Kategoriler
edebiyat Genel

13.06.2018

Bir şeylere başlamak zordur. hele ilk adımı atmak…
Korkudan dolayı oluşan o ölü toprağı ayaklarına dolanır. Korkarsın ve bahaneler bulursun. Bu da tembelliği getirir. O da ölü toprağını oluşturan taneleri…
İşte tam öyle bir dönümündeydim hayatımın.
Bir dükkan açmıştım. Hayatımda ilk defa bir dükkan işletecektim. Ne var ki ayaklarım geri geri gidiyordu.
Bir aktar dükkanına sahiptim bundan böyle. Mis gibi kokular arasında olacaktım ve kendime çalıştığımı, bunun bir iş olduğunu, insanlara verdiğim her şeyden sonra ücretini almak zorunda olduğumu hatırlatıp durmam gerekecekti.
Fatura kesmeli, vergi ödemeli, hesabıma kitabıma dikkat etmeliydim.
Diğer şeyler hep yaptıklarımdan ibaretti zaten. Bitkilerin yarar ve zararları konusunda araştırma yapmalı, onları insanlara anlayabilecekleri dilden sabırla anlatmalıydım. Yaşlılara öncelik vermeliydim. Malımı iyi dağıtımcı ve şirketlerden almalıydım elbette.
Sakin olmalıydım. Komşularımla iyi anlaşmalı, esnafların oluşturduğu çevreyi hızlı tanımalı, dedikoduya malzeme olmayıp dedikodu yapmamalıydım.

Böyle demek, bunları sıralamak kolaydı da; korkuyordum işte. Sıkıntımın bilmediğim bir yerden gelmesinden ürküyordum. Hırsızlıktan, dükkanın doğru yerde açılmamış olmasından, yanlış bir hesaptan…
Korkuyor ha korkuyordum.


İlk gün, tam on kiloluk karışık kuru yemiş satılmış, kitapçı dükkanı olan bir komşumla karşılıklı birbirimizden etkilendiğimizi hissetmiş, sırnaşık bir dilenciyi geri çevirip onun bedduasını almış, bakkalla samimi olacak bir dostluğa başlamış, çaycıyla birbirimizden hazzetmeyeceğimizin karşılıklı idrakine varmamıza rağmen birbirimizle muhatap olacağımızın bilinciyle bunun pek üzerinde durmamış, kırtasiye dükkanının sahibinin oğlunun meraklı didiklemelerinden baharatlarımı zor kurtarmış ve daha pek çok şey yapmıştım. Bir de bakmıştım ki, korkum yerini bambaşka şeylere bırakmış. Aşure kadar karışık, olsa da; sevdiğim işi yapmanın huzuruyla tatlandırılmış bir şeylere.

Kategoriler
edebiyat Genel

09.05.2018

Onu unutamıyordum. Bunu da anlayamıyordum. Görüşmediğimiz yılların sayısı on sekizdi ve ben onu unutamıyordum. Hani gözden ırak olan gönülden de ırak olurdu?
Onunla tanıştığımda tam on beş yaşındaydım. Kitapçıda çalışıyordu.
Dükkandan girdiğimde kitapların kokusu muydu beni etkileyen; yoksa onun varlığı mıydı, emin olamamıştım. Satılan kitapların hiçbiri kullanılmış değildi. Ben sevmezdim; ama kitabı almak zorundaydım. Kitabımı bulabilmek için rafların arasında gezinirken ona yaklaşmıştım. Arkasında duran rafta kitabı gördüğümde ona yaklaşıp kitabı aldım. Onunla konuşmak istiyordum. Ellerinin ve dişlerinin beyazlığı dükkanın dekorunun koyuluğunda sırıtıyordu. Bana gülümsemeseydi dişlerinin beyazlığını görmem olası değildi.
Kitabı kasaya götürdüğümde onu okuduğunu ve beğendiğini söylemiş, benimle konuşmak istediğini göstermişti. İşim bitmiş olsa ve zamanım olmasa da; gidememiştim. Ben de onunla konuşmak istiyordum. Yüzündeki ifadeyi sevmiştim. Gözlerindeki konuşmak isteyen, bunu benimle yapmak isteyen, benden etkilenmiş olmasını gizlemeyen; ama çok da vurgulamayan ifadeden hoşlanmıştım. Onu tanımak istemiştim. Saçının ve gözlerinin renginden hoşlanmıştım. Kitapların kapaklarına yakışırdı bence. Gerçi beni etkileyen onun saçları ve gözleri değildi. O, bahaneydi. Etkilendiklerimi saymaya çalışmaktansa, herkesin etkilenebileceği şeylerden bahsedip onlardan etkilendiğimi söylemek kolaydı.
İşimi gücümü bırakıp onunla sohbet etmeye başladığımı itiraf ettiğime inanamıyordum; ama bunu yapmıştım. Oysa ödevimi yetiştirmem gerekiyordu. Onun da işi vardı; ama insanlar soru sormak için gelmemişti. Bu bizim için harikaydı.
Konuşurken ağzının oynayışı dahi hoştu. Söyledikleri insanın ufkunu açıyordu. Benim söylediklerimi önemsediği belliydi. Birimiz konuştuğumuzda, konuyu diğerimiz geliştirebiliyordu. Konuşulanlar yarıda kalmıyordu. Konuşmak için konuşmuyorduk ve konuştuğumuz konuları ikimiz de geçiştirmiyorduk.
Kitap okumayı seviyordu ve bu konuda içtendi. Birbirimizi geliştirebilirdik; çünkü ikimiz de birbirimizi dinleyebiliyorduk. Dinlemenin önemini anladığını hissediyordum. Sırf o bile benim için kafiydi.
Ne var ki, dükkandan çıkmak, ödevimi yetiştirmek zorundaydım. Ona veda edip ayrıldım…


Bulamadığım bir kitabı aramak için dükkana geldiğimde onu görememek hayal kırıklığı olmuştu. Yoktu. Bir bahanem olmadan gittim ve o yine yoktu dükkanda.
Dükkandakilere onu sorduğumda hatırlamadıklarını söylediklerinde, kendimden şüphe etmeye başladım. Hayal görüp görmediğimi sorgular olmuştum.
Belki de bu şüphe yüzünden onu unutamadım.