Kategoriler
edebiyat Genel

07.08.2018

Şu ‘insan,’ denen mahlukatı bir türlü anlamıyorum ben. Bu arada, kim bilir bu şekilde başlayan kaç konuşma ya da yazı vardır… İnsan nasıl kendisinin mensubu olduğu bir şeyi bu kadar yanlış anlayabilir; ya da hiç anlamaz, onu da anlayamıyorum. Belki de işimize gelmediği için anlayamıyoruzdur. Tembel olduğumuzdan yani. Anladığımızda değiştirmek zorunda kalacağımızı bildiğimizden belki de…
Her ne ise… Ben sizlere meramımı anlatmak için başladım ve bitirdiğimde belki de anlamış olacağız hep birlikte. Belki öylesine tesirli olacak ki sözlerim, tembel olan tüm zerreleriniz karıncalanacak ve bir bakmışsınız ki, kan oralara hücum ederek oraları da çalışabilir hale getirmiş bile.
Umut fakirin ekmeği işte…
Gerçi, daha kendim bile bir şey anlamamışken ne yapabilirim bilmiyorum.
Evet…
Şu ‘insan’ denen mahlukatı bir türlü anlayamıyorum.
Her şeyi, her şeyi kendi bildiğince, olması gerektiğini düşündüğünce değiştirmesi yok mu, kendim dahi yaptığımda tahammül edemiyorum işte.
Sözgelimi, daha dün akşam, birkaç küçük çocuğun, her akşam içinden geçtiğim parkın çeşitli yerlerine dağılmış yavru kedileri, yemeyip içmeyip bir araya toplamaya çalışmalarına tanık oldum. Muhtemelen, akılları sıra, bu kedilerin kardeş falan olduklarını ve bir arada olmaları gerektiğini düşünmüşlerdir. Düşünmüşlerdir düşünmesine de; kedilerin her hallerinden çocuklar gibi düşünmedikleri bellidir. Daha çocuklar ikisini bir araya getirip diğerlerini bulmaya gittikleri an eskiden oldukları yere ışınlanmışlardır bile… Yani daha diğerlerini bulup toplayamadan; baştan başlamak zorunda kalmışlardır. Peki bir işe yaramış mıdır bu deneyimleri? Elbette hayır. Çocuklar inatçıdır. Düşündüklerinin arkasındadırlar. Kediler ise; kendi hayatlarının kontrolünü almaya çalışmaktadır tüm güçleriyle.
Acaba, bir gün, dünyanın dönüşü ile ilgili geçerli olduğunu düşünen bir fikir gelecek mi birisinin aklına? Ve tıpkı bir kedi yavrusu gibi, dünyayı da kaldırıp başka bir yere kondurmaya çalışacak mı o farazi kişi?
Peki başardığında sonuç ne olacak?

Kategoriler
edebiyat Genel

19.07.2018

Bir kedinin size hareket etmeyi öğretmesine izin verin.
Yemeğini yemesinden itibaren, yani sonuçtan itibaren anlatmaya başlayayım ki onun aslında bir başlangıç olduğunu anlayasınız.
Kedi yemeğini yer; ama onu ortalıkta koşarak harcamaz. Evet oyun falan oynar; ama aslında antrenmandır o. Uyur, koordinasyonunu kuvvetlendirmek, vücudunu onarmak için…
Ardından, av bulma süreci başlamıştır. Belirli parametreler dahilinde bir arayıştır başlar kedi için. Dikkat edin, parametrelerden bahsediyorum. Öylesine bir arayışı kastetmiyorum.
Bir av bulunmuştur… Strateji belirleme sırasıdır artık. Kedi hala hareket etmemekte, ya da asgari devinimlerle işini yürütmektedir. Vücudunun sınırlarını bilmektedir çünkü. Hesaplar yapar, atlayacağı mesafeyi, saldıracağı yeri belirler…
İşte, ancak o zaman, bir tek atlayışla avının peşine düşer…
Hayır… Son bir hamleden bahsetmiyorum. Hemen yemeğini yiyip uykuya geçtiğini sakın düşünmeyin. Kedi, hala işinin bitmediğini bilmektedir. Avıyla antrenman yapması gerektiğini, yeteneklerinin bilenmesinin şart olduğunu bilmektedir. Kendi geleceğini hesap etmekte, anlık yaşamamaktadır.
İşte sonuç…
Kedi için yemek zamanıdır artık.

Kategoriler
edebiyat Genel

07.06.2018

Tek başıma oturduğum alçak duvara bakıyordum. Bir bahçeyle yolu sadece ayırmak için örülmüş bir duvardı. Tehditkar değildi, uyarıyordu sadece. Rica ediyordu.
“Burada bir bahçe var ve bahçedekiler bunu bilmenizi istiyor haberiniz olsun. Buyrun, üzerime de oturabilirsiniz. Belki bir şeyler yer, bir şeyler okursunuz. Yalnız çok rica edeceğim, bahçeye girmeyin. Belli mi olur, belki ayağınızla yeni bitmekte olan bir çiçeği eziverirsiniz. Yazık değil mi? Topunuzla bir gülün dalını kırıverirsiniz belki. Kedilerin, köpeklerin başımızın üzerined yeri var. En kötüsü bir kökün dibine tuvaletlerini yapıp toprağı eşerler. Ne güzel, gübre olur oncağızlara da. Bir de kuşlar gelir. Onlar da buyursunlar gelsinler. Zaten bir bahçenin, bir ağacın süsü kuştur…”
Sanki bunlar, duvarın herbir taşında harf harf, yazıyor, dalga dalga çınlıyordu. Çınlamıyordu, fısıldıyordu. Sakin bir yapısı vardı duvarın. Mütevazıydı. Taşları yumuşaktı. Yani elini sürdüğünde pürüzsüz ve yumuşak bir his veriyordu. Soğuk kış günlerined güneşin ısılarını saklayıp; üzerinde dinlenen canlılara sunuyordu. O kadar da cömertti işte.
Bu duvarla geçmişimiz çok eskiye dayanıyordu. Altı ya dayedi yaşıma… Şimdi on dokuz yaşında olduğumu düşünürsek, bu duvarın üstünde büyüdüğümü söylesem abartmış olmam sanırım.
Komşumuzun bahçe duvarıydı. Duvarıydı, derken hikaye etmek için değil, geçmişten bahsetmek için diyorum. Babam komşumuzun evini satın alınca, bahçe duvarı da bizim olmuştu. Bir şeye sahip değilken benim olması ve sahip olduğumda onu kaybetmek… Bu çok az rastlanabilir bir şeydi bana göre. Ne var ki, bu durum tam da öyle bir durumdu. Bahçeyi satın alır almaz duvarı yıkmaktan, hatta evi yıkıp büyük bir ev yapmaktan söz ediyordu babam. Ona duvarı yıkmadan bir çözüm bulmasını söylediğimde bana tuhaf gözlerle bakıp nedenini sormuştu. Aslında söylemek istemiyordum; ama işin ucunda duvarımdan olmak vardı. Onun için bana ne kadar tuhaf bakarsa baksın söylemeye karar verdim. Duvarı sevdiğimi ve onun üzerinde kitap okumaktan hoşlandığımı falan söyledim işte. Tabii ki her şeyi anlatmayacaktım.
Yine de yetmemiş, babam kararından vazgeçmemişti. Duvar yıkılacaktı.
Yıkıldı…
Taşlarını saklayıp başka bir şey yapacaktım. Teker teker taşıdım. Parçalanmışlardı; ama onun taşlarıydı. Korumaya ve yeniden kullanılmaya layıklardı. Herbirinin anısı vardı. Üzerlerini oymuştum bazılarının. Küçük bir keskiyle bir şeyler kazımıştım. Bazılarına gözyaşlarım dökülmüştü. Renkleri falan değişmemişti belki; ama belki mor ötesi bir ışıkla bakarsanız, gözyaşı damlalarımla yazdığım isimleri ve fiilleri okuyabilirdiniz.
Çok güzel bir evimiz olmuştu babama göre. Oysa ben artık evin dışında vakit geçirir olmuştum akşamları. Taşların yanıbaşında, onları başka bir halde hayal ederek; üzerlerinde oturup kitap okuyarak.
Gündüzleri de iki yıllık bir üniversitede Diş Protez Teknolojisi Bölümü’nde okumaktaydım. Öyle başarılı bir insan olmamıştım hiç; ama çok okumuştum. Cesaret edebilsem, belki de iyi yazacaktım; ama duvarıma anlatmak yetiyordu bana. Yani bir sanatçının izlenme, beğenilme ve önemsenme arzusuna sahip değildim.
Bir akşam eve geldiğimde, yani duvarımın yıkıntılarının yanına gittiğimde, orada hiçbir şey olmadığını gördüm. Yoktu… Taşlar kaldırılmış, arkalarında bir kırıntı dahi bırakılmamıştı.
Babama sorduğumda hiçbir şey söylememişti; ama ben onun bir şeyler yapmış olduğunu anlamıştım.
En büyük utesellim onlarla başka bir şey yapıldığıydı. Belki babamın onları attığı yerden alıp alçak duvarlara taş olarak kullanılmıştı bir kısmı. Belki de bir köpek kulübesi. Bir çiçeğin etrafındaki küçük taşların arasındaydı bir kısmı da…
Taşlar olmayınca neye anlatacağımı bilmediğim için kağıtlara anlatmaya başladım derdimi ben de. Aklıma ne gelirse, ne anlatmak istersem yazdım defterlere. Keskiyle taşlara yontmak yerine, içimdekileri defterlere çizdim kalemle.
Defterlerimi koyacak bir şey ararken; onu gördüm. Taşlardan örülmüş bir kütüphane…
Duvarımı bulmuştum.

