Kategoriler
edebiyat Genel

24.02.2019

Ondan nefret etsem de; kokusunu çok seviyordum ve böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştım. Acaba daha önce sevdiğim birisinin ya da bir şeyin kokusuna mı benzetmiştim? Tam olarak anımsamıyordum.
Ondan niye nefret ediyordum?
Bir kere beni dinlemiyordu. Ben merkezciydi. Kaç defa ağlarken kendisinden bahsetmişti. Evet, sık ağlayan birisiydim; ama dakikada bir ağlamıyordum ya. Günde iki kere bile ağlamıyordum. Her gün bile ağlamıyordum yahu!
Yine de o, ben ağlarken; kendisiyle ilgili herhangi bir şeyden bahsedebiliyordu işte.
Diğer bir sıkıntısı, fazla titiz oluşuydu. Daha doğrusu, her şeyin onun istediği gibi düzenlenmesini ya da dağınık bırakılmasını istiyordu. Bunun için titizlikle uğraşıyor, inatla eşyaların yerlerini değiştiriyordu.
Arkadaşlarıyla, yani iş arkadaşlarının dışında arkadaşı da yoktu ve iş arkadaşları da onun aslarıydı, benden çok daha fazla ilgileniyor, onlarla evimizde toplantılar düzenlediğinde hepsinden fazla, adeta bana nispet yaparcasına gürültü yapıyordu.
İşte tüm bunlara ve daha fazlasına rağmen, kokusunu seviyordum.
Bağımsızlık kokuyordu. Tıpkı bir kedi gibi… Az ama öz kokuyordu. Koşarken terliyor, sonra kayboluyordu ter kokusu. Sıkıldığında hareket ederek çözüyor, böylece vücudu sıkıntı kokmuyordu.
Evet…
Belki de ben onu değil, olduğu kişiyi seviyordum.
Olmak istediğim kişiyi…

Kategoriler
edebiyat Genel

30.12.2018

Bisikletini sürerken sol elinde telefonunu tutuyordu. Beklediği bir insandan, beklemediği bir mesaj gelmişti çünkü. Yani normalde bisiklet sürerken telefon kullanmayı sevmezdi. Kurallara aykırı olduğu için değil, rüzgarla, özgürlük hissiyle arasına kimsenin ya da hiçbir şeyin girmesini istemediğindendi.
Ona mesaj gönderen kişiden tam on yedi yıl haber almamıştı. Tam on yedi yıl beklemişti. Beklemekle kalmamıştı, ama gelmek ya da bulunmak istemeyen birisini aramak boşunaydı. Bunu iyi bilirdi. Kendisi de bulunmaya çalışılan; ama sadece daraltılan kişi olmuştu birkaç kez. Onun için bunun ne kadar bunaltan ve üzerine giden şahıstan iyice soğutan bir şey olduğunu biliyordu.
Sonunda yazmıştı ama. Her şeyi unutamasa da; onunla tekrar devam etmeyi deneyebilirdi. Bunun için can attığını neden inkar etsindi ..ki? On yedi yıl, sadece geçmişti ve geçmişti. Yani önemli değildi. Artık…
Mesajda; ‘Dün rüyamda seni gördüm,’ yazılıydı. Selam yazmak yerine bir gülümseme emojisi kondurmuştu mesajın başına.
Hiçbir şey olmamış gibi: ‘Nasıldı?’ yazıverdi cevap olarak.
‘Ölüyordun… Veda etmek istedim.’
‘Rüyanda mı?’
‘Hayır, mesajımda.’
‘Yüzüme karşı veda et bari.’
‘Ne fark edecek ki?’
‘Veda etmesen ne fark edecekti? Zaten görüşmüyorduk.’
‘Ben vedamı şimdi ettim.’
İkisi de noktalama işaretlerine dikkat eden insanlardı. Belki de bunun için, mesajı yazarken fazla dikkatli davranıyor olsa gerekti. Bisikletini sürdüğünü bile unutacak kadar. Ya da; sadece on yedi yıldan sonra yazıyla da olsa, saçma sapan bir sebeple de olsa ondan haber aldığından…
Onun için, bir arabanın altında kaldığında; son yaptığı şey yazıyı göndermektense, cümle sonuna nokta koymaktı.
Diğer yandan, Mesajına bir cevap gelmediğinde, işinin artık bittiğini, içinin ferahlayabileceğini anladı, tam on yedi yıldır bekleten zat.
Telefonunu masaya bıraktı ve emmekte olduğu lolipopu dişleriyle parçaladı. Bunda çocukluğunda aldığı lolipoplarda olduğu gibi sakız yoktu.
Her şeyle birlikte telefon da parçalandığından, o son mesaj da parçalanmıştı. Önemi de yoktu zaten.

Kategoriler
edebiyat Genel

07.08.2018

Şu ‘insan,’ denen mahlukatı bir türlü anlamıyorum ben. Bu arada, kim bilir bu şekilde başlayan kaç konuşma ya da yazı vardır… İnsan nasıl kendisinin mensubu olduğu bir şeyi bu kadar yanlış anlayabilir; ya da hiç anlamaz, onu da anlayamıyorum. Belki de işimize gelmediği için anlayamıyoruzdur. Tembel olduğumuzdan yani. Anladığımızda değiştirmek zorunda kalacağımızı bildiğimizden belki de…
Her ne ise… Ben sizlere meramımı anlatmak için başladım ve bitirdiğimde belki de anlamış olacağız hep birlikte. Belki öylesine tesirli olacak ki sözlerim, tembel olan tüm zerreleriniz karıncalanacak ve bir bakmışsınız ki, kan oralara hücum ederek oraları da çalışabilir hale getirmiş bile.
Umut fakirin ekmeği işte…
Gerçi, daha kendim bile bir şey anlamamışken ne yapabilirim bilmiyorum.
Evet…
Şu ‘insan’ denen mahlukatı bir türlü anlayamıyorum.
Her şeyi, her şeyi kendi bildiğince, olması gerektiğini düşündüğünce değiştirmesi yok mu, kendim dahi yaptığımda tahammül edemiyorum işte.
Sözgelimi, daha dün akşam, birkaç küçük çocuğun, her akşam içinden geçtiğim parkın çeşitli yerlerine dağılmış yavru kedileri, yemeyip içmeyip bir araya toplamaya çalışmalarına tanık oldum. Muhtemelen, akılları sıra, bu kedilerin kardeş falan olduklarını ve bir arada olmaları gerektiğini düşünmüşlerdir. Düşünmüşlerdir düşünmesine de; kedilerin her hallerinden çocuklar gibi düşünmedikleri bellidir. Daha çocuklar ikisini bir araya getirip diğerlerini bulmaya gittikleri an eskiden oldukları yere ışınlanmışlardır bile… Yani daha diğerlerini bulup toplayamadan; baştan başlamak zorunda kalmışlardır. Peki bir işe yaramış mıdır bu deneyimleri? Elbette hayır. Çocuklar inatçıdır. Düşündüklerinin arkasındadırlar. Kediler ise; kendi hayatlarının kontrolünü almaya çalışmaktadır tüm güçleriyle.
Acaba, bir gün, dünyanın dönüşü ile ilgili geçerli olduğunu düşünen bir fikir gelecek mi birisinin aklına? Ve tıpkı bir kedi yavrusu gibi, dünyayı da kaldırıp başka bir yere kondurmaya çalışacak mı o farazi kişi?
Peki başardığında sonuç ne olacak?

Kategoriler
edebiyat Genel

04.06.2018

Yıllardır onu görmemiştim. Ne kadar özlediğim hakkında hiçbir fikrim
yoktu. Nefes alışını duyduğumda, bu kadar karakteristik bir şekilde
havayı içine çektiğini fark edebildiğime bile şaşmıştım. Aslında
uzakta olduğumda da başka kimsenin olamayacağı kadar çok defa aklıma
geldiği doğruydu; ama bunun üzerinde pek durmamıştım. O, arkadaş
ortamımda sadece bir ayrıntıydı ve ben de küçük şeyleri daha çok
özlediğimi falan düşündüm. Yani onu düşünmemin genel özlemimin bir
tezahürü olduğunu varsaymıştım. Genel olarak İnsanları görmediğimde
özlediğimi fark edememe gibi bir huyum vardı.
O da… O da şaşırmıştı bir şeye. Galiba aynı şeye.. İkimiz de
birbirimizi gördüğümüze nasıl bu kadar sevinebildiğimize şaşmıştık.
Madem bu kadar seviyorduk birbirimizi, neden uzun zaman boyunca sadece
selamlaşmakla ya da beylik konuşmalarla yetinmiştik? Neden hiç
aklımıza gelmemişti herhangi bir şekilde iletişim kurmak? Gelmişse
bile bizi alıkoyan şey neydi? Cesaretsizlik mi? Hiç sanmıyordum. Yine
de bizi engelleyenin ne olduğuna dair alternatif bir fikrim yoktu. Bilakis, bir araya gelmemizi gerektiren bir sürü sebep ve fırsat vardı. İkimiz de oldukça sosyal
kişilerdik sınıfta. Tartışmalara katılır, genelde aynı gruplara
çağrılırdık ders çıkışlarında. Buna rağmen birkaç durum dışında birbirimizle hiç kesişmemiş, doğru düzgün diyalog kurmamıştık.
Şimdi, karşılaştığımız o anda, bu durumu değiştirecek; birbirimizin bildiğini, yani birbirimizi ne kadar özlediğimizi; dolayısıyla önemsediğimizi, birbirimizden saklayacak; ama birbirimizle konuşmaya başlayacaktık.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ On İkinci Bölüm: (10.05.2018)

