Kategoriler
edebiyat Genel

23.08.2019

“Gel bakalım, sana bir şey söyleyeceğim.”
“Buyrun?”
“Şu adamı görüyor musun?”
“…”
“Ona şu belleği vermeni istiyorum senden.”
“Neden siz vermiyorsunuz?”
“Şu parayı da sen al, kendine bir şeyler alırsın.”
“Tamam…”


Bir çocuğun bana verdiği küçücük bir bellekten sonra değişmişti hayatım. Aralarında geçen diyalog da aşağı yukarı böyle bir şey olmalıydı. Çocuk mantığını kim bilir kaç kuruşa satıp; bana para üstü verirmişçesine uzatmıştı. Gayri ihtiyari almıştım elindekini. Belleği gördüğümde şaşırmıştım. Bunun nereden çıktığını çocuğa soracakken uzaklaştığını görmüş, arkasından gitmemiştim. Sonra da merakıma yenilemeyip; bir internet kafeye gidip belleğe bakmıştım. Sadece bir metin belgesi vardı bellekte. Dosyada, çıktısını almaya bile değmeyen bir cümle yazılıydı. Bir yüklemden ibaret, öznesi gizli bir cümle…
“Gel” Bir noktalama işareti bile yoktu. Her cümle bir noktayla biterdi onlar için çünkü. Bunu yazıya dökmeye özellikle gerek duymazlardı. Kibirliydiler ve bunun için sebepleri vardı.
Gittim…
Artık içlerinden birisiydim. Zaten içlerinden birisiydim ve bunun geçerli hiçbir nedeni yoktu. Pişman bile değildim. Mecburiyet söz konusu olduğunda pişmanlığın hükmüğ olmazdı. Onlardan birisi olmaya mecburdum; çünkü bana vadedilen şeye ihtiyacım vardı. Mutluluğa, özgürlüğe ve bunların sonsuza kadar devam etmesine…

Kategoriler
edebiyat Genel

21.05.2019

Uykumun yarıda kesilmesi, hayatımda alışıldık bir durumdu. Hep aynı şeydi bunun müsebbibi. Bir kuş…
Hayalet gibi flu ama güçlü bir çığlık atan, benden başka kimsenin görüp duyamadığı bir kuş…
Onlarca kuşbilimciye resmini çizsem de hiçbirisinin bilemediği, fotoğrafını bir türlü çekemediğim bir hayvan…
Bir kafede garson olarak çalışırken; on beş yaşlarımda görüp duymuştum onu. Uykum gelmişti ve kimse de uğramıyordu kafeye. Biraz gözlerimi dinlendirmemem için geçerli hiçbir sebebim yoktu; ama kuş ötmüş, ötmüştü.
O andan sonra yaşamak zor bir zanaat oluvermişti. Aslında uyumak…
Peki kuş benden ne istiyor olabilirdi? Ben kendimden ne istiyor olabilirdim?

