Kategoriler
edebiyat Genel

22.12.2019

‘Hayatımızdaki Handikaplar Festivali!
Yılın ilk gününde yapılan bu festivale herkes davetlidir. Herkes hayatında aştığı bir engeli, maddi ya da manevi, temsil eden bir nesne getirecek, semt ve şehir meydanlarına bunlar yığılıp önce üzerlerinden atlanıp; sonra da yakılacaktır…’
Yıl iki bin iki yüz seksen yedi idi ve böyle bir festival yapılıyordu ülke genelinde.
Tevekkeli değil çağ yuvarlak demişti ünlü bir bilge. İlkel çağlarda yapılan hasat festivallerinden hiçbir farkı yoktu bu festivalin. Sadece Handikap Festivali olmuştu adı. Türkçe bile değildi bu isim. Yine de babasının malı gibi sahiplenmişti halk onu.
Tuhaftır, git gide daha az şey yakılır olmuştu. Öyle ki, bir yıl önce sadece on-on beş nesne yakmıştı bir şehir dolusu insan. Ne oluyordu böyle? İnsanları engelleyen bir şey kalmıyor muydu hayatlarında?
Bu yıl kimse bir şey getirmiyordu. Herkes boş elle geliyordu. Muhabirler şok içinde haber yapmak için bir tek temsili handikap arıyorlardı; boşunaydı. Bir mucizeydi bu! Koskoca ülkede bir tane dahi çıkmamıştı. Odunlar boşa toplanmıştı. Bunca insan boş yere mi toplanmıştı?
Hazırlanan bir ateş mutlaka yanmalıydı. Yoksa bu kadar insan…
Peki ne yakacaklardı.
Bu kez ilkel topluluklardan bir fark olacaktı. Demek ki bazen çağlar tam da yuvarlak olmayabiliyordu.
İnsanlar kendileri girmeye başlamışlardı ateşe. İntihar bile değildi bu sanki. Herkes normal bir şey yaparmış gibi giriyor, ‘şu kibriti uzatır mısın,’ diyordu birbirlerine.
Diğer seyredenlerse, tuhaf bir şey yokmuşçasına arada bir bakıyorlardı ateşlerde yanan insanlara. İnsanlar bağırıyorlardı! Yanıyorlardı! Köpekler ulumuyor, çocuklar ağlamıyor, kuşlar kaçmıyorlardı ama.
Ateş git gide arttı ve seyredenler de çekimine kapılıp atlamaya başladılar ateşin tatlı kırmızı dillerinin arasına.
Ülkede kimse kalmayacak mıydı?

Kategoriler
edebiyat Genel

26.06.2018

Kırmızının zıddı nedir? Kanın zıddı yani?
Yara kabuğu mu? Yani koyu kahverengi mi?
Öyle olsa bile kanın kurumuş hali nasıl onun zıddı olabilir? Aslında… Ondan başkası da olamaz herhalde. Bir şeyin zıddı kendisinin olmayışıyla açıklanıyorsa, kendisiyle açıklanıyordur aslında. Kanın zıddı, yani kanın zıddı olacaksa o da kanın kurumuş haliyle, yani yara kabuğuyla açıklansa tuhaf karşılanmaz.
Oksijenini almış damarlara gönderirken kırmızı olan kan, bir yara yüzünden dışarı fırlayıp daha çok oksijen almasıyla bir kat daha kızarır. Kendi halindeyken bir şekilde kendisine ve oksijen taşıdığı hücrelere yetmektedir işte. Oysa açık havadaki fazla oksijen her şeyi bozmuştur. Gerçi aslında suç oksijende değildir; Ne var ki kanın hayatta görmediği kadar oksijen vardır; ama o onu hücrelere taşıyamayacaktır. Çünkü dışarı savrulmakta, atılmaktadır…
Eğer vücuttaki kesik çoksa vücut ölebilir. Bu ölen vücutların sayısı çoksa, bu vücutlar da insanlara aitse, bir toprağın üzerini boyayan kırmızı rengi kumaşlara yansılayıp; yaptıkları bu şeylere bayrak derler.
Oysa amaç bu kanı akıtmamaksa, neden kanın zıddı değildir bayrağa yansılanacak olan? Neden kanın dökülmesi övülür? Neden hedef önemsenmez de; olmaması gereken; olması istenmeyen bir şey yüceltilir?
İşte, bu soruların cevaplarını merak ediyordu genç adam.

Kategoriler
edebiyat Genel

22.01.2018

Kıpkırmızı bir elmayı koparmıştım ağaçtan. O ağaçtaki en güzel elmayı…
Yıkamamıştım. Nasılsa hiçbir doğa dışı şeyin uğramayacağı bir yerdi burası. Her şey doğaldı. Elmayı kazağımda parlatmış ve ısırmıştım. Ağzıma yumuşacık şeyler gelmişti. Elma kurtları. Onlarca elma kurdu…
İşte bu doğal değildi. Bir elmada en fazla iki kurt olmaz mıydı normalde? Oysa ağacın en sağlıklı elmasında onlarca kurt bulmuştum ben.

Kategoriler
edebiyat Genel

08.12.2017

Kırmızıyı çok severdi. Tepeden tırnağa kırmızı giyerdi. Sadece ayakkabıları siyah olurdu. Ortalarda görünmesini gerektiren bir işi yoktu. Radyocuydu. Sakin bir sesi olan; ama şu buğulu sesli bildik radyoculardan olmayan bir radyocu…
Aslında psikoloji okumuştu ve radyoda rumuzla arayan insanların dertlerini dinleyip onlara sorular soruyordu.
Programının adı da ‘Salyangoz’du. Kulaktaki işitme sinirlerinin olduğu bölge…
Her gece 02.00 ile 03.00 arasında program yapardı ona ihtiyacı olacak insanların bir türlü uyku tutmayan insanlar olduğunu düşünerek. Doğruydu. Epey dinleyicisi vardı. Ülkede epey uykusuz insan olduğunu gösteriyordu bu da.
Neler anlatmamışlardı ki ona!
Tedavi olma umuduyla değil, dinleyen biri bulma mutluluğuyla anlatıyorlardı anlatacaklarını. Sadece üzüntülerini anlatmıyorlardı. Aslında tahmin edilemeyecek kadar çoktu mutluluğunu yakınlarıyla paylaşamayıp ona anlatan.
Aralarda şarkı çalmazdı. Ya baterisiyle, ya da ağız mızıkasıyla doğaçlama sololar çalardı. O anki ruh halini dinleyicilerine aksettirip onların anlattıklarını tabiri caizse kendisince tamir edip geri yansıtabilmek için.
Sıradan radyocularla uzaktan yakından hiçbir benzerliği yoktu. Sesini tüm avantajlarıyla kullanabilmek, akıcı konuşabilmek için kırk takla atmıyordu onlar gibi. Yine de boğaz temizlemesi bile çekici, nadir insanlardan biri olmayı başarıyordu.
Yalnız bir insandı. Yalnız olmak istemeyen, yalnız bir insan…
Herkesi dinlese de; kimseyi sevmeyi başaramayan, yalnız bir insan…
İçinde, uzaklığı sırtında bir türlü katlanamayan bir kamp çadırı gibi taşıyan, yalnız bir insan.
Dinleyen; ama anlatamayan, yalnız bir insan…
Bu insan, yaptığı radyo programlarının birinde bir telefon almıştı.
Telefonda hiçbir ses yoktu. Nasıl olmuşsa, telefonları kontrol eden görevlide de görünmemişti telefon numarası. Radyo programında bir dakikalık bir sessizlik olmuştu. Birkaç kere ‘alo’ dedikten sonra yaklaşık bir-iki dakika susmuştu. Bir nefes sesi bile gelmiyordu karşıdan; ama o sessizlik onu rahatlatmış, sırtındaki kamp çadırını kıpırdatmıştı kapanması için. Telefon kapanmış, çadırın kıpırtısı durmuş, sessizlik bozulmuştu.
Ertesi gün yine gelmişti telefon.
Bu kez, ona nazire olsun diye, mızıkasını çalacağı dakikaları sessizlikle geçirmişti o da.
Ertesi gün yine… Ondan sonraki gün, ondan da sonraki gün…
Bir gün, o sessizlik telefon etmemişti.
Dünyası başına yıkılmıştı. İşte yalnızlık asıl böyle bir şeydi, anlamıştı.