Kategoriler
edebiyat Genel

16.11.2019

İçim öylesine karanlık ki!
İnsanlardan nefret ediyorum. Kendimden nefret ediyorum çünkü. Karanlığımın tek sorumlusu kendimken diğerlerini sorumlu tutacak kadar aptalım. Ha bir de tembelim. Aslında o kadar tembelim ki, sadece kendimi sorumlu tutuyorum. Oysa ikisinin ortasında bir şeyler düşünecek kadar karmaşık şeylere zihnimi yoramayacak denli üşengeç ve hımbılım. Ya kendimi ya da başkalarını sorumlu tutabiliyorum ancak. O kadar doğrudan çalışabilen; beceriksiz olduğuna inanmayı seçen, tembel, tembel, tembel bir zihnim var ki!
Bir işim bile yok! Düşünebiliyor musunuz! Yani evet, son derece zengin olduğum söylenebilir. Bir bankada kilitli bir kasam bile var. Şu kiralık olanlardan, çift kilit bulunduranlardan hani. Her gün gittiğim belli bir yer de olduğunu söyleyebilirim; ama tüm bunlar gerçek bir işim olduğunu düşündürmesin kimseye. Öyle değil çünkü. Ben hiç iş yapmadan para alabilen biriyim. Kimseye bir faydam yok. Sadece bir basamağın üzerinde oturup sırtımı bir duvara dayıyor, inliyor inliyorum. Bir dilenciyim ben. Başka bir tabirle kaldırım mühendisi…
İnsanlara dua ediyor gibi görünsem de; onlara içten içe beddualar yağdırıyorum. Para verenlere özellikle. Yanımdan bana bakmadan geçenlere, bakıp da önemsemeyenlere, bilhassa tiksinerek bakanlara gıpta ediyorum.
Aslında insanların kendilerini benden güçlü görmesini sağlıyorum. Benim işim de bu denebilir belki; ama bu iyi bir şey gibi görünse de değil. Çıtayı aşağı çekmekten, insanların yok yere mutlu olup kendilerini rahatlatmalarından ve yapacakları şeyi, az da olsa rehavete kapılarak daha zor yapmalarından ya da bazen yapmamalarından başka bir işe yaramıyor. İnsanların bana bir şeyler vererek iyilik yaptıklarını düşünerek kendilerini biraz kötülüğe hazır hissetmeleri de cabası. Her ne kadar bunu kimse itiraf etmese de…
Kendilerini iyi bir insan zannediyorlar yok yere zavallıcıklar! Zavallı tembeller!
Aslında ben bir iş yapmıyorum… Ben bir virüs bulaştırıyorum. Belki de virüsün kendisiyim. Ya da virüs tüm vücudumu kontrol ettiğinden beni benliğimden çoktan çıkartmış.
Ne virüsü mü? Bunu anlayamayacak kadar mı bulaştı bu virüs size de yoksa? Bunun nedeni sadece ben olamam değil mi!
Ben bir dilenciyim, sırtımı çok güçlü, taştan olmayan bir duvara dayayan…

