Kategoriler
edebiyat Genel

28.01.2019

Ölmüştün; artık geri gelmeyecektin; ama seni görmek istiyordum. Tam boy bir fotoğrafına bakarak ve kendimden bir şeyler de ekleyerek tam boy bir heykelini yapacaktım ve stüdyo dairemin tam ortasına yerleştirecektim.
Önce demir ve tellerden bir armatür yapmalıydım. Hurdacıya gittim ve bir sürü demir aldım. Elektrikçiden bir sürü bakır tel… Kaynak makinesi de kiraladım kiralık ekipmanlar bulunduran bir yerden.
Demirler kir pas içindeydi. Temizleyip pırıl pırıl parlattım onları. Heykelin içinde olacaktı ve görünmeyecekti; ama ben bilecektim kirli olduklarını eğer temizlemezsem de içten içe vicdan azabı duyacaktım.
Demirleri birbirlerine kaynatarak, telleri aralara dolayarak; seninle,vücudunla hiç ilgili olmayan, her heykelde bulunacak olan bir armatür yaptım. Tıpkı vücudun iç organları gibi…
Armatüre tellerle göğüs kafesine doladığım bir kalp de yapmıştım ama. Kalbi abanoz ağacından oymuştum. Üzerine kendi adımı yazmıştım. Böylece imzamı da atmış oluyordum heykelime.
Ve sana… Senin kalbine…
Belki, yıllar yıllar sonra bir arkeolog heykeli bulacak ve görecekti armatürdeki o kalbi…
Çünkü dış yüzey yılların aşındırıcılığıyla aşınıp gitmiş olacaktı.
Sonra, havada kuruyabilen killerden almıştım paket paket. Ve seni tekrar yaratmaya başlamıştım ayaklarından.
Ayaklarını severdim. Yere kararlı basışlarını…

Fotoğrafına bakarak vücudunun her parçası üzerinde saatlerce çalışmıştım. Sonunda yüzüne gelmişti sıra.
En çok beklediğim ve en çok korktuğum yeriydi vücudunun.
Tam iki hafta sürmüştü…
Kirpiğinin dahi birtek teli üzerinde yığınlarca hatıram vardı çünkü.
Bitmiştin…
İçime bir kere daha hüzün çökmüştü…
Sanki bir daha ölmüştün…
Seni apar topar bahçeme gömdüm.
Kokabilirdin!
ve her şeye bir daha başladım…

Kategoriler
edebiyat Genel

16.04.2018

Sarhoş olmaktan nefret ediyorum. Vücudumun uyuşması ve dilimin dolanması beni utandırıyor. Her şeyi unutmak cabası…
Yine de; o gün tam bir şişe şarap içmiştim. Açık havada içmiştim; ama yine de çarpmıştı beni. Neden sarhoş olduğumu bilmiyordum. Yani özel bir sebebi yoktu. Şişeyi alıp içmeye başlamıştım. Şarabı da satın aldığım dükkandaki adama açtırmıştım.
Şişe bittiğinde, yaklaşık dört kilometre yürüyecek, evime gidecektim. Tek başıma yaşadığım, sadece bir odasında üç at besleyeceğim kadar büyük olan evime.
O kadar büyük evlerden hiç hazzetmesem de; miras kaldığı için ve okumakta olduğumdan o evde yaşamak durumundaydım. Zaten ailemle yaşadıklarım her yerine sinmiş olduğundan evi satmam söz konusu bile olamazdı. Mezarlarını kiraya vermek kadar iğrenç bir şey olurdu evi satmak.
İlk kilometrede ayılmıştım ve insanı kahreden bir hüzün, daha yeni yeni ayılan bedenimi gözüne kestirmiş, varını yoğunu taşıyarak çöreklenmişti. Ne yapsam gitmiyordu üstelik.
Yürürken bir bağırışın beni hüznümden ayırmasına izin verip oraya baktım. Bir at arabasıydı. Galiba kağıt toplayan insanlar kullanıyorlardı. Bir aile olmalılardı ve orada uyuyacaklardı anlaşılan. Yer kavgası yapıyorlardı. Birbirlerine ağız dolusu küfrediyorlardı. Hatta adam bir çocuğu kollarından tutup yere bile fırlatmıştı. Şiddet içeren bir şey değildi bu. Çocuk anında adamın tepesine çıkmıştı çünkü. Ben atların koşabileceği bir yerde hayatın kölesi gibi hissederken; hayat onları avuç içi gibi bir yerde kırallar gibi ağırlamakta, onlara canla başla hizmet etmekteydi.