Kategoriler
edebiyat Genel

27.05.2018

Kedisini severken ölmüştü. Gözlerimin önünde, öylece kapayıvermişti gözlerini. Öldükten saniyeler sonra dahi, beyin ellerine komut vermeyi bırakmamıştı kediyi sevmesi için. Kediyse fark etmesine rağmen sadece bıyıkları ve kulakları kıpırdamış, onun sevmesine devam etmesine ses çıkartmamıştı. O öldükten sonra, tamamen davranışları değişmişti kedinin. Sanki akıllanmış, bilinçlenmişti. Bana daha yumuşak davranır olmuştu mesela. O ölmeden önce bana tahammül bile edemezken, öldükten sonra yanıma gelip saatlerce bana sürtünerek mırlar, geceleri benimle uyur, tıpkı onun gibi, sabah erkenden uyandırmaya çalışırdı. İşte o konuda eski sertliği devreye girip ayaklarımı ısırarak uyandırmasına neden olurdu.
Ben de o öldükten sonra kediye düşmüştüm. Başka kimsem yoktu ki… Bir de daha sempatik gelmeye başlamıştı.
Belki de; kedinin bedenine bir misafir daha vardı…

Kategoriler
edebiyat Genel

14.12.2017

Hakkımda bilinmesi gereken ne varsa; ama ne varsa biliyorlardı. Gerçekten biliyorlardı hem de! Her şeyi…
Hangi rengi sevdiğimi, hangi rengi sevmediğimi, ne tür kitaplar okuduğumu, sevip sevmediğim yemekleri, çaya şeker atmadığımı, şekerli çayın midemi bulandırdığını, sodayı çok sevdiğimi, en çok sevdiğim kitabın Pippi Uzunçorap olduğunu, on beş dakika önce ne yediğimi…
Gerekli-gereksiz her şeyi…
Bilmeleri gerekiyordu; çünkü şirketim öyle istemişti. Her şeyi yalansız aktarmalıydım. Gördüğüm rüyaları bile. Tamamen şeffaf olmalıydım. En ufak bir şeyimi gizlersem şirketle olan anlaşma biterdi. Böylece her şey biterdi.
İşte o zaman, hakkımda bilinen her şey, tamamen unutulurdu. Yokmuş, hiç olmamış gibi olurdum. Hatta belki öyle olurdum. Kayıtlardan silinirdim çünkü. Zaten insanlar hemen unuturlardı.
Akıllarında kalan, bana özgü ne vardı ki? Arkamda ne bırakabilirdim? Hiçbir şey…
Şirket bunu sağlayabilirdi kolaylıkla. Sırf bunun için bile, anlaşmayı bozmaya asla cüret edemezdim.
Günlerden Perşembeydi. Her perşembe olduğu gibi, hayvan barınağında hayvanlara elimle yem verirken onların reklamlarını yapıp evlat edinmelerini sağlamaya çalışıyordum.
Sırf beni görebilmek için bir sürü insan gelmişti barınağa. Belki onlar bir köpeği ya da kediyi evlat edinebilir diye rahatsızlığımı göstermemeye çalışıyordum. Asıl görmek istedikleri hayvan benmişim gibi geliyordu. Tek farkla, ben barınağın dışındaydım ve onların tersine konuşabiliyordum. Evet, konuşabiliyordum; ama tıpkı onlar gibi ‘yap’ denilen şeyi yapıyor, ‘yapma’ denilen şeyi yapmıyordum. Onlar belki bir hatalarında barınağa yollanacaklarını bilmiyordu; ama ben bunu çok iyi biliyordum. İşte onun için her şeyden zor geliyordu hayvan barınaklarını ziyaret etmek.
