Kategoriler
edebiyat Genel

10.12.2018

Doğuştan gelme bir yeteneğim vardı. Kendimi bildim bileli farkında olduğum… İnsanları gördüğüm ya da onlarla telefonla dahi olsa konuştuğum an, en çok yoğunlaştıkları şeyi bilirdim. Çoğunun benzer olduğunu düşünürsünüz. Ne var ki durum öyle değildi işte. Belki tematik olarak benzerdi; ama değişik yoğunluklarda ve farklı biçimlerdeydi yoğunlaştıkları şeyler.
Bir kafede garsondum önceleri. Sıkı çalışıp o kafeyi devraldım ve devralır almaz ismini değiştirdim.
‘Mastar’
Adım Tarık’tı ve yanımdaki çalışanlardan birisinin ismi Mazhar olduğundan herkes otomatik olarak Mazhar’ın -mas’ı ile Tarık’ın -Tar’ını birleştirerek oluşturduğumu düşünmüştü bu ismi. Oysa Mazhar’dı. İlk hecesinin son harfi -z idi. Belki de benim bu konuda bilgisiz olduğumu varsaymış ve ismin anlamını böyle anlatır olmuşlardı soran olursa…
Oysa ben bu ismi tam da anlamından ötürü koymuştum kafeye.
İnsanlara yararlı olmak için almıştım burayı. Her ne kadar kafenin sahibi olsam da; müşterilere çayları ben götürürdüm. İlk çayları…
Daha doğrusu sipariş ettikleri tüm içeceklerin ilkini…
Siparişi alırken; bir cümle de olsa konuşurdum onlarla. Bu da istedikleri, düşündükleri, yoğunlaştıkları şeyi belirlemem için yeterdi. Onları bir fiille özetlemek için… Her ne kadar zor bir iş olsa da; bu şekilde, mastar halli bir fiille özetler ve içeceklerini barındıran bardak altlıklarına, yani dolelere yazardım.
Bazen okuyup geçerlerdi. O tipler ne düşündüklerinden bihaber tipler olurdu. Aslında belli oranda hepsi öyleydi, hepimiz öyleydik… İsteklerimizden bihaberdik.
Kerteriz almadan yola çıkmış kaptanlardık hepimiz. Gemi çoğunlukla serseri gibi dolaşırken; biz hedefimizde son surât yol aldığımızı zannederdik. Hedefimizi gözden kaybetmeden dosdoğru gittiğimizi…
Heyhat, yanılırdık!
Bazen de; birbirlerinin doleleriyle karşılaştırırlardı kendilerinkini. Farklı olduklarını görünce sorarlardı nadiren. O zaman şüpheli bir şekilde konuyu değiştirir, bu işin içinde bir iş olduğunu anlamalarını beklerdim. O yazıları birisinin onlar için yazdığını…
Bir gün, biri geldi. Siparişini aldığımda sadece bir tek şey vardı zihninde. O şey de; ne yaparsam yapayım mastar halli bir fiile sığdırabileceğim bir şey değildi.
Zaten yazabileceğim bir şey değildi. Bir imgeydi.
İlk kez, bir dole boş kaldı. Yine de bu dolenin dolması zaten gereksizdi; çünkü o ne düşündüğünü, neye yoğunlaştığını, ne istediğini benden iyi biliyordu. Kozasındaki bir tırtıl gibiydi istek. Kozadaydı ve oluşmaktaydı.

Kategoriler
edebiyat Genel

08.05.2018

Koyu renkli bir sesi vardı. İşitsel hiçbir şeye benzetemiyordum. Hiçbir terimle adlandıramazdım. Tek diyebileceğim koyu renkli bir sesi olduğuydu. Kalın değildi, ince de değildi. Tonlu ve duyguluydu. Sesine ifade verebilme konusunda çok maharetliydi. Bu seste iyi bir lider havasından ziyade, kimsenin ona bel bağlamasını istemeyen, kolaylıkla alay edip bunu sezdirmeyen bir insan gizliydi. Bu umursamaz biri olduğunu göstermiyordu; ama umursamaz davranan birisi olduğu rahatlıkla söylenebilirdi. Umursamıyormuş gibi yapan… Sözde kendisini korumaya çalışan; ama hoşuna gitmeyen, onu şöyle ya da böyle rahatsız eden bir olayda anında allak bullak olabilen ve tüm bunlara rağmen her rahatsızlığının üstüne üstüne giden…
Onun dikkatimi çekmesine neden olan şey, derste yaptığı bir yorumdu. Söylediği sözleri hatırlamasam da; basit cümleler; ama yoğun bir ton içeren bir yorum…
O andan sonra da her hareketiyle ilgilenmiştim ve bir nevi özel projem oluvermişti.
Bir gün, yanıma gelmiş ve bir çay içip içemeyeceğimizi sormuştu. Kabul etmiştim ve arkadaş oluvermiştik. Her şeyden bahsedebiliyorduk birbirimize. Arkadaşlığımızın geçmişinin çok yakın oluşu zerrece önemli değildi ikimiz için. Arkadaşlığa hiç inanmamış bir insanken; nasıl bu kadar iyi bir arkadaşım olabildiğine en çok ben şaşırmıştım herhalde. Bunun sebebi, yani ikimizin iyi arkadaşlar olmuş olmamızın sebebi, ikimizin de arkadaşlıktan fazla şeyler beklememiz olsa gerekti. Daha doğrusu, bir arkadaşlığın asla yapamayacağı, bir arkadaşlıkta olduğunda sakıncalı olacak şeyler beklemiyorduk birbirimizden.
Söz gelimi, biz birbirimize baskın olmaya çalışmıyorduk. Bir arkadaşlıkta zıtlıkların olması ya da olmaması gerektiğine inanmıyor, arkadaşlığımızı bir karşıtlıklar birliğine çevirmeye çalışmıyorduk. Yani birbirimizin zıddı olarak görünür olma gibi bir derdimiz yoktu. Ayrıca, birbirimizden ‘biz’ olmayı da beklemiyorduk. İsimlerimize sarılıp onları birbirinden farklı çoraplar giyen birisinin moda anlayışıyla üzerimizde taşıyorduk ve yine de aynı ayaklara giyiyorduk onları.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Yedinci Bölüm: (03.05.2018)

Silkindi Handan. Bu ad hep böyle yapardı ona zaten. Ailesini anne ve babasının isimlerinden çok bu isim hatırlatırdı ona ne hikmetse. Tekrar silkindi ve zarların oluşturduğu metinde verilen siteye girip programı indirdi.
Zarları tekrar istendiği gibi dizerek programda yer alan “Fotoğraf Çek” düğmesiyle zarların oluşturduğu resmi programa kaydetti. Resim programa kaydolur kaydolmaz, programda bir dosya indirme penceresi açılıverdi.
Dosya, pdf uzantılıydı. İsmi de basitçe Günlük’tü… Kimin günlüğüydü acaba? Selim Sırrı’nın mı? Belki de… Selim Amca’nındı. O zaman Selim Amca’yla Selim Sırrı aynı kişiler olmak zorundaydı; ama bu imkansızdı. Selim Amca çok yaşlanmış olmalıydı… Üstelik onun yüzünü de fotoğraflarından biliyordu. Öldürdüğü adamın yaptığı resimle hiç benzemiyorlardı. Belki de onun oğlu… Selim Amca’nın hiç çocuğu olmamıştı ki…
Hemen onay verdi ve dosya inmeye başladı. İner inmez açtı…
Dosyadaki ilk cümle, “Merhaba Handan”dı.
“Merhaba Handan,” diyordu günlüğün başında. “Benim kim olduğumu merak ediyorsun kuşkusuz. Eh, bu da oldukça doğal; çünkü bizzat ben, bunu sağlamak için elimden geleni yaptım. Bir kişinin daha katili olmanı sağlamak dahil… Hem de hiçbir ücret almadan… Daha doğrusu, kendi güvenliğini sağlamak pahasına… ve elbette bu günlüğü elde etmek…
Sana birazdan okuyacağın bu günlüğü neden gönderdiğimi, neden seni bu kadar meraklandırmaya gerek duyduğumu birkaç saniye sonra öğreneceksin. En azından biraz fikrin olacak… Bu arada, günlüğü yazan ben değilim. Ben sadece bir elçiyim. Bir nevi aracı. Benim görevim sadece sana bu günlüğü ulaştırmak… Evet, bu kadar basit bir görevi neden bu denli karmaşıklaştırdığımı merak etmişsindir bu cümleyi okuduğun anda. Bilmem… Belki de bu günlüğü sana ulaştıran kişiye, bana, saygı duyman; onu unutmaman içindir. Belki de bu günlüğün önemine yakışır bir macera yaşamanı istediğim içindir. Belki de; sadece kendimi düşündüğümdendir. Biraz eğlenmek benim de hakkım değil mi yahu?
Devam eden sayfada günlük başlıyor olmalıydı; çünkü bilgisayar harfleri yerini zarif bir el yazısına bırakmıştı.
Bu dosya resimli pdf idi. Yani günlüğün sayfaları teker teker taranmıştı ya da fotoğrafı çekilmişti. Eski bir günlüğe benziyordu günlük. El yazısının tarzından sayfaların buruşmuş oluşuna kadar birçok göstergesi vardı bunun. Gerçi o kadar da eski değildi… Belki on beş yıllıktı, belki de yirmi…