Kategoriler
edebiyat Genel

13.02.2020

Bir leğen dolusu kıymayı yoğururken bir yandan da bir tiyatro sanatçısının seslendirdiği bir kitabı dinlemekteydi. Kırk dokuz yaşlarındaydı. Keldi, göbekliydi, bıyıklıydı, kalın kaşlıydı; ama ter kokmuyor, sigara içtiği için sesi çatallı çatallı çıkmıyor, en ufak fırsatta dedikodu edip el alemin kızlarına laf atmıyordu Köfteci Dayı. Bir köfte arabası işletirdi. İki-üç ayda bir yer değiştirirdi. Zabıtalar nedense ona pek ilişmezlerdi. Güzel yemeğin hikmetinden olabilirdi.
Çok lezzetli olurdu yaptığı köfteler. Herkes ona ‘dayı’ dediğinden arabasına basitçe ‘Köfteci Dayı’ yazmıştı. Fazlasıyla basit; ama çekiciydi. Tanınabilmesi için böylesi yeterliydi.
Köfte yaparken dinlese de; satarken; müşteri gelmediğinde okurdu. Yüzlerce kitap okumuştu. Aynı zamanda binlerce kelime yazmıştı. İnsanların ondan köfte alırken kendi aralarında sarf ettikleri bölük pörçük cümleleri birleştirip hikâyeleştirirdi.
Pazar günleri iş yapmaz; ama sadece o zamanlar, kendisi için yaptığı köftelerden yerdi. Kendisi için şekillendirirdi köftelerini. Yapacağı köfteler bir hikâyeyi oluşturan figürler olurdu. Sonra, onları sırasıyla, planladığı hikâyeye göre yerdi.
Yalnız bir adamdı Köfteci Dayı. Bir zamanlar çocuğu için yaptığını, şimdilerde kendisi için yapacak kadar yalnız…

Kategoriler
edebiyat Genel

29.01.2020

Kitabın sayfalarına nazaran kalın ve parlak arka kapağını bıraktığımda içim bilmem kaçıncı defa burulmuştu. Onu özleyecektim. Sanki bu kez daha fazla, daha derinden özleyecektim. Onun yerinde olabilirdim. Öyle birisi olarak yaşayabilirdim. Onun gibi olmamam için geçerli hiçbir sebebim yoktu. Cinsiyetlerimiz aynıydı. O da ayrıcalıksız olan cinsiyete mensuptu benim gibi. Cüsselerimiz, boylarımız, inançlarımız, konuşma tarzlarımız… aynıydı. Aramızda çok az fark vardı. Adlarımız, yaşadığımız toplum, etrafımızdakiler… Bir dakika, etrafımızdakilerin bir kısmı benzer türde insanlardan müteşekkil sayılabilirdi. Onun hayatında önemli olan birkaç kişi benimkilerden fersah fersah farklı olsa da. Ne var ki. Yine de bu durum mızmızlanmam için yeterli bir bahane değildi. Dünyasına bir yanlışlık sonucu giriversem hiç tuhaf gelmezdi. Keşke…
Bir kitaba girip oradaki insanların hayatlarını yaşamak istediğim için kim suçlayabilirdi beni? Basit bir evin içindeki ortalama bir kızı… Dişe dokunur hiçbir hayat deneyimi olmayan, bir gülüşü, rastgele söylenmiş bir sözcüğü haftalarca konu edebilecek kadar sığ bir kapta yaşayan, kendisine kendi ağzıyla bile ağız dolusu ‘kadın’ bile diyemeyen fazlaca yaşlanmış bir kız çocuğundan başka neydim ki? Hayatımda bir kadının alabileceği hangi sorumluluğu alabilmiştim? Yönetebileceğim bir evim ya da çekip çevirebileceğim bir eşim olup olmaması değildi mesele. Mesele cesaretti. Hayır, mesele her şeyden önce, bir şeyi istemekti. İstemem gerektiği için değil de; sevdiğim ya da ihtiyacımın olduğunu hissettiğim için istemek…
İşte onun için her parlak kitap arkasından sonra mat bir hüzünle boğulacaktı ciğerlerim. Romantik kitaplar değildi okuduklarım. Yani içlerinde romantizm bulunan; ama daha çok istek ve cesareti barındıran kitaplardı. Kurgulanmış bir gelecekte geçiyordu bazıları. Bazıları ise günümüzde. Zamansız kitaplar da vardı; ama aralarındaki ortak nokta istek ve cesaret içermeleriydi.
Gerçi bu kez durum biraz farklıydı. Bu kitapta Muradım gizliydi. Hani büyük harfle yazılıp bir isim olmayan şey. O zamana kadar istediğimi bile bilmediğim küçük bir arzu kıvılcımı. Çeliği bile eritebilecek kadar güçlü, küçük bir kıvılcım…
Kitaptaki benden on yaş küçük olsa da; fersahlarca deneyimi içinde barındırabilmiş kız, tesadüfen, benim Arzumu gerçekleştirebilmişti. Zaten onun için farklıydı bu kitap diğerlerinden.
Bir türlü gerçekleştiremediğim, değil gerçekleştirmek, bunu denemeye bile cesaret edemediğim şey o kadar da imkansız değildi. Aslında hiç imkansız değildi. Sadece dile dökülmesi tuhaftı. Ben kendimi yaşama kaptırmak istiyordum o kadar. Bu kadar basitti işte. Biraz açmak gerekiyor elbette. Birisinin gülüşü hoşuma gitmişse bunu defalarca düşünmek tabii ki güzeldi; ama insan söyleyemediğini düşünürdü çoğu zaman. Söyleyemediği şeyi nasıl söyleyebileceğini. Söyledikten sonra ne olacağını. Düşünür dururdu. Düşünür, dururdum…
Oysa kafamı meşgul etmesi gereken çok daha önemli şeyler olmalıydı benim. Bu önemli olmadığından değil. Düşünülmesi gereken şeyler vardı, bir de konuşulması gereken şeyler…
Bu ikisini ayırmak gerekirdi. Konuşmadan önce düşünmmek elbet son derece gerekliydi; ama konuşulması gereken durumlarda çok düşünmek lüzumsuzdu.
İşte o kız bunu gerçekleştirmişti oldukça sıradan hayatında. Bir kurgu olduğu için bu çok zor olan şeyi kolaycacık yapabildiğini düşünüp bunu bahane olarak kullanmak son derece kolaydı benim için. Evet, bunu yapabilen hiç kimse yoktu etrafımda. Yine de; yapabileceğimi, böyle bir şeyi hayatıma geçirmeye çalışabileceğimi, başarılı olabileceğimi biliyordum. Buna inanıyordum. Sadece bunun zorluğu beni durduruyordu şimdilik. Böyle bir şeye ihtiyacım olduğunu yeni fark etmiştim ve bunu sindirmem gerekiyordu. Ondan sonra da…
Sonra ne yapacaktım? Eylemsizlik zihmimi bulandırmıştı. Ne yapacağımı düşünürken ansızın aklıma geldi. Acaba bu kitabı yazan şahıs nasıl bir insandı? Başka bir ülkede olması artık hiçbir sorun değildi. Nasıl olsa sosyal medya vardı. Video siteleri vardı. Mutlaka konuşmuştu bir yerlere. Mutlaka bir şekilde bir iz bırakmıştı internet denilen şu yapışkan örümcek ağına. Oralardan nasıl biri olduğunu öğrenecek, belki de ondan tavsiye alma fırsatını yakalayabilecektim.
İzlerini çok kolay bulmuştum sosyal medyada. Birkaç röportajına da rastlayabilmiştim. Güzel gülen bir insandı. Özgüvenini bayrak gibi sallayanlardan değildi. Her şeyiyle normaldi. Bir soruyu yadırgamışsa söyleyen, tuhaf şeylere gülen; ama gerçekten içinden geldiği için gülen bir insan…
Yine de; böyle bir tavsiye istemek için ona ulaşmak saçmaydı. Zaten tavsiyelerini bir kitapta vermişti bana. Bir röportajında “ben yazdığım kurgular sayesinde kendimi buldum,” gibi bir cümle sarf etmişti. Acaba, ben de olmak istediğim gibi bir insandan bahseden bir kurgu yazıp tasarladığım karakter gibi olmayı mı deneseydim? İşe yarar mıydı gerçekten?
Yazdığım kurguyu yayınlamaya çalışmak zorunda bile değildim. Dolayısıyla profesyonel bir şekilde yazılmış olması gerekmiyordu. Ben kurgumu kendime bir nevi kılavuz çizgi olsun diye yazacaktım.
Gitmekte olsam da bir türlü benimseyemediğim işimden sonra bir saatimi ayırabilir, bir şeyler yazabilirdim.
İlk hafta çok az şey yazabilmiştim. Sözcükler bir türlü elimin altındaki tuşlardan akmıyordu. Oysa tuş tıkırtılarından ve bu tıkırtıları çıkaran kişi olma fikri çok hoşuma gitmişti. İş yerimde de işim gereği klavye kullanıyordum; ama bu tıkırtılar çok daha anlamlıydı. Yine de ilk hafta kendimi çok yorgun hissediyordum. Ben de yöntemimi değiştirmeye karar verdim. İşten sonra değil de; sabah erkenden yazmayı deneyecektim. Erkenden uyanacak ve yazacaktım. Hem belki işe yetişmek için gereken zaman kısıtlaması beni motive edecekti. Etmişti de… Kurgumdaki kadın okuyup özlediğim kitaptaki kadından çok daha farklıydı. Daha çok bana, olmak istediğim kişiye ve birazcık da olduğum kişiye benziyordu. Bir kısmıyla da hiç benzemiyordu.
Maceralar yaşıyorduk. Bir sürü macera… Hep isteyip bir türlü yapamadığım ne varsa onunla yapıyordum. Dahası, yapmak istiyordum böylece. Yazıda kullanmak üzere araştırmalar yaptıkça onu bizzat yaşamaya olan arzum tavana vuruyordu.
Aslında düşündüğümde yaşamış gibi olup isteğimin azalmasıyla, yazdığımda isteklerimin artması arasındaki tezat ilginçti. Böyle olacağını bilsem, çok daha önce başlardım yazmaya.
Peki gerçekten bunları hayata geçirecek kadar fazla mıydı motivasyonum? Bunu yazmakta olduğum kurgu bittiğinde düşünecektim. Aslında düşünmeyecektim, doğrudan doğruya harekete geçecektim.