Toplam on dört barınak vardı ve onlara sırayla gidiyordum. Bu, altıncı barınaktı. Bu barınağı ilk ziyaretimden beri orada olan, yaşlı bir köpeğin önünde, konuşmamı bitirdikten iki ya da üç dakika sonra, bir kız çocuğu yanıma yaklaşıp elimi sıkmak için küçücük elini uzattı. Otomatik bir hareketle elimi uzatmıştım. Elini sıkarken elime metal bir şey bırakmıştı. Yumruğumu açmayıp avuç içimdekinin ne olduğunu avcumun içinde dolaştırarak anlamaya çalıştım. Galiba bir kolyeydi. İncecik bir zinciri vardı.
Normalde, bu kolyeyi, bana verilir verilmez kameralara göstermem gerekiyordu; ama yapmadım. Her şeye rağmen yapmak istemedim.
Bir fırsatını bulup en küçük cebime attım ve yatana kadar o yokmuş gibi davrandım.
Yorganın altına kameralar ulaşmıyordu. Orada bakabilirdim. Diş şeklinde, içinde bir sıvı olan şeffaf bir kolyeydi. Yapışkan bir sıvı… Muhtemelen zehir…
Bu kolyenin bana neden verildiğini düşünürken uyuyakaldım.
Uyandığımda, kolyeyi üstümü giydiren, daha doğrusu ne giyeceğimi seçen kadınlardan birisinin gözünden saklayamamıştım.
Acaba bildirecek miydi şirkete? Göz kırptığımda karşılık vermişti ama…
Bir şey olmamış gibi kolyeyi en küçük cebime koyarak her zamanki programımı izlemeye koyuldum.
Sabah kahvaltımı olaysız yemiştim. Öğle yemeğinde kameralar karşısında konuşmam gerekiyordu. Konu… Yanlış hatırlamıyorsam, Uranüs’e gönderilecek uzay aracı hakkındaki temennilerimdi. Neden umursadıklarını bir sürü anlayamıyordum. Herkesin temennileriyle aynıydı benimkiler de…
Tam konuşurken minik kulaklığımdan elimi en küçük cebime koyup kolyeyi çıkartmam emredildi. Son aşamaya gelince, her şeye rağmen sakin oluyordu insan demek ki. Elimi cebime sokup kolyeyi aldım ve denileni yaparak kameraya gösterdim. Bir şeyi onlardan gizli yaptığımı itiraf etmeliydim. Öyle emrediyordu kulaklığımdaki ses.
Acaba küçük çocuk onların belirlediği bir sınama aracı mıydı? Artık bunun bir önemi yoktu. Öyle olsa bile, bu aracı bir fırsata çevirebilirdim. Eğer hiçbir açıklama yapmazsam öyle yapmış olacaktım.
Gerçekten de; hiçbir açıklama yapmadan; kolyeyi ağzıma götürüp ısırdıktan sonra yuttum. Yapışkan zehir anında kendisini hissettirmeye başlamıştı.
Son bir çabayla, bunları ağa, şirketin yarattığı kusursuz ağın tam içine, idrak edebilmeniz umuduyla gönderiyorum…