Kategoriler
edebiyat Genel

21.03.2019

mutluluk geçici bir şeydi. Oysa huzur ebediydi. Huzurlu bir insan için her mevsim iyiydi; ama mutlu bir insan sadece baharda mutlu olurdu her halde. Ya da… belki de yanılıyordum. Ne mutluluk iyiydi ne de huzur… Sadece boşluk iyiydi. Yani renksizlik… Işıksızlık…
Bunları düşünürken; yanıma bir kedi yaklaşıp aniden kucağıma atladı. Üniversitede amfinin yakınındaki bir koltukta oturup hocanın ara vermesini bekliyordum. Geç kalmıştım… İkinci öğretimde okuyordum. İşler yoğun olduğundan patron anca azat etmişti.
Kedi kucağıma atladığında mutlu olmuştum. Ben beklerken kucağımda durması beni huzura gark etmişti. Sıcaklığı, mırıltısı… Yorgundum zaten… Neredeyse birlikte uyuyakalacaktık.
Elektrikler kesildi ve herkes dışarı fırlayıverdi. Birkaç saniye sonra geri gelmişti ama. Kedi de insanların hareketinden dolayı korkup fırlamıştı kucağımdan.
Ve ben, amfiye girenlerin arasına karışıp derse girmiştim.
Mutluluğu da; huzuru da; ışıksızlığı da bir arada yaşamıştım işte. Bir kompozisyonun, yani hayatın içinde hepsi önemliydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.09.2018

‘Fedakarlık nedir?’ diye sormuştu öğretmenimiz derse girer girmez.
‘Bir yanılgıdan ibarettir,’ desem ne düşünürlerdi acaba?
Hiçbir şey demedim. Vatandan söz ettiler. Aşktan, savaştan…
Cehaletlerine, öğretmeniminki dahil, gülmekle yetindim. İçlerindeki iyimserlik ışığının sönmemesi, daima yanması için dua ettim.
Gerçi bu iyimserlik miydi; yoksa cehalet mi, emin değildim. Peki ben niye böyleydim? Neden insanlar fedakarlıkla aşılanırken ben aşılanmamıştım?
Hayat bana tuhaf mı davranmıştı? Herhangi bir şey mi yaşamıştım?
Doğrusunu sorarsanız hiçbir şey yaşamamıştım. Fedakar insanları gözlemlemiştim sadece. Ve fedakar olmayanları…
Fedakar olmayanların fedakarlarla ralarındaki tek fark hakimiyet, otorite ve bilgiydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