Kitabım bitmişti. Ne var ki hiçbir yayınevine göndermemiştim onu. O benim için bir kurgu değildi sadece. O bir kılavuzdu. Önce kılavuza uyacak, sonra belki, gönderecektim.

Bitmişti… Kılavuzu bitirmemiştim. Hala uymam gereken bir yapıttı o benim için; ama yapmayı kağıt üzerinde planladıklarım, teker teker yapılmıştı. Teker teker…
Daha çok şey vardı planlanıp uygulanacak.
Artık yapabiliyordum. Kendime ağız dolusu “kadın” diyebiliyordum.

Kategoriler
edebiyat Genel

29.11.2019

Otobüsle mi; yoksa uçakla mı gideceğine bir türlü karar veremiyordu. Bir an önce gitmek istediği bir gerçekti; ama uçak yolculuklarından pek hoşlanmazdı. Korktuğundan değildi. Yolla bağını en aza indirgiyordu uçaklar. O böyle düşünüyordu. Oysa otobüste gittiği her kilometreyi iliklerinde hissederdi insan. O kredi kartıyla ödeme yapmaktan da hoşlanmazdı aynı nedenle. Nakti her zaman tercih ederdi.
Ama kitabı elektronik kitaba tercih etmezdi. Önemli olan okuyor olmaktı ona göre. Otobüse e-kitap okuyucusunu da götürecekti. Zaten üç şey götürecekti kendisiyle. üç-beş kat kıyafetinin ve tuvalet malzemelerinin bulunduğu bir sırt çantası, içinde e-kitap okuyucusunu da barındıran bir kol çantası ve telefonu…
Hayatını baştan aşağıya değiştirmeye niyetli biri için çok azdı bu eşyalar. Yine de yeterliydi. Zaten amacı hayatını değiştirmekse, olabildiğince az şey alıp daha çok şeyi değiştirmesi gerekmez miydi?
Nereye gideceği belliydi. Yeşil bir yere… Uzak bir yere…

