Kategoriler
edebiyat Genel

25.01.2019

Genç kadın, kalktığında vücudunun ağrıdığını fark etti önce. Sonra yattığı yerin sert ve soğuk olduğunu…
Ardından hatırladı… Kirasını ödemediği için evinden atılmıştı. Tek başına yaşıyordu. Evi de aslında bir stüdyo daire idi. İşten atıldığından kirayı ödeyememişti.
Atıldığı işse sekreterlik idi. Sırım gibi, hareketli; ama yine de tembelin teki olan patronunun her işini yapmayı artık kaldıramadığı için ters bir şey söyledikten hemen sonra kovulmuştu. Tazminatını bile vermemişti sevgili patronu.
İşinden çıktığı için memnundu. Birisinin her işini yapmak ve bunu onun kendisine mal etmesi, çok can sıkıcı olabiliyordu. Ücretli bir çalışan olması her şeyi affettirebilir, doğal sayılmasını sağlayabilirmiş gibi onu ezdikçe eziyordu patronu hem de. Yani ezmişti. Bitmişti artık…
Henüz gençti; ama yaşlandığında diğer sıradan patronlar gibi o da göbek bağlayacaktı ve onu mutlu eden tek şey bunun hayali olmuştu. Vücudunu çok beğenen bir adamdı geri zekalı patronu. Çalışma masasının yanında bile bir boy aynası bulunduran, aptal bir adam… Zaten ortağı olan zengin karısı olmasa…
Ama bir dakika… Sert ve soğuk bir yerde yatmasına rağmen, düşündüğü şey patronu, eski patronu mu olacaktı?

Kategoriler
edebiyat Genel

06.01.2019

Bir mülakat sırasında beklemekteydim. Kuyruk çok uzundu ve herkes birbirini nefret dolu gözlerle süzmekteydi. Sadece bir kişi alınacaktı ve yüzlerce, yüzlerce kişi vardı orada. Alınacak olan kişinin kim olduğunu bilseler linç edebilirlerdi, o kadar gergindi ortalık.
Ben de onlardan birisiydim. Bir sürü borcum vardı. Kendim için borçlanmamıştım üstelik; ama parayı ben ödemek zorundaydım. Uzun hikayeydi işte, boş verin. Bu işe, bu maaşa ihtiyacım vardı. Yapabileceğimi de biliyordum benden istenenleri. O zaman neden ben alınmayacaktım ki? Ama alınmayacağımı hissediyordum ve bu beni çok kızdırıyordu. Oradakilerin yüzde doksan beşi de benim gibi düşünüyor olmalıydı.
Sonra, içeriye otuzlarında bir kadın girdi. Kiminle göz göze gelirse gülümsedi ve o gümüşi sesiyle şakımaya başladı.
Önce, öylesine konuştu insanlarla. Ben dinliyordum… Sonra insanların neden bu işe ihtiyacı olduğunu sordu. Sonra onlar, yani içlerinden birisi ona sordu ve o da anlatmaya başladı. Hepimiz gibi, onun da bu işe çok ihtiyacı vardı işte. Hikayesinin diğerlerinden ya da benimkinden bir farkı yoktu. Aciliyeti eşitti, en azından ortalamayla…
Ne var ki, ona, sadece ona, iyi şanslar dilemiş, gerçekten bunu kastederek dilemiştik hem de. O gümüşi sesinin ulaşabildiği herkes.. Hepimiz…

Kategoriler
edebiyat Genel

24.11.2018

Neden altın sevilir? Az olduğu için mi? Parladığı için mi?
Oysa yumuşaktır saf altın. Hiçbir şey yapamazsın. Sadece süs/şatafat için kullanırsın.
İşte altın gibi insanlar da vardır… Azdırlar. Eğer çok olsalardı… Dünya bile dönmezdi herhalde…
Körle yatan şaşı kalkardı, üzüm üzüme baka baka kararırdı…
Dünya, bu altın insanlara baka baka tembelleşirdi…
Evet, azdır bu insanlar; ama hep onlar görünür. Parlaklıklarından mı?
Ben de öyleydim. Bir altın cevherinden çıkmış, somlaştırılmıştım. Asil bir soyumuz vardı. Hiç iş yapmazdık… Eee, hizmetçilerimiz ne güne duruyordu ki. Utanmadan; onlara ‘yardımcı’ derdik. Birisinin yardımcı olması için senin bir şey yapman ve onun yardım etmesi gerekmez mi? Hayır, hiçbir şey yapmadan onların yardımcı olduklarını söylemek ‘hizmetçi’ demekten daha, çok daha büyük bir hakaretti.
Bir hizmetçiye yardım ettiğim her an, somken içime bakır katılmışçasına rahatsız ederdi ailemi. Bir işimi kendim yaptığım her an…
Günlerden bir gün, som, işe yaramaz bir altın olmaktan bıkıp terk ettim evimi.
Oysa saçmalıktı yaptığım…
Parlaktım ve göze batıyordum. Hiçbir iş vermiyorlardı bana. Çırak olduğum kahveci, kahveyi kendi elleriyle ikram ediyordu mesela.
Kamuflaj işe yaramıyordu.
Yüksek bir ısı gerekiyordu eriyip içime bakır katılması için. Belki demir…
Yüksek ısı…
İşte olmuştu… Yüzümün bir tarafı yanmıştı. Artık acımayla bakıyorlardı bana. Aptal, ezik bir saygıyla değil.
Birkaç ay mutlu gezindim ortalıklarda; ama acımanın da iğrençliğini görebildim kısa zamanda. Hem acınan insanlar da sevmiyordu beni. Ben şanslıydım, bir altındım…
Üstelik insanlar acırken; bir altının başına gelenlerden zevk alıyorlardı. Bunu, o gizli hıncı fark etmek bana zevk vermiyordu. Her ne kadar altınlardan nefret etsem de; ben sıradan, yararlı bir insan olmak istiyordum. Acınan, hınç beslenilen, iş yaptırılmayan bir insan değil…