On iki saatten fazla uyumuştu Handan. Hayatında ilk kere…
İçindeki merakın yönlendirmesine uyup kalkar kalkmaz bilgisayarının önüne gitmek yerine, temel güdülerinden biri olan açlığını önemseyip kendisine hiç yapmadığı kadar mükemmel bir kahvaltı hazırlamaya koyuldu. Merakını büzüştürüp içine gömerek dinlemekte olduğu müziğin salgılattığı huzurla üstünü kapattı ve kahvaltısını huzurla hazırlayıp yedi.. Küçük bir demlik çayı, hiç acele etmeden bitirdiğinde, her şeyle karşılaşmaya hazır, dingin bir insan olup çıkmıştı. İşte şimdi merakını huzurun altından yavaşça çıkarıp katlarını açabilir ve onun tadına rahatça varabilirdi. Huzurla…
Bilgisayarının başına gittiğinde, adamın o meşhur mesaj pencerelerinden birinin onu beklemekte olduğunu gördü.
“Doğrusu, beni hayal kırıklığına uğrattın… Ölümle ilgili her şeye tapan, bunun için ailesini dahi karşısına alan birisi için fazlaca… titizsin. Öldürdüğün birisinin sorumluluğunu kendi üzerine almayacak kadar da korkak… Bir suçluyu da mı öldüremezsin? Çok büyük hatalar yapmış birisini… Bu arada, seni uyarmak isterim ki, kimi öldürmeyi seçeceğin bile benim için önemli bir kıstas olacak. Sana yardımcı olacaksa, seçtiğin kişiyi gerçekten değil de farazi olarak öldüreceğini düşünebilirsin pekala. Yani başlangıç olarak böyle düşünebilirsin. Isınmak için… Hoş, eğer seni biraz tanıyorsam belli bir zamandan sonra ısınmak konusunda zorlanacağını hiç sanmıyorum.”
Hayretler içerisinde kalmıştı Handan. Adamın kibri, kendisine olan gereksiz güveni karşısında… Peki ne yapmalıydı?
“Selim Amca’nın defterinde yazanlarla bu adamın garip sınavının mutlaka bir ilişkisi var,” diye düşündü Handan. “Bu defteri bitirene kadar adamın dediğini yapıp farazi bir şekilde birisini öldürmeyi düşünebilirim. Nasılsa kendi prensiplerim hakkında taviz vereceğime ölmeyi tercih edeceğimi bu adam bilmiyor. Hem böyle yaparsam defteri de bitirmeye fırsatım olur ve belki de adamın benden istediği şey anlam kazanmış olur. Hatta belki de prensiplerimden vazgeçmeye razı olabileceğim kadar geçerli bir nedeni bile vardır adamın… Kim bilebilir ki?”
Bunun üzerine Handan bir kağıda: “Peki nasıl haberdar olmak istersin planlarımdan? Sana belirli zaman aralıklarında ne yaptığıma dair rapor mu göndermemi istersin; yoksa her şeyi en sonunda mı görmek istersin?” yazarak adama aynı yöntemle gönderdi.
Adam hemen cevabını insanı her koşulda irkiltecek olan o çığlık sesi eşliğinde gönderdi:
“Beni tek ilgilendiren sonuçtur Handan. Sana belirli bir süre de vermiyorum. Zamanı istediğince kullanabilirsin. Yalnız… günlüğü en yakın zamanda bitirmeni öneririm. İşte o zaman, beni anlayıp daha istekli bir katılımcı olacaksın. O günlüğü okuduğunda, yaptığım her şey anlam kazanmış olacak… En azından çoğu şey…”
Handan günlüğü zaten merak ediyordu. Adam ne söylerse söylesin, o zaten en yakın zamanda bitirmeyi düşünüyordu… Her şeyden önce Selim Amca’yla bu adamın arasındaki ilişkiyi çok merak etmekteydi. Omzunda, son zamanlarda ihmal ettiği yarasası olduğu halde, defteri kaldığı yerden okumaya koyuldu: