat Genel

17.09.2018

Mikrofonu eline aldığından itibaren, ağzına kadar dolmuş koskoca salonda çıt çıkmıyordu. Hiç de tuhaf bir şey değildi; çünkü yılların münzevi Kuklacı’sı ortaya çıkmış, neyi nasıl yaptığını anlatıyordu. Zaten sadece salondakiler dinlemiyordu onu. Dünyadaki tüm medya kanallarında tek gösterilen şey oydu.
Altında bir ördek bulunan bir tekerlekli sandalyede otursa bile ihtişamından hiçbir şey kaybetmemişti. İnsanlar onu tanımasa durum değişebilirdi; ama bebekler bile tanıyordu onu artık. Estetisyenlere bir sürü erkek gelip; vücutlarını onunkine benzetmeyi talep ediyorlardı. Hatta kadınların bir kısmı da…
Ona kimse benzemiyordu çünkü. Benzeyemiyordu… Vücudunun her yerine ucu ufukta kaybolan kukla iplerini simgeleyen, diğer yandan da bir örümcek ağının karmaşıklığındaki ip dövmeleriyle kaplamıştı. Bu dövmelere verilerle dolu diskçikler gömülmüş, ondan başkasının erişmemesi için şifrelenmişti. Onunsa dövmelerine gömülen verileri kontrol etmek için bir düşüncesi kafi kılınmıştı. Bu verilerde ne gizli olduğu ve bunun amacı da şimdi tam anlamıyla anlatılacaktı işte.
Aslında, bir sürü insanın rahatlıkla düşünebileceği üzere, oturma yerinde ördek bulunan tekerlekli sandalye bile yaratmaya çalıştığı imajın bir parçasıydı. Yani bence öyleydi.
Olayı televizyondan izlememe rağmen olan her şeye gülmekteydim. Kendime bile…
Ne sanıyordu bu insanlar? Gerçekten Kuklacı’nın her şeyi anlatacağını mı?


Hiç dinlemediğim bir sürü şey anlattıktan sonra, herkes pür dikkat dinlemekte ve hayretten hayrete düşmekteydi, o zamana kadar kullandığı en yüksek sesle:
‘Şimdi de; yapabileceğim en iyi şeyi yaparak; size kaderlerinizi armağan ediyorum,’ dedi. Tam bu anda, ellerinde incecik kancalar bulunan bir düzine doktor önlüğü giymiş kişi üzerine üşüşüp dövmelerdeki küçücük diskçikleri çıkararak görevlilere verdiler. Görevliler de; bu diskçikleri dünyadaki sahiplerine dağıtmaya başladılar.
Hatta bana bile gelmişti bir tane günler sonra.
Peki ben bu diskle ne yapacaktım? Kaderime nasıl yön verecektim? Onu nasıl kullanacaktım?
Kuklacı, bu soruların cevaplarını vermiş miydi? Ya da verebilir miydi? Ne kadar verebilirdi?

Kategoriler
edebiyat Genel

01.03.2018

Bazen ne yapsam işe yaramayacağını idrak ederim. O kadar ağır bir yüktür ki bu, taşıyamayacağımı anladığımda öylece unuturum. Başka bir çarem yoktur çünkü. Unutmak en iyisidir bazen. Sonra tekrar idrak ve tekrar unutma…
Bu acı verici bir süreç olsa da gurur vericidir; çünkü bilirim ki bunu bir kere bile idrak edemeyen milyonlarca insan bulunmaktadır yeryüzünde. Gurur vericiliğinin yanı sıra utanç vericidir. Bunu kaç kere idrak etsem bile yaşamaya devam etmek ve tekrar tekrar unutmak, unuttuğunu bile bile unutmak… Kelimenin tam anlamıyla aptallık değildir de nedir? Aynı hatayı defalarca yapana ne denir?
Bu kez öyle yapmayacaktım. Kendimi öldürecek ve bu kısır döngüden kurtulacaktım. En azından böyle umuyordum. Ölümden sonrasını kim bilebilirdi? Belki de yepyeni kısır döngüler beni bekliyor olacaktı…
Düşündüğüm en hoş ölüm kendimi asmaktı. Hoştu; çünkü sallanmaktan oldum olası hoşlanırdım. Sallanacağım ipi kendim ördüm. Sağlamlığını defalarca kontrol ederek, bir sürü ipi yan yana getirip o iplerden bir desen yaptım. Birbirlerine dolanmış onlarca yılan… Yılanların pullarını bile plastik pulları iplere dikerek yapmıştım. Estetik bir şekilde ölmek en doğal hakkımdı. Hatta ipe sallandığında kulaklarıma ziyafet çektirecek küçük çanlar, birbirlerine vurulduğunda ses çıkaracak çeşitli nesneler falan asmıştım.
Sonunda artık birkaç kemer kadar kalın ve sağlam olan ipin yapımı bitmişti. Ardından ayaklarımı basıp sonra tekmeleyeceğim tabureyi yaptım. İnsan ölümünü kendi inşa etmeliydi… En azından ben bunu yapmalıydım. Tabureyi de tekmelendiğinde harika bir ses çıkaracak içi bomboş metal bir alaşımdan yaptım. Bunu yaparken bir zilciye danışmıştım. Baterilere falan zil yapan bir adama…
Güzel bir ses armağan etmek istiyordum dünyaya. Çığlığımın vokal, beni öldüren nesnelerinse enstrüman olduğu harika bir müzikle veda etmek istiyordum.
Öyle de yaptım…
Yapıyorum…
Şu an kayıttayım ve sallanmaktayım.
Evet, ne yapsam işe yaramayacak; ama sanat zaten işe yaramaz bir şey. Yani büyük bir amacı olan insanlar kadar aptal olmadığımı bilerek gidiyorum bu dünyadan.
İşe yaramayacağını bildiğim, amacı başlı başına işe yaramak, işlevsel olmak olmadığını, olamayacağını bildiğim bir şey yaparak…

Kategoriler
edebiyat Genel

27.02.2018

İp atlamayı severdi. Bir gün pazarda rengarenk bir ip gördü. Babasının verdiği bozuklukları biriktiriyordu. Tezgaha gitti, ipi aldı, tüm parasını saymadan adamın önüne döktü ve uzaklaştı.
Eve geldiklerinde, bahçeye gitti ve iple atlamaya başladı.
‘bir…’
İlk atlaması onu bir yıldıza taşımıştı. Belki de güneşin tam içine… Yanmıyordu mucizevi bir biçimde.
‘İki…’
İşte aya ayak basan en küçük kişi oluvermişti.
‘Üç…’
Bir boşluk… Uzay boşluğu olsa gerek…
‘dört…’
Başka bir yıldız. Bu kez ışığı pembe olan bir yıldız.
‘Beş…’
Bir gezegen… Bu gezegende de hayat var. O bir kaşif… Başka bir güneş sisteminde bir hayat buldu. Keşke bir kanıt götürebilse…
‘altı…’
Ahh! Ayağı tökezledi… Yandı! Bir karadelik…