Kategoriler
edebiyat Genel

13.10.2018

Gülümsedim…
Bir mekana girer girmez yaptığım şey budur çünkü. İlk kez gülümsediğimde ifadesiz suratlarla karşılaşmıyordum; ama bu kez farklıydı. Bu suratlarda tuhaf bir donukluk da vardı. Aslında sanki donuk bir ifade dışında bir ifade, bu altı surata da yakışmazdı. Çok yakışırdı da; eğreti dururdu.
Bu okula henüz başlamıştım. İşimi özenle yapardım. Bunun için de biraz yavaş sayılırdım. Devamlı işime son verilmesinin sebebi bu olmalıydı.
Bu işi beş yıldır yapıyordum. Daha önceki işimde bir doktordum. Dahiliyeci… Çoğunlukla mikroplarla uğraşan kişi…
Şimdi de onlarla uğraşıyordum. Başka bir şekilde…
Paspas suyuna biraz karbonat koydum ki mikroplar zeminden uzak dursun. Benden başka hiçbir temizlikçinin bunu yaptığına şahit olmamıştım; ama nasıl olsa karbonat ucuzdu.
Hekimlikten temizlikçiliğe… Ne tuhaf bir yolculuk değil mi?
Bunun nedenini merak eden o kadar çok insan var ki…
Beni bir sivil hekim olarak düşünebilirsiniz. Bir suçluuyu yakalayabilmek için görev değiştiren bir polis gibi yapıyordum ben de. Bir mikrobu, bir hastalığı arıyordum. Ancak çocuklara bulaşan, sebebi bilinmeyen, birçok çocukta olup kendisini çok nadir gösterecek kadar baskın olan, çoğunlukla sinsi sinsi ilerleyen bir mikrobu…
İşte o an, o mikrobu bulmuştum. O altı donuk yüzde… Ellerinde bir silgi, devamlı önlerindeki sıraya sürten, o altı elde…
Silgi bitene kadar sürteceklerdi. Devam edeceklerdi ve parmaklarının kemikleri görülecekti. Sonra kim bilir ne olacak, onlar sürtmeye devam edeceklerdi.
İşte bu altı kişi, birbirlerine bu hastalığı bulaştırmıştı. Sınıfta başka birisinin olup olmadığına baktım. Masasının altına sıkışmış, zavallı bir adam gördüğümde hastalığı bulaştıranı bulmuş olduğumu anladım.
Paspasımı bırakıp masaya geçtim ve anlatmaya başladım. Gerçekten anlatmaya.
Silgiler kurtulmuştu.
Çocuklar da…
Onları kurtarıp ilk görevimi yerine getirdikten sonra, salyalarından örnekler alıp sivil görevime son verdim.
Bu hastalığın mikrobunu bulacak, yok edecektim. O zaman belki masanın altına saklanan öğretmenler hiçbir şey bulaştıramayacaklardı.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.05.2018

İşsizdim. İş aramaktan dahi vazgeçmiş bir işsiz… Tam on bir yıldır dileniyordum. Onu bile doğru düzgün yapamıyordum. Bir dilencinin işbilirliğine bile sahip olamıyordum. Nerede kaldı gerçek bir işe sahip olmak…
Bir gün, özensiz giyimli bir adam önüme iki yüz liralık bir kağıt para attı. Teşekkür etmeme rağmen yanımdan ayrılmamıştı. Biraz sağdan soldan konuştuktan sonra bana bir deneyinde yardımcı olup olmayacağımı sordu. Eğer isteğini kabul edersem ciddi bir miktar vereceğini ekleyerek…
Kabul etmiştim; çünkü dilenmekten bıktığımı hissetmekteydim. Zaten açlığım son raddeye gelince dilenmeye başlıyordum artık. Güçsüz olduğumdan dilenemiyordum ve gerçekten ihtiyacım olsa dahi kimse bana bir kuruş dahi vermiyordu. Zaten genelde ihtiyacı olmayan insanlar daha çok kazanıyordu bu işten.
Kabul ettiğimde beni zengin; ama özenti olmayan; yani içindeki her şeyi kaliteli; ama şatafatsız bir eve götürdü.
Yapmam gereken tek şey bir ilacı saatte bir kullanmaktı. Beni etkilememek için ilacın ne işe yaradığını da söylemeyecekti. Hep birlikte görecektik sonucu.


Günler geçiyor ve ben ilacı her saat kullanmaya devam ediyordum. Ne var ki, görünür hiçbir şey olmuyordu. İşin tuhafı, adam gayet memnun görünüyordu.
Sonra ben de anladım ilacın ne işe yaradığını. Beni yavaşça şeffaflaştırıyor, insanların gözlerinden adeta uzaklaştırıyordu.
Ardından, bu ilacın tehlikelerini idrak etmeye başladım. İlacın politikacıların, toplum mühendislerinin eline geçtiğini hayal ettim. Bir distopya yaratılıvermişti bile zihnimin sahnesinde.
Daha da kötüsü, ilaç benim üzerimde işe yarar yaramaz satılmıştı.