Kategoriler
edebiyat Genel

11.03.2018

Anlayamıyordum! Bir türlü anlayamıyordum! Nasıl oluyordu da her sabah tam yatağımın üstünde bir adet, istisnasız hepsi mis gibi kokan gül olduğu halde uyanıyordum?
Kapı kilitliydi. Hatta olayın gerçekleştiği ilk günden sonra sürgülemiştim. Camlar da sürgülüydü. Zaten demir parmaklık vardı hepsinin önünde. Parmaklıkları da kontrol etmiştim, hepsi sağlamdı.
Balkonun kapısını da kilitliyordum. Zaten üstü kapanabiliyordu balkonun ve yatmadan önce kapatıyordum. Bildiğim kadarıyla bir çilingir kapıya zarar vermeden açamazdı. Üstelik kapı sürgülüyken hiç açamazdı…
Peki nasıl? Nasıl oluyordu da her sabah bir tek gülle uyanıyordum? Her defasında bambaşka bir renkte oluyordu gül. Belli bir sırayı da izlemiyordu renk değişimi. Bazen üst üste aynı renkte olabiliyordu da. Değişmeyen tek şey, her gün bir gülle uyandırılışımdı kısacası. Nedenini, nasılını hiç bilmiyordum. Gülle uyandırılmamın nedeni tahmin edilebilirdi belki. Yani ilk akla gelen şeyi, birisinin bana aşık olduğu ihtimalini düşünmemezlik edemezdim. Peki neden bir kart yoktu gönderdiği, ya da yerleştirdiği güllerde? Bu da olayın gizemine gizem katıyordu.
Bir aktar dükkanım vardı ve tek başıma işletiyordum dükkanı. Dikkatimi çeken sürekli bir müşterim yoktu. Ya da bana olan ilgisini öyle veya böyle belli eden birisi…
Çok az arkadaşım vardı ve hepsi de kadındı. Hiçbir ipucu yoktu. Hiçbir ipucu…
Bu aşktan çok sapıklıktı artık. Aylardır devam etmekteydi bu durum ve aylardır diken üstünde yaşıyordum.
Belki de uyurgezerdim ve bu gülleri uykumda kendim alıyor ve yatağıma koyuyordum. Çocukluktan beri böyle bir şey başıma gelmemişti. Yine de bunun olup olmadığını anlamam gerekiyordu. Güvenlik kameraları yerleştirdim evin dört bir yanına. kapatıp açmayı da zorlaştıran şifreler koydum. Kapatan da açan da görüntülenecekti kamerada. Uykumda şifreyi çözsem de; bunu yaparken görüntülenecektim.
Kameralarda hiçbir zaman görüntülenmedi gülün yatağıma konuluş anı. Sadece o anlar, on dakika boyunca kameralar hiçbir şey kaydetmez oluyordu o kadar.
Bunu ne sağlıyordu, o teknolojiye ya da bilgiye bile sahip değilken; benim uyurgezer olmadığım kendiliğinden kanıtlanmış oluyordu. Üstelik güllere öyle büyük bir düşkünlüğüm de yoktu. Gül güldü işte. Hatta fazlaca abartıldığını bile düşünüyordum ben güllerin.
Bir gün geldi ki, ben artık bunu düşünmekten vazgeçtim.
Sabah kalkıyor, gülü yatağımdan alıp vazoya koyuyordum. Fazla gülleri tahliye etmenin yolunu da bulmuştum. Biriktirip bir çingene kadına üç kuruşa satıyordum.

Kategoriler
edebiyat Genel

05.03.2018

Dükkanda tek başıma, tezgahımın karşısındaki o masayla ne yapacağımı bilmez bir durumda kalakalmıştım. Kendi yaptığım masayla. Bana, sattığımın iki misli fiyatıyla geri satılan masayla. Gizli çekmeceleri olduğu söylenilen; ama aslında bakıp görememe rağmen kendimden şüphe ettiğim için satın alma gereğini duyduğum, kendi elimden çıktığını dahi anlayamadığım masayla…
Ucuz bir marangoz tarafından yapılsa kolayca kırılacak kadar kuvvetli bir tekme attım. Ayağım acısa da masaya bir şey olmamıştı. ben ucuz, mesleğine değer vermeyen bir adam değildim ki, salak bir adamdım sadece.
Masaya baktım. Gizli çekmece gömülebilir yerleri vardı aslında. Gururumu kurtarmanın, kendime saygı duymanın tek yolu, satıcının reklamını yaptığı gibi bir masa çıkartmaktı bu alelade masadan. Yani kehaneti gerçekleştirmek…
Ne demişti satıcı? Mekanik şifreli kilitler… Araştıracak ve tıpkı böyle kilitler yapacaktım. Gizli çekmeceler tamamdı zaten.


Defterden, bu masayı geri satan adamın adresini bulup; yaptığım masalardan birini, birkaç tane yapıp satabilmiştim, gönderdim.
Dediği gibi olmuştu. Gerçekten de ona verdiğim paranın onlarca mislini kazanmıştım ve kazanacaktım. Şu mekanik kilitleri yapmayı öğrenmek beni mesleki açıdan da geliştirmişti.
Ben, salak; ama iyi bir marangozdum.