24.08.2018

Köy köy, şehir şehir, ülke ülke gezen bir masalcıyım ben. Aslında sadece bir masalcı değilim, bir anlatıcıyım. Bir anlatıcı olmakla da kalmıyorum… bir…. aynalı temaşacıyım desem tuhaf gelecek; ama öyleyim. Temaşa eder, temaşa ettiklerimi yansıtırım öylece. Ben yokumdur. Cinsiyetsiz bir sesim, şarabı da; ayranı da; ne bileyim, tekilayı da içtiğimde aynı tepkiyi veren bir vücudum, şiire de; kavgaya da; sevişmeye de aynı tepkiyi veren bir ruhum vardır. İşte ben buyumdur. Bir ben var mı; ona bile emin değilimdir hatta. Ben yeryüzüymüşüm, yok yok, havaymışım gibi gelir hep. Hani hava sesi ve ışığı iletir ya, işte ben de insanlara temaşa ettiklerimi iletirim; ama bunda benim hiçbir katkım olmaz. Yani, sezilebilecek bir katkım olmaz demek istiyorum. Sisli havada sesin iletilmesinin farklılığının anlaşılması kadar belli belirsiz, ışığın az iletilmesinin fark edilmesi gibi rahatsız edicidir benim varlığım bazen. Havanın sisli oluşu gibi, benim sesim de kısıksa mesela, ‘bugün de sesi kısılmış,’ der insanlar, tıpkı ‘bugün de hava sisli,’ der gibi.
Eski zamanların masalcılarından değilim. Tam şu anda; iki bin on sekiz yılında, masal anlatan, sadece masal anlatırmış gibi yapanlardanım. Aslında, dediğim gibi, temaşayı aynalarım.
Kimse bilmez adımı. Rumuzum, namı diğer nickim, Temaşayı Aynacı’dır. Böyle kallavi bir rumuzun da olunca, bir sürü insanın beni dinlemesi daha kolaylaşır her nedense. Ve ilginçtir; ama kimse de cinsiyetimi, gerçek adımı falan merak etmez bu magazinle yatıp kalktığımız devirde.
Cinsiyetsiz giyinir, cinsiyetsiz konuşurum. Neredeyse kişiliksizdir vurgularım; ama vurucudur. İşte bunu da ancak ben yapabilirim. Aslında ben değil… Temaşalarım…
Hep merak etmişimdir bir kişiliğimin olup olmadığını; ama hiç öğrenmek istememişimdir, korkmuşumdur çünkü.
Neyse… Neden başladım söze? Hem de ilk defa kendimden; temaşalarımdan değil de kendimden bahsetmek için…
Temaşa etmek için değil de; anlatmak için başladım ve ilk, belki de son defa olarak; anlatacaklarım bitene kadar da susmayacağım.
Onu anlatacağım size. Gittiğim her yere gelen; aynaladığım her şeyi dinleyen, sadece bir silüet olarak gözüme görünen… Bir insan olduğundan başka, cinsiyetini, sesini, hiçbir şeyini bilmediğim, silüetinin kılığını bile devamlı değiştiren; sözgelimi bazen iri yarı, bazen uzun, bazen de kısacık olan, muhtemelen göz yanılgılarından yararlanarak bunu yapan… onu.
Beni dinlediği her zaman merakımı iki katına çıkaran, artık bir insan olmamı sağlayan onu…
Bir kişiliğimin bulunduğuna son derece emin olmamı sağlayan onu…
Merakımı aşka çeviren, kim olduğunu bile bilmeden; kim olursa, hangi cinsiyetten olursa olsun aşık olduğum, onu.
Sadece olduğu için müteşekkir olduğum onu…
Evet…
Hepsi bu kadardı işte.
Ellerimi, ayaklarımı, kalbimi ve beynimi fark etmemin tek sebebi olan onu görecek miydim bilmiyordum. Bunun da bir önemi yoktu zaten. Bir sonu olsun diye anlatmamıştım bu hikayeyi. Belki de o da beni temaşa etmeye geldiğinden aşık olmuştum ona. Ona değil de temaşaya…

Kategoriler
edebiyat Genel

11.06.2018

Papatyaların kokusunu aldığında hissedeceğiniz o bahar müjdesi gibiydi. Hem de o dört mevsim böyleydi. Sesini duyduğunuzda ipek mendile sarılmış bir fener gelirdi gözünüze adeta. Işıl ışıldı. Gülümsemesi hafifçecik gül kokar, papatya kokusuna eşlik eder, onu daha bir belirginleştirirdi. Papatya çayı kadar sakinleştirirdi onunla konuştuğunuzda. Bir papatya kadar kışa dayanıksızdı ama. Evet, dört mevsim papatyaydı; fakat hüzne, evhama gelemezdi. Bir bir kopardı yaprakları. Bu demek değildi ki en ufak bir sıkıntıda su koyveriyor. Sıkıntıların kendince, yavaş yavaş üstesinden gelmeye çalışırdı. çoğu zaman gelirdi de. Zaten onun için dört mevsim papatyaydı.
o bir papatyaydı, bense bir dolu tanesi… Sanıyorum ki onun için yan yana duramamış, birbirimizi anlasak da kabullenememiştik. Kabullenmiştik de; birbirimizde barınamamıştık.
Oysa biz iki kardeştik ve aynı evde büyümüştük. Birbirimizi severdik; fakat sadece severdik. Arada bir aile buluşmaları dışında görüşmezdik. Birbirimizden yardım falan istemez, özel günlerimize birbirimizi davet etmez; ama kayda değer anlarımızdan haberdar olur, birbirimize iyi temennilerimizi gönderirdik. Diğer aile fertlerinin gizli baskısı olmasa birbirimizi görmeden bir ömür geçirebilirdik. Gerçi birbirimizi görmekten şikayetçi değildik. Sadece birbirimizi özlemiyorduk o kadar.
Hiç dertleşmemiş, hiç gülüşmemiştik.
Ta ki o tuhaf güne kadar…
Yine bir aile buluşmasında, çay-çerez eşliğinde zevk olsun diye doğruluk mu cesaret mi oynuyorduk. Yazılmamış bir anlaşmayla, herkes doğruluğu seçiyordu ve birbirimiz hakkında yepyeni şeyler öğrenmekteydik. Aile büyükleri yoktu. Kuzenler ve kardeşler…
İkimizin de özendiği, olmak istediği insan, ünlü ya da kendilerini kanıtlamış kişiler falan değil, birbirimizdik.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ On Dördüncü Bölüm: (05.06.2018)

