Kategoriler
edebiyat Genel

31.01.2019

Kapıları sever misiniz?
Eğer severseniz açık mı seversiniz; yoksa kapalı mı?
Peki kapı zillerini?
Kuş seslileri mi, cazırtılı olanları mı; ki artık yok onlardan ya da çok az var, yoksa şu melodili olanları mı?
Ha, ‘ding-dong’ sesini havaya salan o harikulade zilleri seçeneklere koymayı unuttum.
Söylememe bile gerek yok tabii, ben onları seviyorum.
‘ding’ ya da ‘dong’ kardeşim. ‘var’ ya da ‘yok’ ‘açacak’ ya da ‘açmayacak’
Bu zil bana diyor ki:
‘Hocam ben bir kapı ziliyim. Kapıya geldiğinde varlığından haberdar ederim. Bu kadar benim işim. Basit… Biliyorum, zaten hayatın karmaşalarla dolu, niye sana daha fazla karmaşa yaratayım ki? Neden kafanı saçma sapan şeylerle, bir gıdım bile olsa, doldurayım? Sen raaad ol hocam, kapıya geleni haberdar etme işi bende…’
Acaba ben şu kapı zilceğizinin yaptığının yarısını biri için yapıyor muyum?
Sağ ol be kardeş.
Yaşasın ‘ding-dong’ tipi ziller!

Kategoriler
edebiyat Genel

17.12.2018

Kendi ellerimle eğittiğim bir kartalım vardı. Avlanmakta kullanmıyordum. Yani en azından kuş avlamıyor, sınırlarımızı aşan insanları avlıyorduk. Benim kılıcım, onunsa gagası ve pençeleri, tabii ki o keskin gözü olduğu sürece, bize kimse karşı duramaz gibi gelirdi bana.
Kılıç dediğim şey bildik kılıçlara sadece şeklen benziyordu. Daha çok bir elektrikli süpürge gibi çalışan bir sistemi vardı. Hedeflediğim canlının canını, cansızın da kinetik ve potansiyel enerjisini alıyordu. Yani o cansız cismi hareketsiz bırakabiliyordu. Hatta bazen cisimlerin ya da canlıların yapısal bütünlüğünü bile bozabiliyordu.
Sınırlarım dahilinde bana tabi olan kartalımla birlikte yaşamayı tercih ediyordum. Burada özel bir şey yaptığım da yoktu. Ömür dolduruyordum işte. Bildiğim bir tek şey vardı, diğer insanlara kapım kapalıydı.
Sınırlarım dahilinde tüm yaşam alanımı hazırlamıştım. Kimseye ihtiyacım yoktu. Kartala da ihtiyacım yoktu aslında; ama o bana insan olduğumu hatırlatıyordu. Konuşabildiğimi, sosyalleşebildiğimi…
Tüm bunları yapabildiğimi; ama tercih etmediğimi…

Kategoriler
edebiyat Genel

31.10.2018

Kapısına yapıştırdığı, üzeri çizgilerle dolu sağlam kartona baktı. Sabahtı. Henüz kalkmış, her sabah yaptığı gibi, kalkar kalkmaz elinde kalem, kendisini kartonunun başında bulmuştu. Rüyalarını çizmek için. Daha önce çizdiği kartona, diğerlerine; diğer günlere kaynaştırarak çiziyordu. Hangi çizgi hangi günün, anlaşılmıyordu bile. En azından dikkatli bakmadığında.
Yüzlerce karton tükenmişti. Daha da doğrusu tamamlanmıştı. Bir tek boşluk yoktu onlarda. Bu karton da bitmek üzereydi.
Bunu , yani bu eylemi neden yaptığını, sorsalar açıklayamazdı.
Ta ki bu sabahın son çizgisine dek…
Evet, şu an itibariyle, son on yıldır sebepsizce yaptığı şeyi açıklayabilirdi artık.
Anlamlı bir şey çıkartmak için yapmıştı tüm bunları. Karton bittiğinde, anlamlı bir resim çıkartmak için.
Hiç kimse, bu kartonlardaki çizgilerin onun rüyalarının izdüşümü olduğunu bilmiyordu. Herkes onu garipsiyordu bunun için. İş çığrından çıkmasın diye, sinirlendiğinde kendisini yatıştırmak için rastgele çizgiler çizdiği yalanını uydurmuştu insanlara.
Oysa, o sabah, yani her şeyi anladığı sabah, odasına bir şey sormak için giren ev arkadaşının ‘Sonunda bir şey yapmayı becerdin be hocam! Ne güzel bir darağacı olmuş bu. Dün gördüğümde tahmin bile etmezdim bu çizgilerden böyle bir şey çıkacağını vallahi. Helal olsun…’ demesi de kendi gördüğü şeyi doğrulamıştı.
Darağacını işlevsel kılmaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Birinci Bölüm: (24.04.2018)

Handan yatağından aniden kalktı. Gözlerini açmasıyla yatağından kalkması arasında birkaç salise ya vardı ya yoktu… Susamıştı. Genellikle gece susamazdı. Onun için de odasındaki masada su bulundurmazdı. Kapıyı açıp ince bir gıcırtının eşliğinde mutfağa koştu. Kapı gıcırtısının ince çığlığı durduğunda kadın çoktan yolu yarılamıştı…
Suyunu damacanın pompasına sert hareketlerle basarak kesme kristalden bardağına doldurdu ve bardağı hızlıca ağzına doğru götürdü. Bardaktaki su bu hızla yükseldi, yükseldi ve bardaktan taştı… Birkaç damla su eşofmanının yakasına damlasa da hiç istifini bozmayan Handan, geri kalan suyu soluk almaksızın içti. Bardağı bankoya sertçe koyduktan sonra aynı acelecilikle yarıda bıraktığı uykusuna geri dönmek için odaya koştu. Aynı gıcırtı… Kapının kapanırken çıkardığı çatırtı sesi… Aynı adımlar… Ve yatak…
Bir ya da iki kere yatağında döndükten sonra tekrar uykuya dalabildi Yarım saat ya da kırk dakika sonra tekrar uyanacağını bilse muhtemelen uyumaya çalışmazdı; zira delikli bir uyku hiç hazzetmediği şeylerden birisiydi. Bu kez onu uykusundan eden şey kapı ziliydi. Zilin melodisini duyduğunda da aynı anilikle uyandı Handan. Oysa sakinleştirici bir melodiydi. Kitaro’nun “Koi”’si…
Her zaman ani bir şekilde uyanırdı. Bu onun işinin gereğiydi çünkü… O, bir kiralık katildi. Üstelik bu işi severek yaptığı rahatlıkla söylenebilirdi. İşinin ehli olduğu da…
İşi dışında sakin bir hayatı vardı Handan’ın. Okumayı ve müzik dinlemeyi severdi. Spor yapmayı da…
Bir yarasası vardı. Meyve yarasası diye tabir edilenlerdendi. Meyve dışında hiçbir şey yemiyordu hayvan. Handan bu yarasayı yavruyken bir ormanda bulmuş, eline alır almaz onu sevivermiş ve evcilleştirmişti. Hayvanlar severdi Handan’ı. İnsanlar da severlerdi ama hayvanlara bahşettiği sevginin çok küçük bir kısmını insanlara bahşederdi.
Bir kartviziti yoktu Handan’ın ama o kendisine ihtiyacı olan kimseleri bulmakta hiçbir zaman zorlanmamıştı çünkü ona ihtiyacı olan insanları nerede bulacağını biliyordu.
Kimi öldüreceğini hiçbir zaman önemsenememişti. Ona hangi görevi verirlerse versinler, bir an dahi gözünü kırpmadan ve tabii parasını da alarak yapardı o görevi. İnsanlar onun bir dişi olduğu için iş bulamayacağını düşünmelerine rağmen ünü, ona her kapıyı açacak büyüklükteydi. Her ortamda iş bulabiliyordu Handan; çünkü her ortamda bulunan insanların yüreklerine, onun varlığına ihtiyaç duyacak kadar rekabet, kıskançlık gibi birisinin öldürtülmesini sağlayan hisler hakimdi.
Öldürmek için bulduğu yöntemler yaratıcı ve çeşitliydi. Boş zamanlarında müzik eşliğinde laboratuvarında zehirler hazırlar ya da atölyesinde çeşitli silah tasarımları üretip tasarladığı garip silahları imal ederdi.
Laboratuvar ve atölye birbirlerine bitişik iki odaydı. Aralarında camlı bir kapı vardı. Bu odalardaki ses sistemi çok pahalı bir sistemdi. Her yerden aynı oranda ses gelirdi ve bu da, Handan’da bu sistemin yaydığı sesin kendisini yumuşakça sarıp sarmaladığı hissini uyandırırdı. Bu şekilde hissetmeyi seviyordu Handan. Müziğin kollarında rahatlamayı… Sanki müzik şefkatli bir ana, Handan’sa kucaklanmaya ihtiyacı olan bir çocuktu.
Biri laboratuvarda diğeri silah atölyesinde olmak üzere iki de kanaryası vardı. Kanaryalar erkekti. Erkek kanaryalar daha güzel öterdi zira. Handan bu kanaryaları müzikle uyumlu ötebildikleri için beslemekteydi. Kanaryalar kafeste kapalı değillerdi ama. Odalara pisleseler de onları kafese kapatamazdı. Bunu yapmaya gönlü elvermezdi çünkü.
Bu odaların ortasında hem kanaryaların yıkanabilmesini sağlayan hem de Handan’ın müzikle birlikte su sesini duymasına imkan verebilecek olan süs havuzları vardı. Havuzda olan suyun harcanmadan dönüşümlü olarak aktığı mermer havuzlardandı bunlar. Alt alta birçok mermer hazneden oluşuyorlardı… Tabii Handan bu havuzların bakımını aksatmaz, sularını kanaryalar için ayda bir kere değiştirirdi.
Zengin Sayılırdı. O kadar çok insan öldürmüştü ki… Öldürdüğü bu insanlar için aldığı paraları da titizce harcardı. Ne çok cimriydi ne de çok cömert…
Canı istediği gibi yaşardı ama bunu çok da abartmazdı. Gerçi bunun nedeni kontrollü olmaya çalışmasından çok abartmaya yatkın bir kişiliğe sahip olmamasındandı.
Evi ne çok büyük ne de çok küçüktü; ama arazisi oldukça genişti. Bahçe içinde müstakil bir evdi. Bahçedeki bitkiler birbirlerinden dekoratif taşlar ve çitlerle ayrılmıştı. Birçoğu zehirliydi bu bitkilerin. Bazılarıysa kokuları için yetiştirilen çiçeklerdi. Renkleri Handan’ın gözüne hoş geldiği için o bahçede yer almaya hak kazanan bitkiler de vardı tabii. En dıştaki kapıda iki köpeğin barındığı bir kulübe bulunuyordu. Bu köpekler Handan’ın özel uğraşları sonucunda çeşitli cinslerle çaprazlaştırıla çaprazlaştırıla genetik açıdan Handan’ın isteklerine cevap verebilir hale getirilmişlerdi. Kuşkusuz ki çok yoğun bir eğitimden geçirilmişlerdi.
Köpek kulübesinin iki üç yüz metre ötesinde geniş bir sera vardı. Bu seradaki çeşitli bölmelerde, bulunduğu çevrenin ikliminde yetişemeyecek olan zehirli bitkileri yetiştirecek ortamı sağlamıştı Handan. Bir sürü bitki yetişmekteydi burada. Seranın arka tarafındaysa devasa bir bina, tepeden bakmaktaydı seraya. Kütüphane… Bu binada da evdeki gibi bir ses sistemi vardı. Kitaplar… kitaplar… kitaplar… Bir sürü kitap vardı burada. Kütüphanenin ortasında da kocaman bir akvaryum…
Kütüphaneye yaklaşık elli metre uzaklıkta sağdaysa Handan’ın evi durmaktaydı gururla. Evde üç oda, bir mutfak, bir banyo ve bir kiler vardı.
Odalardan ikisi daha önce de bahsedildiği gibi laboratuvar ve atölye işlevini görmekteydi. Laboratuvar tipik bir laboratuvardı. Makineleri, deney tüpleri, ateşi, ateşte kaynatılan sıvının esrarengiz kokusu ve garip denekleriyle bir laboratuvardı işte. Atölyenin de tipik atölyelerden herhangi bir farkı görünmüyordu göze.
Diğer odaysa Handan’ın yatak odasıydı. Koskoca arazide en sade odaydı. Gösterişsiz bir yatağı, gösterişsiz bir masayı, ve aynı gösterişsizlikteki bir halıyı ihtiva ediyordu burası da. Ama banyoyu gördüğünüzde yatak odasıyla banyonun aynı evde bulunduğuna inanmazdınız. Çok büyük bir yerdi. Birkaç bölmeye ayrılmıştı. Yıkanma yeri, makyaj ve kılık değiştirme malzemelerinin bulunduğu yer ve küçük ama süslü bir tuvalet… Kiler de büyük ve dağınık bir yerdi. Birbiriyle ilgili olmayan bir sürü şey vardı odanın içinde. Her kiler gibiydi yani. Ama bu kilerin kapısına koskocaman bir asma kilit vurulmuştu. Kuvvetle muhtemel, bu karışıklığı önemli bir şeyleri maskelemek için kullanmaktaydı Handan…
