Kategoriler
edebiyat Genel

24.06.2019

Gün doğumlarını seven insanlarla doludur dünya. Her başlayan günün yepyeni bir gün olduğunu idrak etmelerini bekleseniz de; öyle değildir. Muhtemelen sadece görünüşü güzel olduğundan sevilmektedir gün doğumları.
İnsanların algıları kemikleşmiştir ve o kemiklerin sertliği gereklidir onlar için. Oysa her geçen günün yeni bir ihtimaller silsilesi olduğu bilgisi, kemiklerini yumuşatacakları anlamına gelmemektedir. Bu kadar tutucu olmalarına gerek yoktur. Her gün kaba davrandıkları, günaydını dahi çok gördükleri iş arkadaşlarına “günaydın” deme ihtimalleri vardır ve her zamanki gibi o ihtimali değerlendirmemeyi tercih edeceklerdir. Sanki zamansız, tekdüze giden bir ömürdür yaşadıkları. Evet, zamanın sonsuzlukta bir önemi yoktur; ama insanlar madem kendilerine bir sürü zaman dilimi belirlemiştir, o zaman neden ihtimalleri de bu zaman dilimlerine bölmesindir?
Bir günün yeniliğini ve barındırdığı ihtimali kabul etmek dahi imkansızken; nasıl anların barındırdıkları ihtimallerden haberdar olabilsinlerdir? Zavallıcıklar…
Hatta biliyor musunuz, aşk bile telef olmuş, rahatça yaşanmayıp gereksiz bir acı kütlesine gömülerek varlığını sürdürememiştir bu yüzden.
Tıpkı bir denizin dalgalarının her defasında taşıdığı ve geri aldığı şeyler gibi. Taşlar, dallar, çöpler, değerli şeyler…
Ömür de öyledir, size zaman verir, değerli şeylerle, ihtimalleri değerlendirmekle kullanırsınız ya da kullanmazsınız. Sonra verdiği gibi geri alıverir…
Çocukluğumda anlamıştım bunu ve her ihtimali olamasa da; epey fazla ihtimali değerlendirmeye çalışmış, mutlu olduğum yada huzurlu olduğum ihtimalleri tekrarlamakta bir beis görmemiştim. Yine de huzur ve mutluluğun tuzağına düşmemiş, yeni ihtimalleri değerlendirmesini bilmiş, mutsuz olma riskini değerlendirerek daha da mutlu olabilmiştim.
İşte ölüyordum. Birkaç güne biterdi yaşamım herhalde. Birkaç gün sonra gömülür, toprağa karışma işlemim başlardı ve ben evrenin sonsuz ihtimalleri dahilinde dağılır, dağılırdım.
Öleceğini bilen herkes gibi, ben de; geçmişimi, hayatımı sorgulaamaya kalktım…
Pek az pişmanlığım vardı. İlginçtir, bunların arasından bana en çok rahatsızlık veren, daha önce hiç üzerinde durmadığım bir şeydi.
Bir kartalın ağzından ölmek üzere olan yavru bir güvercini almıştım gençken.
Kartal, beni lanetleyen bir çığlık koyverip uçup gitmişti oradan. Oysa rahatlıkla saldırabilirdi bana. Şimdi düşünüyordum da; büyük ihtimalle çok aç olduğu için saldırmamıştı. Ben kim olmuştum da; böyle bir şey yapabilmiştim?
Kendimi affetmeyerek ölecektim.

Kategoriler
edebiyat Genel

17.12.2018

Kendi ellerimle eğittiğim bir kartalım vardı. Avlanmakta kullanmıyordum. Yani en azından kuş avlamıyor, sınırlarımızı aşan insanları avlıyorduk. Benim kılıcım, onunsa gagası ve pençeleri, tabii ki o keskin gözü olduğu sürece, bize kimse karşı duramaz gibi gelirdi bana.
Kılıç dediğim şey bildik kılıçlara sadece şeklen benziyordu. Daha çok bir elektrikli süpürge gibi çalışan bir sistemi vardı. Hedeflediğim canlının canını, cansızın da kinetik ve potansiyel enerjisini alıyordu. Yani o cansız cismi hareketsiz bırakabiliyordu. Hatta bazen cisimlerin ya da canlıların yapısal bütünlüğünü bile bozabiliyordu.
Sınırlarım dahilinde bana tabi olan kartalımla birlikte yaşamayı tercih ediyordum. Burada özel bir şey yaptığım da yoktu. Ömür dolduruyordum işte. Bildiğim bir tek şey vardı, diğer insanlara kapım kapalıydı.
Sınırlarım dahilinde tüm yaşam alanımı hazırlamıştım. Kimseye ihtiyacım yoktu. Kartala da ihtiyacım yoktu aslında; ama o bana insan olduğumu hatırlatıyordu. Konuşabildiğimi, sosyalleşebildiğimi…
Tüm bunları yapabildiğimi; ama tercih etmediğimi…