“Yasemin’le dostluğumuz üniversitede de devam etmişti. Hem de hiç gerilemeden… Hep ilerleyerek… Üniversitede sınıf arkadaşıydık onunla. İkimiz de aynı bölüme girmiştik. Farklı nedenlerle evet; ama aynı bölümde dirsek çürütmeyi tercih etmiştik ikimiz de.”
İşte Handan şimdi gerçekten afallamıştı. Annesinin tıp okuduğunu bilmiyordu çünkü. Garipti… Çok çok garipti…
Onun bildiği kadarıyla annesi hemşirelik okumuştu. Hatta diploması bile vardı. Acaba okulu yarıda bırakıp hemşirelik okumaya mı karar vermişti? Peki Handan bu durumu nasıl olur da bilmezdi! Annesi ona kendisinin de bir zamanlar tıpkı Handan gibi tıp okumuş olduğundan neden hiç bahsetmemişti?
Oysa kendisi bir kiralık katil olduğunu dahi onlardan saklamamıştı. Kim bilir daha neler vardı kendisinin bilmediği! Bu kadar küçük bir şeyi bile sakladığına göre… Hem neden saklamış olabilirdi böyle bir şeyi? Kimden… Sadece kendisinin bilmemesini istemediğinden saklamazdı. Böyle bir şeye bunun için gerek yoktu. Aslında tıp okumuş olduğunu başka birilerinden saklamak istiyor olmalıydı annesi. Beynini patlatsa dahi bunun nedenini anlayamayacağı belliydi. O zaman defteri okumaya devam etmekten başka yapacak bir şey yoktu. Selim Amca daha neler anlatacaktı bakalım…
“Okulu bitirdikten sonra bölümlerimiz değişmişti yalnızca. O beyin cerrahı olmak istemişti. Aslında bağımsız olarak; yani kendisi istediği için bu dalı seçmişti; ama benim işime destek olması için biçilmiş kaftandı beyin cerrahi.
Yapmayı hedeflediğim şeyi en başından bilen tek kişiydi Yasemin. Sonra da bilgi edinmek için arkadaş olduğum bir genetik mühendisliği öğrencisi öğrendi hedefimi. Sebebi de Yasemin’le onun birbirlerine aşık olmasıydı. Yani bu arkadaşlığa kendisi de organik bir bağla bağlanacağına göre ve tabii ki bu konuda oldukça yararlı olacağını da göz önüne getirince ona durumdan bahsetmeyi uygun bulmuştum. 
Böylece ekibimiz tamamlanmıştı.
Aslında bu bir günlük olacaktı; ama her şeyi başından anlatmazsam bu günlüğün hiçbir anlamı olmayacağından, yarı anı defteri yarı günlük, garip bir şey olma yolunda ilerleyecekmişe benziyor bu defter. Günlük kısmına geçmeden önce şu an itibariyle tasarladığım şeyin ne olduğunu açıklayayım:
İnsan beyninin nasıl işlediği hakkında kesin, yani net bir fikrimiz yok, bunu biliyoruz. Yani beynin, milimi milimine her bölgesini bildiğimizi iddia etsek, üstelik beynimizin yüzde onunu dahi kullanabildiğimizi söylesek, bilim insanları tarafından alaya alınmaktan başka bir tepkiyle karşılaşmayacağımız konusunda sizi temin edebilirim. Bu işi yaparken ben de beynin yapısını milimi milimine bilerek ya da bildiğimi iddia ederek… yahut da öğrenmeye çalışmayı düşünerek bir şeyler yapmayacağım. Heyhat… Böyle bir şeyi, yani beynin milimi milime her bölgesi hakkında bilgi sahibi olmayı ne kadar çok istesem de; bunu yapamayacağımın, böyle bir şeye ne ömrümün ne de potansiyelimin yetebileceğinin idrakındayım. Henüz o kadar delirmedim ben… Evet, elinde iyi bir ekip var ve bunun için içimdeki motivasyon kaynağı neredeyse sınırsız… Yine de ben, bildiğim kadarıyla vücudu etkileyerek hedefime ulaşabileceğimi düşünüyorum. En azından bunu bir kere denemeden ölmek istemiyorum…
Sözün kısası, toplumu değiştiren ya da değiştireceğini sanan ideolojilerin aksine ben, insanı değiştirmeye çalışıyorum. Daha etraflıca düşünmelerini, bir şeyi değerlendirirken otomatik olarak değil de; her defasında aynı şeyi bile olsa yeniden düşünerek değerlendirmelerini sağlamayı, yani beynin her hücresine bilinç aşılamayı hedefliyorum.
Size şöyle açıklayayım: Bir tarayıcı düşünün… Hani şu bir sayfanın yavaş yavaş resmini çekip dijital halde bilgisayarda depolayan makinelerden söz ediyorum. O tür makinelerde bir ışık vardır. Tarayıcının başından sonuna gider ve makinenin üzerindeki şeyi yavaş yavaş tarar…
Oysa bir tarayıcıda gelip giden bir ışık değil de; tarayıcının her milimetresinde, kendi alanından sorumlu onlarca ışıkçık olsa ve her ışık kendi görevini yapsa, tarayıcı bir saniyede işini bitirmez miydi? Böylece tarayıcı baştan sona giderken tarayıcı tarafından net görünmeyen ya da taranan şeyin kayması durumunda, tarayıcının performansının çok daha düşük olduğunu düşünürseniz, her milimde kendi görevini yapan ışıkların bulunduğu bir tarayıcının bu tür problemlerle çok daha az karşılaşacağını rahatlıkla tahmin edebilirsiniz.
İşte bunu, yani tarayıcıyı beynimiz varsayarsak, Beynimizdeki düşüncelerimizi, daha doğrusu düşünme sürecimizi de tarayıcımızı baştan sona dolaşan o ışık olarak tasavvur edelim…
Bu ışık hem bir uçtan diğer uca gitmek için enerji harcıyor hem de gittiği yeri düzgün görüntüleyebilmek için öyle değil mi? Bununla beynimiz arasında bir paralellik kurarsak, düşünme sürecimizin, yani düşünürken kullandığımız yöntemimizin de aslında gereksiz enerji harcamak üzerine kurulmuş olduğunu görürüz. Bir de tarayıcıda taranan şeyin devamlı değiştiğini de düşünecek olursanız… Yani anlık olarak henüz o şey hakkında düşünmekteyken koşulların değiştiğini gözünüzün önüne getirsenize, daha tarayıcı/düşünme süreci hala ortalarda bir yerdeyken en baştaki şey değişmiştir. Dolayısıyla taramakta/düşünmekte olduğunuz şey de değişir… Biraz karışık anlattım galiba… Adam sen de! Kimin umrunda ki!
Yapmak istediğim şeyi Yasemin ve diğerleri oldukça iyi anlayıp beni bu konuda yalnız bırakmamakla kalmayıp amacımı paylaşıyorlardı. Önemli olan da buydu.
İşte şimdi her şeyi açıkladığıma göre şimdiye dönebilirim. Yani şimdi, bu defter amacına uygun bir şekilde, bir günlük olarak değerlendirilebilir. Tek farkla ki, ben diğer günlük yazarları gibi başlayan her yeni günde tarihi yazmayı bir türlü benimseyemiyorum. Daha önce birkaç günlük girişimim olmuştu; ama becerememiştim. Oldum olası tarihlerle aram iyi değildir zaten… Zamanı dilimlere ayırmayı sevmem çünkü. Zamanın resmi tarihinden çok beni etkileyen anların kayıtlarını tutmayı severim. Eğer bir şekilde zamanı etiketlemem gerekecek olursa “Yasemin’in bana ip atlamasını öğrettiği zaman” ya da: “Beynin sağ lobundaki bir bölgenin neyi komuta ettiğini öğrendiğim an” diye etiketlerdim. Bu da benim için yeterli olurdu.
Peki o zaman… Buraya yazacağım son bir şeyden sonra, bu defteri günlük olarak kullanmaya hazırım: Aslında bu yazacağım şey bir nevi hatırlatma… Evet… Şu aralar bir virüs geliştirdik… Beyinde, daha önce bahsettiğim değişiklikleri yapacağını umduğumuz bir virüs. İnsana göre şekillenip en yüksek performansı sağlayabilecek kadar iddialı bir virüs…
Bu işte en az görev bana düşüyormuş gibi görünüyordu; ama onları koordine edip planı yapan kişi bizzat bendim. Dahası ben diğer ikisinin alanına ilişkin birçok şey bilirken onlar sadece kendi alanlarına vakıftılar.