Kategoriler
edebiyat Genel

10.12.2018

Doğuştan gelme bir yeteneğim vardı. Kendimi bildim bileli farkında olduğum… İnsanları gördüğüm ya da onlarla telefonla dahi olsa konuştuğum an, en çok yoğunlaştıkları şeyi bilirdim. Çoğunun benzer olduğunu düşünürsünüz. Ne var ki durum öyle değildi işte. Belki tematik olarak benzerdi; ama değişik yoğunluklarda ve farklı biçimlerdeydi yoğunlaştıkları şeyler.
Bir kafede garsondum önceleri. Sıkı çalışıp o kafeyi devraldım ve devralır almaz ismini değiştirdim.
‘Mastar’
Adım Tarık’tı ve yanımdaki çalışanlardan birisinin ismi Mazhar olduğundan herkes otomatik olarak Mazhar’ın -mas’ı ile Tarık’ın -Tar’ını birleştirerek oluşturduğumu düşünmüştü bu ismi. Oysa Mazhar’dı. İlk hecesinin son harfi -z idi. Belki de benim bu konuda bilgisiz olduğumu varsaymış ve ismin anlamını böyle anlatır olmuşlardı soran olursa…
Oysa ben bu ismi tam da anlamından ötürü koymuştum kafeye.
İnsanlara yararlı olmak için almıştım burayı. Her ne kadar kafenin sahibi olsam da; müşterilere çayları ben götürürdüm. İlk çayları…
Daha doğrusu sipariş ettikleri tüm içeceklerin ilkini…
Siparişi alırken; bir cümle de olsa konuşurdum onlarla. Bu da istedikleri, düşündükleri, yoğunlaştıkları şeyi belirlemem için yeterdi. Onları bir fiille özetlemek için… Her ne kadar zor bir iş olsa da; bu şekilde, mastar halli bir fiille özetler ve içeceklerini barındıran bardak altlıklarına, yani dolelere yazardım.
Bazen okuyup geçerlerdi. O tipler ne düşündüklerinden bihaber tipler olurdu. Aslında belli oranda hepsi öyleydi, hepimiz öyleydik… İsteklerimizden bihaberdik.
Kerteriz almadan yola çıkmış kaptanlardık hepimiz. Gemi çoğunlukla serseri gibi dolaşırken; biz hedefimizde son surât yol aldığımızı zannederdik. Hedefimizi gözden kaybetmeden dosdoğru gittiğimizi…
Heyhat, yanılırdık!
Bazen de; birbirlerinin doleleriyle karşılaştırırlardı kendilerinkini. Farklı olduklarını görünce sorarlardı nadiren. O zaman şüpheli bir şekilde konuyu değiştirir, bu işin içinde bir iş olduğunu anlamalarını beklerdim. O yazıları birisinin onlar için yazdığını…
Bir gün, biri geldi. Siparişini aldığımda sadece bir tek şey vardı zihninde. O şey de; ne yaparsam yapayım mastar halli bir fiile sığdırabileceğim bir şey değildi.
Zaten yazabileceğim bir şey değildi. Bir imgeydi.
İlk kez, bir dole boş kaldı. Yine de bu dolenin dolması zaten gereksizdi; çünkü o ne düşündüğünü, neye yoğunlaştığını, ne istediğini benden iyi biliyordu. Kozasındaki bir tırtıl gibiydi istek. Kozadaydı ve oluşmaktaydı.

Kategoriler
edebiyat Genel

03.03.2018

Bir dernekte oturmuş çay içiyordu. Aslında bu derneğe üye değildi; ama gelir kaynağı olsun diye ucuz çayı olduğu için geliyordu oraya. Bir de bedava gazeteye istediği gibi bakabilme imkanı bulunduğundan. İş ilanlarına bakması gerekiyordu çünkü. İşsizdi ve bundan ziyadesiyle hoşnutsuzdu. Hayatında ilk defa işsiz kalmıştı ve bu durum, sudan çıkmış balığa dönmesi için yetmişti. Oysa bir işi varken ne kadar da kendinden emindi! On altı yıldır o işte çalışıyordu. Bir çaycı olarak… Pek vasıflı biri değildi; ama bir çaycı olsa da; oranın kralı oydu. Dedikoduları o bilir, kime neyi yaptıracağını, kime ne için ne kadar rüşvet verilebileceğini, kimi nasıl ikna edebileceğini, kimin neden canı sıkkın olduğunu… hep o bilirdi ve en önemlisi, herkes bunları sadece ondan öğrenebileceğini çok iyi bilirdi.
Attığı yanlış bir adım, tüm bu krallığından etmişti onu. Yanlış birisine güvenmek…
Şimdiyse tacından olmuş bir kral kadar bile değeri yoktu kimsenin gözünde. Vasıfsız bir işsizdi o kadar.
Gazetelerdeki ilanlara başvurduğunda, hep aynı yanıtı almaktan bıkmıştı. ‘Bu iş için yeterli vasfınız yok…’ Bir çaycı olarak bile başvuramıyordu. Almıyorlardı onu işe işte. Deneyimi dahi önemsenmiyordu; çünkü anadili dışında bir dil bilmiyordu.
O gün, gazetedeki iş ilanlarının en sonunda ‘Herhangi bir vasıf aranmaz… Sadece güvenmeyi bilen birisi aranıyor. İşe girmek için, bunu ölçecek olan bir sınavı geçmesi yeterlidir.’ yazan bir ilan gördü. İlanda yazan adresi not alıp hiç vakit geçirmeden yıkık dökük bir bina olan mekana gitti. Sınav için başvuracaktı. Güvenmeyi bilip bilmediğini bile düşünmemişti. Sınavı geçerse işe girecekti. Bunun düşünülecek bir tarafı yoktu ki.
Binanın kapısında yüzünde siyah bir maske olan, vücut hatları belli olmayan, sesi elektronik bir araçla değiştirilmiş, cinsiyeti bile belli olmayan birisi karşılamıştı onu. İçeri buyur etti ve bir soyunma kabini gibi bir yeri gösterdi. ‘Bu kabine girin ve aynadaki yönergeleri uygulayın. Sınavı kazanıp kazanmadığınızı en yakın zamanda öğreneceksiniz,’ dedi. Sesinde en ufak bir duygu kırıntısı dahi yoktu.
Olsa ne olacaktı ki. Duygusuz insanlar, daha doğrusu duygusunu göstermeyen insanlar ona çok daha fazla güven verirdi. Oysa çoğu insan için tam tersi geçerliydi.
Kabine girdi. Aynada fosforlu kalemle: ‘Askıda duran kından bıçağı çıkarın ve bıçağı boğazınıza, tam çenenizin altına saplayın… Bize güvenin, ölmeyeceksiniz. Üstelik bıçağı sapladığınız an sizin istediğiniz bir maaşla işe başlayacaksınız,’ yazılıydı.
Antik görünüşlü, deri bir kından tıpkı kındaki desenlere benzeyen ahşap bir kabzası olan çok keskin görünüşlü bir bıçak çıkardı.
Düşünmedi bile. Bıçağı, tam olarak yazıda geçtiği gibi, çenesinin altına sapladı.

Kategoriler
Genel

07.02.2018

Kalabalıkta fokurtu sesleri duyulmuyordu. O, yine de elleriyle marpucu kavrayarak sipsiyi dudaklarının arasına alıp derin bir nefes çekti. Fokurtunun titreşimi bile mestolması için yeterliydi. Bir elini marpuçtan çekerek kendi yapımı olan bir tozu saf suya karıştırmasıyla oluşturduğu bir çözeltiye uzattı.
Bu çözelti suya atıldığı an çözülüyor, görünemez, koklanamaz ve tadılamaz hale geliyordu. Bu çözeltiyi bu şekilde tasarlamasının nedeni tüm içecekler arasından sadece suyun tadını beğenmesiydi.
Çözeltiyi yudumladıktan sonra yüzünde garip bir gülümseme belirdi.
Hayatta ihtiyaç duyacağı her şey bunlardan ibaretti işte. Kalabalık, tütününden marpucuna kadar kendi imal ettiği, çekildiğinde fokurtusunun titreşimini hissedebileceği bir nargile ve yudumlamakta olduğu çözelti…
Kontrolünde olmayan bir tek şey dahi bulunmuyordu hayatında. Hatta kalabalık bile onun kontrolünde sayılırdı. Kafenin sahibi değil miydi, o olmasa onlar da bu mekanda olmazlardı. Kafeyi istediği zaman kapatabilir, istediğinde de kalabalığın oraya akın etmesini sağlayabilirdi…
Şu an kendisine ayrılmış masasında oturup krallığını izlemekle yetinmesi, onu tam bir yetkinlikle yönetmediği anlamına gelmiyordu. İşe aldığı garsonlardan, malzeme aldığı satıcılardan ve kafenin müdavimlerinden iyi kimse bilemezdi bunu. Müşteriler dahi o yaklaştığında saygıyla doğruluyorlar, bacak bacak üstüne atmışlarsa bacaklarını olmaları gereken yerine koyuyorlardı. Oysa müşterilerine kesinlikle sert davranmazdı. Zaten böyle bir şey yapmasının anlamı olmazdı. Neticede bir sürü kafe vardı. Pekala ona gelmeyip diğerlerine gidebilirlerdi.
Sadece varlığı… Ona duyulan tüm bu saygı, varlığını sergileyiş tarzından ötürüydü. Açıklanabilecek, “herhangi bir şey yaptığı için saygı duyuluyor” denebilecek bir şey değildi. Belki de kendisine duyduğu güven, çevresindekilere ona saygı duyulması gerektiğini iletiyordu.
Kafesinin adı “Huzur”‘du. Hayatı boyunca, daima aradığı şey…,
Gençliğinde hiç kimse ona kimse bu şekilde saygı duymamıştı. Normal bir çocuğa ya da bir hayvana gösterdikleri saygının zerresini dahi ona göstermemişlerdi. Çocukluğunda bir köleydi. Bir köle olarak doğmuştu yani Saygı denen şeyin, kendisine de gösterilmesi gerektiğini, aklına bile getirmemişti. On dokuz yaşına kadar…
O zaman, tuhaf bir şey olmuştu. Bir çocuk, efendisinin çocuğu, Küçük Efendi, ona bir şeker ikram etmişti. Hem de ona… Bir köleye… O ana dek, bir şekerin tadına bakmak hiç aklına gelmemişti. Şekeri efendiler yerdi. Küçük Efendi’nin masum bir ikramıyla zehir kana karışmıştı.
Şekeri karşılıklı yedikten sonra, Küçük Efendi onun küçük arkadaşı oluvermişti. Altı yaşında bir arkadaş… Onun yaşının bir eksiğinin üçte biri yaşında olan bir arkadaş…
Evet… Matematiği her zaman sevmişti. Sevdiği dört-beş şeyden biriydi. Aslında bir köleye göre hoşlandığı şeylerin sayısı oldukça fazlaydı. Atların kokusu, soluklarının sıcaklığı, sesleri… Sonra inekler, balıklar, annesinin yıkadığı çamaşırlardan yükselen o vahşi koku… Efendilerin çamaşırlarına hiç mi hiç benzemeyen o vahşi koku… O kadar çok çalışıyor, o kadar çok terliyorlardı ki; çamaşırlarda, külün gideremeyeceği bir ter kokusu oluyordu. Efendilerin çamaşırları çok daha farklı, yağlı, güzel kokulu bir şeyle yıkanıyordu. Zaten ter kokmaları için hiçbir sebep de yoktu. Öyle ya, tüm işlerini yapan insanlar vardı nasılsa.
O günden sonra,çocuk her gün aynı saatte, ona şeker ikram etmeye başlamıştı. Artık alışmıştı şekere. Bir parça kardeşine götürmeyi düşündüyse de; annesi ya da babası duyar diye vazgeçti. Bu durum, bir gün çocuk ona şeker verirken başka bir küçük efendi onları görene kadar devam etti. Onları gören çocuk zorbaca arkadaşını annesine söylemekle tehtit ederek kendisini, yani zavallı köleyi aşağılayıp onun şekerin tadından dahi anlamayacağını, sadece zavallı bir köle olduğunu söyledi. Çocuk, zorba arkadaşı gibi düşünmese de; annesinden çok korktuğundan bir daha ona şeker vermedi. Kendisi, bir hevesle mutlu edilip bir hevesle hayal kırıklığına uğratılırken; onlar onu heveslerine göre şekillendirmekte hiçbir sorun görmüyorlardı. Küçük bir çocuğun elinde bile böyle bir yetki bulunabiliyordu. Buna hakkı vardı…
Belki daha önce şeker denilen şeyin tadını bilmediğinden ne kaçırdığını da bilmiyordu; ama öğrenmişti işte ve sorguluyordu… Bu kadar lezzetli bir şeyi neden kendi gibiler de yiyemiyordu? Onları hak edecek kadar çok çalışıyordu hem. Oysa onlar hiçbir şey yapmıyorlardı. Saçma sapan, küçük eğlenceleri vardı sadece. Saçma sapan savaşları… Onlar güzel şeyler yer, giyer, kullanırken; onun gibiler, köleler terli çamaşırlar giyip; tatsız tuzsuz, besleyici olmayan şeyler yemek zorunda kalıyorlardı. Onların çamaşırları çok daha fazla kirlendiğinden, asıl onların çamaşırlarının güzel kokulu şeylerle yıkanması gerekmez miydi? Onlar daha çok çalışıp daha çok enerji harcadıklarından daha besleyici şeyler yemeleri gerekmez miydı? Hem bu daha verimli çalışmalarını sağlamaz mıydı?
Peki buna kim izin vermişti? Onlara, efendilere bu hakkı, onun gibilere hükmetme hakkını kim vermişti? Böyle bir hakkı gerçekten vermişler miydi hem? En azından o vermemişti. Sadece büyüklerinin yaptığını yapmış, başka bir ihtimali aklına bile getirmediği için, yerini kabullenmişti.
Bunları düşündüğü andan itibaren onları, efendileri izlemeye başladı. Kendilerinden farklı olan, böylesine bir konforu hak etmelerini gerektiren şeyi keşfedebilmek, zamanlarını ne yaparak geçirdiklerini öğrenebilmek için… Belki de bu tür bir konforu, yaptıkları özel bir şey için hak etmişlerdi. Hasılı, herhangi bir yargıda bulunmadan önce haklarında kapsanlı bir fikir edinmeliydi. Belki de onların bu gücü hak ettiklerine ikna olabilirdi.
Önce çocukları göz hapsine aldı. Onları izlemesi daha kolaydı çünkü. İşe çocuklardan başlaması her şeyi daha iyi anlamasını sağlayacaktı. Belki de dendi çocuklarını onlar gibi yetiştirebilirse, kendi çocukları da efendi olabilirdi.
Çoğunlukla, hareket etmeden oynanan oyunları oynuyorlardı. Zeka oyunlarını…
Ona şeker veren çocukla, artık ona “Küçük Arkadaş” demiyordu, bu oyunları oynamaya başladılar onun ricasıyla. Önceleri hep yenildi. Çocuk her ne kadar iyi niyetli olsa da; bir şeyleri öğretmek konusunda başarılı olduğu söylenemezdi. Belli bir zaman geçtiğinde ve oyunu öğrendiğinde, çocuğu neredeyse her oyunda yenene kadar onun peşini bırakmadı. Sonra derslerini merak ettiğini söyleyip öğrendiklerini kendisine öğretmesini rica etti. Acaba okul dedikleri yerde ne öğreniyorlardı? Onları farklı yapan şey okul muydu?
Okuma-yazmayı çabucak öğrenmişti ve kısa sürede çocuğun ona öğrettiklerini öğrenip ondan büyük çocukların ders kitaplarını aşırarak onları da hatmetti.Bu arada ona yüklenen ağır işleri de yapmaktaydı. Hırslanmıştı bir kere. Kendisi de onlar gibi olacak, yepyeni bir hayata başlayacaktı. Böylece o da istediği zaman şeker yiyebilecek, istediği zaman çalışıp; istemediğinde dinlenecekti. Ne var ki, o kendi işlerini başkalarına yaptırmayacaktı. Yetişebildiği kadarını kendisi yapacak; ancak yetişemediklerini bedelini ödeyerek başkalarının yapmalarını sağlayacaktı.
Kendi işini kendi yapacaktı; çünkü onları izlediğinde çok önemli bir eksikliklerini fark etmişti. Onların hiçbir şey hakkında pratik bilgisi yoktu; çünkü bu tür şeyleri onlar için biz köleler yapıyorduk. Bu güzel bir şey gibi görünse de pratik olmak, çok yönlü bir bakışaçısına sahip olmak için gerekli bir şeydi. Pratik düşünmeyi öğrenmek, ancak bir şeyler yapıp onu daha iyi nasıl yapacağına ilişkin kafa yormakla oluşan bir süreçti.
O melez bir insan olmak istiyordu. Hem bir kölenin pratikliğine; hem de bir efendinin eğitimden gelen özgüvenine sahip olmak…
Bunun için bir kimliğe ihtiyacı olacaktı; çünkü bir kölenin kimliği bile olmazdı. Bunun nedeni ne olabilirdi? Kimlik bir insan olduğunu, o toplralara ait olan bir insan olduğunu belgeleyen bir kağıt değil miydi? Peki bir köle bir insan değil miydi Efendilerle aynı toplralarda yaşayan bi r ina… Efendilerin dünyaya getirdiği bir çocuk, eğitimli bir insan olmasa bile bir kimlik edinebiliyordu. Efendilerle köleler arasındaki tek fark eğitim olmasına rağmen neden çocuklar kimlik edinebiliyorken köleler edinemiyordu?
Ne yapıp yapmalı, onu hiç kimsenin tanıyamayacağı bir yere gidip hile hurdayla da olsa bir kimlik bulmalıydı. Eğitimini tamamlamış, yani efendilerden tek farkını ortadan kaldırmıştı nasılsa.
Gerçi onu o evden ayrılmaktan alıkoyacak bir sürü şey vardı. Ailesi, arkadaşları, köpeği… Aslında efendisinin köpeği olsa da en çok ona sadık olan köpek… Sonra bir çift lafa herkesten çok ihtiyaç duyan, terk edilmiş yaşlı köle… Ona burada birçok insanın ihtiyacı vardı. Onun da birçok insanla bağları… Asla kopmasını istemediği türden bağlar… Yine de; kendisini kendisine ispat etme ihtiyacı tüm bunların üstündeydi. Evet… Buradan, arkasında birçok önemli şeyi bırakma pahasına da olsa gidecekti. Gitti de…


Bir kimliği nasıl elde edeceğine dair herhangi bir planı yoktu; ama önce karnını nasıl doyuracağını düşünmesi gerekiyordu. Her şeyden önce yeterince uzaklaşmalıydı. Yakalanırsa tekrar kaçması imkansızlaşır, dolayısıyla her şey biterdi. Yakalanan köleler böyle bir şeyden caydırmak için çok sert cezalandırılırdı.
Oradan uzaklaşmak için hiçbir vasıta kullanmadan ve durmadan yürümek yeterdi. Tabii ki gizlenerek… Ne var ki karnını doyurmak için de gizliliğinden feragat etmesi gerekecekti. Açlıktan bitkin düşmeden önce… Bitkin düşerse yürüyemezdi ve bunun için önlemler almalıydı. Hırsızlık yapmak gibi önlemler… Evet, bu kadar düşmesi gerekeceğini biliyordu. Dha kötüsünü yapmak zorunda kalacağı zamanların olacağını da…
yıkık bir köle kulübesinin önünde bir kangal sucuk durmaktaydı. Daha önce oyduğu oyuncak bir at figürünü aldığı sucuğun yerine koyarak oradan ivedilikle ayrıldı. Evde yaşayan çocuk da; bunu kapının önündeki kırık bisikletin varlığından anlamıştı, mutlu olacaktı.
Aç acına yaptığı birkaç günlük yolculuktan sonra, çok bakımsız olmakla birlikte varlıklı birisinin evine benzeyen bir evin önüne vardı. İşte böyle bir yer arıyordu. Paraya ve köleye ihtiyacı olan efendiler… Henüz kimlik allmadığından, onu sorgulamayacak bir yere gidip fırsat çıkmasını beklemeliydi.
Bu ev, civardaki yerleşim yerlerinden uzak olduğundan tanınma ihtimali yok denecek kadar azdı.
Evin iki tokmağı vardı. Her evde olduğu gibi… ama bu evdeki kölelere ait tokmak iyice pas tuttuğundan kıpırdamıyordu. Demek ki bu evde hiç köle yoktu. Gerçi tokmak kıpırdasa bile o tokmakla kapıyı çalma gibi bir niyeti olmamıştı.
Çok düzgün giyimli bir efendi açtı kapıyı. Selamlaştılar ve hiçbir yey sormadan onu içeri buyur etti. Bir köle olduğunu düşünülecek bir sürü işareti bulunmasına rağmen hiçbir soru sorulmaması ilginçti. Oysa bir sürü yalan hazırlamıştı…
İçeri girdiğinde; bir kadın, köle bir kadın, giysilerinden çok yaptığı işten bir köle olduğunu düşünmüştü, ona bir çift terlik verdi. Yıkanmasını sağladıktan sonra bir kap yemek getirdi. Bu arada kadının kıyafetleri oldukça kaliteliydi. Üstelik çamaşırları o lanetli ter kokusuyla lanetlenmiş değildi. Efendilerin güzel kokulu sabunlarıyla yıkandıkları belliydi. Birbirleriyle olan iletişimleri de çok samimiydi. Yani köle-efendi ilişkisi yoktu bu evde. Yemekten sonra derin bir uyku çekti.
Ertesi gün, hep beraber kahvaltıya oturduklarında, ancak o zaman soru sormaya başladılar ona. Onu sıkboğaz etmeyecek kadar naziktiler. Hatta soru sormadan önce kendilerinden bahsettiler.
Adam mucitti, kadın da çalışanı… Onun kölesi değil de çalışanı olduğunu söylüyordu. “Çalışan” kelimesi sadece efendiler arasındaki jarbonda kullanılan bir sözcüktü. Oysa her halinden eğitim görmemiş bir köle olduğu belli olan bu kadına çalışanım diyordu bu adam. Bir mucit ortalama bir efendiden çok daha eğitimliydi. O anda kararını verdi. Bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirecek, bu insanlara asla yalan söylemeyecekti. Onların açık görüşlülüklerine güvenecekti. Ve şeker olayından başlayarak onlara her şeyi anlatıp mucide ondan öğretebileceği her şeyi öğrenmek istediğini, karşılığında her şeyi yapabileceğini söyledi.
Mucit böylesine bir kararlılığı beklemiyor olmalıydı. Onun için sistem önemli değildi. Doğanın düzeni dışındaki hiçbir düzen… Yani içinde bulundukları köle-efendi ayrımı, onun inandığı sistemde yer almıyordu. Hem o da ne zamandır bildiklerini öğretecek, başladığı işlerini tamamlayacak birisini arıyordu.
Bilgisini talep eden birisini, hele azımsanmayacak kadar zekiyse, geri çevirecek değildi. Onun teklifini kabul etmekten çok daha iyi bir şey yaptı. Onu evlat edindi. Böylece kimlik sorunu da kendiliğinden hallolmuş olacaktı. Gerçi bir arkadaşının mucide bir iyilik borcu olmasa onu evlat edinmesi de mümkün olmayacaktı…
Evdeki kadın da; onu, sadist biri olan eski efendisinin öldürdüğü oğlunun yerine koymuştu.
Tam on huzurlu yıl süren ciddi bir eğitimden sonra mucidin ölmesiyle yeni bir dönem başlamıştı hayatında. Kadın zaten mucitten iki yıl önce ölmüştü. Böylece kendisinden başka kimse kalmamıştı sorumlu olacağı. Onun bir köle olduğunu bilen kimse de yoktu.
Mucidin evi ve parası ona kalmıştı. Evi satmak istemiyordu; ama parayla bir iş kurup insanlara kendisini kanıtladıktan sonra bir köle olduğunu söyleyerek bir kölenin de onlar gibi olabileceğini uygulamalı olarak gösterebilirdi. Her şeyden önce gerçekten ne yapmak istediğini bulmalıydı.
Mucit gibi bir şeyler icat etmeye devam etse adı bile duyulmazdı. Gerçi o bir şeyler keşfetmeyi, deneyler yapmayı, bir şeyler için uykusuz geceler geçirdikten sonra bir şey bulduğunda oluşan o mutluluğu, o kıvancı çok seviyordu; ama aynı zamanda adını duyurmaya ihtiyaç duyuyordu. Hem bunu kölelere olan borcuymuş gibi düşünüyordu. Kendi gibi insanlarla efendilerin farkını ortadan kaldıracak kişi olabilirdi pekala. Belki bu saçmalıktan ibaretti; ama eğer bir şey yapmazsa suçluluk hissedecekti.
Peki ne yapmak isterdi? Bu daha önce hiç aklına gelmemişti; çünkü daha önce sadece ona söyleneni yapmıştı.
İçinde bulunduğu bu durum, hem müthiş bir özgürlük, hem de sarhoş edici bir başıboşluktu. Aynı zamanda tuhaf bir çaresizlik hissini de beraberinde getirmişti. Sorumluluk almak ona yabancı bir şey değildi; ama kendi sorumluluğunu almak… İşte o son derece farklıydı.
Çocukken annesinden yemek yapmayı öğrenmek zorunda kalmıştı. Efendilerinin nüfusu fazla olduğundan annesi tek başına yetişemiyordu. Ona yardım edecek başka kimse de yoktu kendisinden başka. Annesiyle yemek yaparken; hiçbir şeyden zevk almadığı kadar zevk alırdı. Bu zevkin nedeni annesiyle bir şeyler yapıyor olmakla açıklanamazdı. Yemek yaparken; yaptıkları zorunlu ibadette olduğundan daha mutlu, daha kutsanmış hissederdi. Hiçbir şeye yemek yapmak kadar odaklanamazdı. Hiçbir şeyi o kadar hızlı ve mükemmel yapamazdı. Onun yemeklerini beğenmeyen bir kişi dahi olmamıştı. Hatta bazen annesinin başka bir işi çıktığında koskoca evin yemeklerini tek başına hiç zorlanmadan yapardı.
Kararını vermişti. Yemek yapabileceği bir yerde çalışacaktı; ama önce parayı kullanmayacak, bir lokantada en küçük işi yaparak başlayacaktı işin inceliklerini öğrenmek için. Uzak bir yere gidip; oradaki bir lokantanın sahibine kendisinin fakir düşmüş bir mucit olduğunu, borçları yüzünden çalışmak zorunda kaldığını söyleyip iş isteyecekti. Öyle de yaptı… İyi bir lokantada, kötü bir iş bulup yükseldi. Her şeyi öğrendikten sonra da; iyi bir üniversitenin civarında bir kafe satın aldı. Bunun nedeni, hala bir mucit olarak deneyler yapması ve üniversiteli gençlerden oluşan bir çevre yapmak istemesiydi ve etkili bazı öğretmenler…
Böylece insanların kendisini benimsemesini sağlayıp onlara kendisinden, kendi gerçeğinden bahsedip diğer kölelerin önünü açmaktı dileği.
Ne var ki, onu sahiplenen mucidin bir istisna olduğunu görecekti. Diğerleri, yani gerek öğrenci gerekse öğretmen olan diğerleri, kölelerle efendiler arasında aşılmaz bir farklılık olduğuna inanıyorlardı. Kimseye kendisinden bahsetmemişti; ama genel sohbetlerinde kendilerini belli ediyorlardı her haraketlerinden.
Nedense, en yüksek seviyeden en düşük seviyeye herkes ona tuhaf bir şekilde saygı besliyorlardı. Bunun nedeni yıllar içinde büyüttüğü özgüveni ve alçakgönüllülüğünün bir aradalığı olsa gerekti. Tüm bu saygıya rağmen bir köle olduğunu duyar duymaz en aşağı yaratıktan, bir köleden dahi aşağı bir yere gelirdi insanların gözünde. Onun için öyle bir şekilde insanların gözüne girmeli, öyle bir zemin hazırlamalıydı ki onun bir köle olduğunu duyan insanlara onu kabullenmeye devam edebilsinler. Bunu için yapacağı şeyi bilse de; bunun kulağa geldiği kadar kolay bir şey olmadığını çok iyi biliyordu. İnsanlar için çok önemli, olmazsa olmaz bir şey icat etmek…
Ne yapabilirdi? Nasıl bir şey icat edebilirdi? İnsanlar nasıl bir şey icat eden birisine saygı duyarlardı? Bir hastalığın ilacını bulmak? Evet, bu olabilirdi. Tedavisi olmayan bir hastalık… Böyle bir sürü hastalık vardı; ama o daha radikal bir şey yapmalıydı. Herkese hitap eden bir şey olmalıydı. Belli insanlar için değil, herkes için bir şey yapmalıydı. Yediden yetmişe herkesin çektiği bir sıkıntı… Ne olabilirdi acaba?


İçmekte olduğu suya, yani homojen çözeltiye baktı. Beynini en iyi kapasitesinde çalıştıracak bir şey icat etmişti. Yan etkisi bulunmayan bir tür ilaç… İyi bir fikir bulmasını sağlayan bir şey… Suya gözlerini dikti ve bir mğrencinin ona verdiği, hiç kimsenin çözemediği bir problem aklına geldi. Sudan bir yudum alıp probleme eğildi. Kalemi eline almasıyla problemi çözmesi bir olmuştu her zamanki gibi. Sonra aklına harika bir fikir geldi. Bu problemi ona veren çocuğu yanına çağırdı. Çayını almasını söyleyerek… Çocuk çayını alıp geldiğinde gizlice çözeltiden çayına döktü. Problemde anlamadığı bir şey olduğunu söyledi ve çocuk çayını içtiğinde probleme bakar bakmaz çözüvermişti.
Bulmuştu işte! Gökte ararken yerde bulmuştu hem de. İcadı bu toz olacaktı. Belki de bu icadı insanlardan saklayıp şehir suyuna bu tozun konmasını sağlardı. Zaten o kadar pahalı bir ürün değildi. Belki beyinleri fazla çalışan insanlar efendi-köle ayrımının saçmalığını anlayacaklardı. Belki…
Öyle de yaptı… Bir düzenekle bu tozu şehir suyuna gizlice karıştırdı. En önyargılı insanlara bu tozun bulunduğu şeyler ikram etti özellikle.
Heyhat! Hiçbir şey değişmemişti. Evet, insanlar daha akıllıydı; ama hala aynı önyarhı vardı içlerinde. Hala kölelerin konumu aynıydı. İçlerinden en çok muhabbet beslediği arkadaşına kendisi hakkındaki gerçeği anlatmasına rağmen hem ona inanmadı; hem de tüm ümitlerini yıktı…
Riske girmiş olmasına rağmen hiçbir zarar görmemişti; ama bu insanlara hınç besler olmuştu artık. Önyargıların, beynin işleyişiyle hiçbir alakası olmadığını, ya da en azından icat ettiği bu tozun önyargı hastalığına bir çözüm olmadığını anlamıştı. Bunun üzerine, hayatında verdiği en radikal kararı verdi. Bu tozdan sadece kölelere verecekti. Nasıl olsa en kalitesiz şeyleri her zaman köleler yerdi. Ucuza gelsin diye köle yemi fabrikaları bulunuyordu. Mucidin bıraktığı parayla köle yemi fabrikalarını satın almaya başladı. Bu sayede hem yemekleri elinden geldiğince kaliteli yapıyor, hem de bu tozdan katarak kölelerin daha zeki olmalarını sağlıyordu.
Bu yemlerden yiyen köleler azekalarıyla efendilerini parmaklarında oynatır olmuşlardı. Artık onlar efendiydi. Ve artık altmışlarını süren adam gördü ki, hiçbir fark yoktu. Artık bir zamanın efendileri köleydi sadece… Hem de aynı şartlardaydılar…
Bunun üzerine, yaşlı adam tozun üretimini durdurdu ve ölmeyi bekledi. Yaşamasının, bir şeyler yapmasının anlamı kalmamıştı. Zaten başka bir deneye de zamanı yoktu.