Bir dinlenme yerinde mola verdiklerinde lavaboya gitti. Aslında tuvaleti falan yoktu. Yüzünü yıkamak istiyordu. Oraların suyu çok soğuk olurdu ve okumakta olduğu kitabı bitirmek için uyumaması gerekiyordu. Bir de kabuslardan uyanırken ortalığı ayağa kaldırma tehlikesi vardı. Dikkati üzerine çekmek istememek bir yana, neden insanları rahatsız etsindi?
Lavaboda incecik bir neşter vardı. Eline alırken parmağı kesilivermişti, o kadar keskindi. Henüz paslanmamıştı. Musluğu açıp neşteri yıkadıktan sonra kâğıt havlu niyetine konulmuş peçetelikten bir peçete çekip ona sardı ve cebine koydu.
Belki gittiği yer kabuslarını dindirmezdi. Neşteri yıkamak için açtığı musluktan akan suya gizlenmişti umudu.

Kategoriler
edebiyat Genel

11.05.2019

Kitabın sayfalarını çevirdi. Bomboştu kitap. Oysa o, kitabın boş olmadığını biliyordu. Sadece kendisi okuyamıyordu.
Sayfaları çevirmeye devam etti. Okuyamayacağını bile bile…
Bazen amaç sadece çevirmekti. Sadece beyhude bir özlemle, hiçbir işe yaramayacak olan bir şey yapmak…

Kategoriler
edebiyat Genel

29.12.2018

Kitapları yakmak bana her zaman zevk vermiştir. Bedelsizce çoğaltıldığı sanılan, bir sürü ağacın yok olmasına mal olan kitapları…
Hoş, benim çözümüm zerrece doğru değil; ama… Kitap kadar sevilen bir şeyin, sevilmesi gereken bir şeyin, ağaçları yok ederek oluşturulması… Haksızlık… Büyük balık küçük balığı yer, hareketli canlı, hareketsizi keser…
Böyle gider bu…
Neden?
Neden böyle gider?
Bir sürü farklı çözüm varken; neden ağaçlar kadar kadim canlılar yok olur bu uğurda?
Yakmak doğru değil, evet biliyorum; ama ne doğru ki? Bir paradoks oluşmuyor mu yaşadığımız her saniyede?
Mis gibi koktuğunu söyler insanlar kitapların. Bana göreyse leş kokarlar.
Duman da öyle… Ateş de öyle…
Peki neden böyleyim ben? Neden yakmayı seviyorum?
Adi bir kundakçıdan başka bir şey değil miyim; yoksa…
Yakabilseydim eğer…
En çok neyi yakmak isterdim bilir misiniz?
Altın kaplamalı zippomla, bu da bir paradoksun bir parçası biliyorum, ilk kıvılcımın nerede büyümesini dilerdim?
Kendi kitaplığımda… ama bunu yapmam hiçbir işe yaramaz, biliyorum bunu.
Çünkü, o kitabı asla unutamayacağım! Sadece bende olan o kitabı… Bir ağacın leşini rahatsız etmeden yapılmış, o kitabı…
İçinde ne yazıldığını başka kimseye anlatamayacağım, istesem de yapamayacağım o kitabı…
Belki de… Deneebilir, sonra da yakmaya, unutmak bilmez zihnimi koruyan buklelerimden başlarım.
Bir otomatta galiba galeta almaya çalışırken önüme atmıştı makine.
Galetayı kitaptan sonra lütfetmişti. Kitap kenevirden yapılmıştı. Bildiğimden değil, kitap söylüyor… Yani yazıyor…
Kitabın kapağında:
‘paradokslar…’
yazıyordu ve evrendeki tüm paradokslar, kitapta listeleniyordu… Uzun uzun anlatılıyordu ve kitap her paradoksta, büyülüymüşçesine, -müşçesine demek fazlaydı, değişiyordu.
Kitabın kendisi de bir paradokstu ama.
Yandığında kenevir leşi kokacaktı. Ya da her sayfada…
Gerçi bu durum arka kapakta belirtilmişti.