Kategoriler
edebiyat Genel

29.12.2018

Kitapları yakmak bana her zaman zevk vermiştir. Bedelsizce çoğaltıldığı sanılan, bir sürü ağacın yok olmasına mal olan kitapları…
Hoş, benim çözümüm zerrece doğru değil; ama… Kitap kadar sevilen bir şeyin, sevilmesi gereken bir şeyin, ağaçları yok ederek oluşturulması… Haksızlık… Büyük balık küçük balığı yer, hareketli canlı, hareketsizi keser…
Böyle gider bu…
Neden?
Neden böyle gider?
Bir sürü farklı çözüm varken; neden ağaçlar kadar kadim canlılar yok olur bu uğurda?
Yakmak doğru değil, evet biliyorum; ama ne doğru ki? Bir paradoks oluşmuyor mu yaşadığımız her saniyede?
Mis gibi koktuğunu söyler insanlar kitapların. Bana göreyse leş kokarlar.
Duman da öyle… Ateş de öyle…
Peki neden böyleyim ben? Neden yakmayı seviyorum?
Adi bir kundakçıdan başka bir şey değil miyim; yoksa…
Yakabilseydim eğer…
En çok neyi yakmak isterdim bilir misiniz?
Altın kaplamalı zippomla, bu da bir paradoksun bir parçası biliyorum, ilk kıvılcımın nerede büyümesini dilerdim?
Kendi kitaplığımda… ama bunu yapmam hiçbir işe yaramaz, biliyorum bunu.
Çünkü, o kitabı asla unutamayacağım! Sadece bende olan o kitabı… Bir ağacın leşini rahatsız etmeden yapılmış, o kitabı…
İçinde ne yazıldığını başka kimseye anlatamayacağım, istesem de yapamayacağım o kitabı…
Belki de… Deneebilir, sonra da yakmaya, unutmak bilmez zihnimi koruyan buklelerimden başlarım.
Bir otomatta galiba galeta almaya çalışırken önüme atmıştı makine.
Galetayı kitaptan sonra lütfetmişti. Kitap kenevirden yapılmıştı. Bildiğimden değil, kitap söylüyor… Yani yazıyor…
Kitabın kapağında:
‘paradokslar…’
yazıyordu ve evrendeki tüm paradokslar, kitapta listeleniyordu… Uzun uzun anlatılıyordu ve kitap her paradoksta, büyülüymüşçesine, -müşçesine demek fazlaydı, değişiyordu.
Kitabın kendisi de bir paradokstu ama.
Yandığında kenevir leşi kokacaktı. Ya da her sayfada…
Gerçi bu durum arka kapakta belirtilmişti.

Kategoriler
edebiyat Genel

06.08.2018

Simyayla uğraşan, genç görünümlü bir kadın tanımıştım. