Kategoriler
edebiyat Genel

11.05.2018

Beklemek rahattı. Yapman gereken şey beklemekti sadece. Sabretmenin zor olduğunu söylerdi insanlar. Oysa sabretmek basitti. Beklerken başka şey de yapabilirdi insan. Mesela çalışırdı, para falan biriktirirdi, arkadaşıyla takılırdı, sigara içilirdi, kitap okunurdu, tiyatroya gidilirdi, yemek yenirdi… Bunları yaparken akla beklediği şeyin gelmesi kimsenin suçu olmazdı.

Oysa yetişmeye çalışan insan daima hareketli olurdu. Öyle olmak zorundaydı çünkü. Yetişmeye çalışanın aklı onu bekleyende olmalıydı. Aksi taktirde niye yetişmeye çalışsındı ki? Eğer öyle olmazsa, bekleyenin işi zordu.

Bekleyen ve yetişmeye çalışanın devinip durduğu yerdi dünya. Çoğunlukla birbirlerinden vazgeçtikleri…

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ On Üçüncü Bölüm: (11.05.2018)

“İşte böyle… Bu sorularla boğuştum uzun zaman boyunca… Şimdi de Size, daha fazla uzatmadan yapacağım şeyin tam olarak ne olduğundan bahsedeceğim. Ne de olsa anlatacağım şeyleri uzun uzadıya anlatmamın hiçbirimize bir yararı yok öyle değil mi?
Siyaset ve sosyolojiden sonra, çok daha önce yapmam gerekeni yapıp psikolojiyle ilgili ne bulduysam okudum. İşte sorumun cevabını bulmuştum… Güvercinci Abdullah’ın nasıl başarılı olduğunu değil, benim nasıl başarılı olabileceğimi…
Aslında onun da nasıl başarılı olduğunu bulmuştum da; bunu eskiden olduğu gibi önemsemiyordum artık; çünkü onun yaptığı şeyden daha önemli, temelleri çok çok daha sağlam bir şey inşa etmenin yöntemini bulmuştum.
Tüm insanları değiştirmek… Onların sistemlerini… düşünüş ve davranış sistemlerini değiştirmenin yöntemini bulmuştum ben. Güvercinci Abdullah sadece kendisini değiştirebilmişti; çünkü yalnızca kendisini değiştirmeye mahirdi. Oysa ben diğer insanları, hatta tüm insanları değiştirecektim. Bunu yapacaktım, kararlıydım. Bu kararı verdiğimde henüz on beş yaşındaydım. Liseyi bitirmek üzereydim. İyi bir üniversitenin tıp bölümünü kazanmam gerekiyordu bunu yapmam için… ben de öyle yaptım, kazandım. Çok iyi bir öğrenci olmam gerekiyordu, oldum. Hatta doktorlardan üst düzey bir şeyler öğrenmek, pratik kazanmak ve kendi projem için bazı deneyler yapmak için gözlerine girmem gerekiyordu, girdim. Tüm bunlar için ne gerekiyorsa yaptım. Başka ülkelerin kaynaklarından öğrenmem gereken şeyler olduğundan, hatta genelde öğrenmek istediğim şeylere dair kaynakların tümü başka ülkelerde bulunduğundan onların dillerini öğrenmem gerekiyordu, zor olmasına rağmen yaptım. Oraların kaynaklarına rahat ulaşmak amacıyla oradaki akademisyenlerle ve doktorlarla ahbaplık bile ettim.
Bu umrumda bile değildi; ama bölümümden birincilikle mezun olmuş, bir psikiyatrist olarak kariyerime başlamıştım. Aslında eğitimime psikiyatri dalında devam ediyor, diğer taraftan da staj yapıyordum. Tabii tüm bunları yaparken asıl amacımla ilgili araştırmaları takip ediyor, bu konuda yapabildiğim kadar deneyler yapmaktan geri durmuyordum. Bu deneyler için yasa dışı olarak bazı insanlarla anlaşmıştım. Maaşım onlara verecek paraya yetiyordu nasılsa. Onların da bu paraya oldukça ihtiyaç duyduklarını düşünecek olursanız, o kadar da kötü bir şey yaptığım söylenemezdi. Zaten herhangi bir zarar da görmüyorlardı. Şimdilik… Ama zaten bu işin risklerini onlara her defasında anlattığımdan herhangi bir şekilde vicdan azabı duyduğum söylenemezdi.
Yapmak istediğim şeyler belliydi… İnsan beynini değiştirmek… Ama nasıl yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Tek bildiğim, bunu yapmamın mümkün olduğuydu. Beynin gizemlerini çözecek kudrete sahip olabilirdim ben; çünkü bunu yapabilecek şekilde motive olmuştum. Her şeyden önce önümde Güvercinci Abdullah gibi bir örnek vardı ve ben onu, kahramanımı geçmek için adeta deliriyordum!
O yıllar boyunca, gerçek anlamda sadece bir tane arkadaşım vardı. Komşum… Bir türlü vazgeçemediğim tek insandı Yasemin. Beni hayata, insanların o devamlı devinen dünyasına bağlayan tek dostum. Bizim çocukluğumuzda bir erkekle bir kızın sadece dost olabileceği akla mantığa sığabilecek bir şey değildi insanların gözünde. Tüm bunlara rağmen biz başarmış, aramızdan su sızmayan iki dost olmuştuk.”
Handan bir an durdu. Adeta soluğu kesilmişti. Defterde bahsedilen “Yasemin” onun annesinden başkası değildi…
Öyleyse elçi gerçeği söylüyordu. Gerçi yalan söyleyerek hiçbir şey elde edemezdi; ama her nedense o adam Handan’a güvenilir birisiymiş gibi gelmemişti. Bu izlenimi bilerek uyandırdığını bilmesine rağmen böyle düşünmekten kendisini alamamıştı. Handan elçiye son derece kızıyordu. Kelimenin tam anlamıyla muzır bir adamdı çünkü. Bile isteye, yani Handan’ın farkında olduğunu bilerek onun üzerinde küçük psikolojik oyunlar oynuyordu. Üstelik Handan’ın bu oyunların farkında olması hiçbir şey ifade etmiyordu; çünkü Handan onlardan etkileniyordu. Yani Handan bu oyunlara geliyordu. Evet, başka bir insana vereceği zararı vermiyordu bu tür psikolojik tuzakçıklar. Aslında hiçbir zarar vermiyordu… Handan’ı kızdıran şey, adamın bu tuzakçıkları kuracak kadar onu küçümsemesiydi.
Sözün kısası; elçi, zaten doğası ve mesleği gereği paranoyak birisi olan Handan’ı iyice paranoyak birisi haline getirmek için elinden geleni yapıyordu ve bunda da oldukça başarılı oluyordu. Yine de Handan bu günlüğü okumadan elçi hakkında net bir fikre sahip olamayacağının bilincindeydi. Daha bu adamın kim olduğunu bile bilmiyordu çünkü. Adını bile bilmiyordu. Onun deyimiyle, kendisi görevini yapmakta olan bir elçiydi işte.
“Her neyse,” diye düşündü Handan. “Kim bilir, belki bu defteri bitirdiğimde annem hakkında bile bilmediğim bir sürü şeyin olduğunu öğrenirim. Hem bu defterin bana gelmesi bile bunu düşündürüyor insana. Neden annem Selim Amca hakkında çocukluk anılarından başka anılar anlatmıyordu mesela? Ya da neden onun ölüm sebebinden hiç bahsetmiyor, ben sorunca lafı geçiştiriyordu?”
Hepsinden önemlisi, neden annesi bu adamdan bu kadar çok bahsediyordu? Yani, herkes arkadaşıyla yaşadıklarını yad etmek ister; ama annesinin yad etme tarzına oldukça büyük dozda bir nevi hayıflanma da karışıyordu Handan’a göre.
Bunun nedenini defteri bitirdikten sonra tam anlamıyla bilecekti. Şimdi tek yapması gereken okumaya devam etmekti.

Kategoriler
edebiyat Genel

09.05.2018

Onu unutamıyordum. Bunu da anlayamıyordum. Görüşmediğimiz yılların sayısı on sekizdi ve ben onu unutamıyordum. Hani gözden ırak olan gönülden de ırak olurdu?
Onunla tanıştığımda tam on beş yaşındaydım. Kitapçıda çalışıyordu.
Dükkandan girdiğimde kitapların kokusu muydu beni etkileyen; yoksa onun varlığı mıydı, emin olamamıştım. Satılan kitapların hiçbiri kullanılmış değildi. Ben sevmezdim; ama kitabı almak zorundaydım. Kitabımı bulabilmek için rafların arasında gezinirken ona yaklaşmıştım. Arkasında duran rafta kitabı gördüğümde ona yaklaşıp kitabı aldım. Onunla konuşmak istiyordum. Ellerinin ve dişlerinin beyazlığı dükkanın dekorunun koyuluğunda sırıtıyordu. Bana gülümsemeseydi dişlerinin beyazlığını görmem olası değildi.
Kitabı kasaya götürdüğümde onu okuduğunu ve beğendiğini söylemiş, benimle konuşmak istediğini göstermişti. İşim bitmiş olsa ve zamanım olmasa da; gidememiştim. Ben de onunla konuşmak istiyordum. Yüzündeki ifadeyi sevmiştim. Gözlerindeki konuşmak isteyen, bunu benimle yapmak isteyen, benden etkilenmiş olmasını gizlemeyen; ama çok da vurgulamayan ifadeden hoşlanmıştım. Onu tanımak istemiştim. Saçının ve gözlerinin renginden hoşlanmıştım. Kitapların kapaklarına yakışırdı bence. Gerçi beni etkileyen onun saçları ve gözleri değildi. O, bahaneydi. Etkilendiklerimi saymaya çalışmaktansa, herkesin etkilenebileceği şeylerden bahsedip onlardan etkilendiğimi söylemek kolaydı.
İşimi gücümü bırakıp onunla sohbet etmeye başladığımı itiraf ettiğime inanamıyordum; ama bunu yapmıştım. Oysa ödevimi yetiştirmem gerekiyordu. Onun da işi vardı; ama insanlar soru sormak için gelmemişti. Bu bizim için harikaydı.
Konuşurken ağzının oynayışı dahi hoştu. Söyledikleri insanın ufkunu açıyordu. Benim söylediklerimi önemsediği belliydi. Birimiz konuştuğumuzda, konuyu diğerimiz geliştirebiliyordu. Konuşulanlar yarıda kalmıyordu. Konuşmak için konuşmuyorduk ve konuştuğumuz konuları ikimiz de geçiştirmiyorduk.
Kitap okumayı seviyordu ve bu konuda içtendi. Birbirimizi geliştirebilirdik; çünkü ikimiz de birbirimizi dinleyebiliyorduk. Dinlemenin önemini anladığını hissediyordum. Sırf o bile benim için kafiydi.
Ne var ki, dükkandan çıkmak, ödevimi yetiştirmek zorundaydım. Ona veda edip ayrıldım…


Bulamadığım bir kitabı aramak için dükkana geldiğimde onu görememek hayal kırıklığı olmuştu. Yoktu. Bir bahanem olmadan gittim ve o yine yoktu dükkanda.
Dükkandakilere onu sorduğumda hatırlamadıklarını söylediklerinde, kendimden şüphe etmeye başladım. Hayal görüp görmediğimi sorgular olmuştum.
Belki de bu şüphe yüzünden onu unutamadım.

Kategoriler
edebiyat Genel

21.11.2017

Kategoriler
edebiyat Genel

03.11.2017