Gerçi bu koskoca araziye onun dışında insanlar nadiren uğradıklarından Handan’ın bir şeyleri gizlemeye çalışması paranoyakça görünüyordu; ama gerektiğinde paranoyakça davranarak hayatta kalabilmişti. Evle ilgilenebilecek bir hizmetçi tutmaya cesaret edecek lüksü yoktu. Bir sürü gizli kapaklı işte parmağı olan birisinin değil bir başkası, kendisinden bile korkmasını doğal karşılamalıydınız…
Günlerini çok yoğun yaşadığından en ufak bir dinlenebilme ihtimalini kollar ve değerlendirirdi. İşte bu yüzden uykularının bölünmesinden nefret ederdi.
Yatağından kalkıp alelacele laboratuvarındaki arazisinin kapısının dışını gösteren kameraların bağlı olduğu ekranın karşısına geçerek gecenin bu vaktinde gelenin kim olduğuna baktı. Hiç tanımadığı birisiydi gelen. Ansızın istem dışı bir ürperme aldı bedenini. Daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Onun evinin önünde tanımadığı bir adam duruyor ve teklifsizce kapısını çalıyordu ha? Hem de gecenin yarısında…
Garipti… Çok garipti… Handan bu adamın kazayla kendi evinin kapısını çalması ihtimalini göz önünde bulunduracak kadar ahmak değildi. Eğer o kadar ahmak olsaydı şimdiye kadar çoktan ölmüş olurdu. Eşofmanının cebinden yontulmuş küçük bir kurşun kaleme benzeyen bir nesne çıkardı, onu sol avcuna gizledi, kapıyı açmayı sağlayan düzeneği çalıştıran düğmeye bastı ve adamı beklemeye koyuldu.
İnterkomun mikrofonundan adamın kim olduğunu sormaya gerek görmedi; zira elektronik cızırtılar eşliğinde kulağına gelecek olan o sesteki elektronik cızırtı ondan birçok şeyi gizleyebilirdi.
Megafondan adama ciddi bir ses tonuyla kütüphanenin yolunu tarif etti ve yol boyunca nasıl hareket ettiğini kameralardan gözetledi. Çünkü her türlü veri, hayatta kalmasını sağlamak için önemliydi.
Yavaş yavaş ama emin adımlarla yürüyordu adam. Rahattı. En ufak bir çekincesi vardıysa bile bunu ustalıkla gizleyebiliyordu Handan’ın dikkatli gözlerinden.
Orta boylu ve heybetli bir adamdı. Esmerdi. Gözleri de karaydı. Kafasını kazıtmış olduğu için saçlarının rengi belli olmuyordu. Kafası pırıl pırıldı. Tek bir tel saç dahi yoktu bu kafada. Bu parıltı adamın titizliğini belgeliyordu. Kısa kollu mavi bir gömlek giymişti. Altına da mavi keten bir pantolon… Pantolonun paçaları, titizce boyanıp cilalanmış simsiyah deri çizmelere sokulmuştu. Çizmeleri uzun konçluydu. Dizlerinin yarım parmak gerisinde sona eriyordu konçlar. İçlerinde bıçak saklamaya müsait bir çizmeydi yani… Ama Handan şaşırmıştı. Kısa kollu bir gömlek giymişken uzun konçlu bir çizme giymek ne demek oluyordu? Bu adamın düpedüz çizmesinde bıçak taşıdığını ima ettiğini düşündürüyordu Handan’a.
Kütüphaneye gitmek için yürüdüğü yolun üzerinde bir yükselti bulunmaktaydı. Bu yükseltiden çıkarken dengesini kaybetmesinden sonra adımlarını hızlandırdığında adamın hafifçe aksadığını fark etmişti. Yavaş yavaş yürümesinin nedeni belki de aksayışını gizlemek içindi. Ya da çizmelerindeki silahlar dengesini bozuyordu belki.

Kategoriler
edebiyat Genel

01.04.2018

Penceresinin önünde durmuş düşünüyordu. Perde kapalıyken neden penceresinin önünde durduğu meçhuldü; gerçi perdenin üzerindeki resimlerde de o sokağın bir anını gösteren durgun; ama hareketli figürler vardı. Kendisi yapmıştı o resimleri. Yoğun bir anın fotoğrafını çekip o fotoğrafın aynısını perdeye kumaş boyalarıyla geçirmişti. Arabaların birkaçının plakaları bile görünüyordu. İnsanlardan birkaçı tanıdıktı. Ne var ki o perdeye de bakmıyordu. Sanki, pencere, bambaşka bir evrene geçmesini sağlayan bir boyut kapısıydı ve o kapalı olsa bile boyut kapısından her şeyi görebiliyordu. Hatta pencere kapalı olduğu için boyut kapısı açılmış bile olabilirdi.
Bir stüdyo daireydi burası. On yıldır bu daireye ayak basan tek kişi oydu. Bir tamirci bile girmemişti, bir komşu kapının önünden içeriye dahi bakmamıştı. Kargocular eve gelmezdi; çünkü siparişlerinin iş yerine kargolanmasını sağlardı.
Daire onun bakir mabediydi. Her zaman temizdi ve güzel kokardı. İnternetten Gülçiçek adlı bir markanın yaptığı oda spreyini alır ve makinesini yarım saat aralıklarla sıkması için programlardı. Harika bir kokuydu bu. Yer yer cam kaselere su içinde koyduğu karanfil taneleriyle birlikte evinin daima güzel kokmasını sağlardı. Çamaşır suyu ve kimyasal çözücüler yerine oksijen bazlı deterjanlar kullanırdı. Bu deterjanların içeriğine çok dikkat ederdi.
Evinde klasik bir koltuk yoktu. Kendi elleriyle tatamiye benzeyen, tek farkları ince ama yumuşak minderleri olan mobilya parçaları yapmıştı. Biri hariç… Bir tane de at şeklinde mobilya yapmıştı. At şeklinde bir koltuk. Atın üzerinde koşar hissini vererek sallanan, dizginleri çektiğinde duran, toynakları ve parmak kemikleri dahi olacak kadar detayları bulunan…
Duvarlarına da kendi elleriyle mozaik taşlarıyla soyut ve somut resimler yapmıştı. Velhasıl, evin her köşesi sevgiyle donatılmıştı.
Peki, bu her santimini zevkle işlediği mabedinde dahi düşünceli olmasının nedeni neydi?
Evine birisini davet etmek zorunda bırakılmıştı. Zorda kalmış bir iş arkadaşı…
Sırf doğrudan sorulmuş bir soruya, bir ricaya ‘hayır’ diyemediğinden, herhangi bir bahane de aklına gelmediğinden, kimsenin girmediği evine pek hazzetmediği birisi girecekti.
Ve kapı çalıyordu! Bir kapı zili bile bulunmayan, tokmağı sökülmüş kapı, klasik bir şekilde parmaklarla vurularak çalınıyordu.
Işıkları çoktan söndürmüştü.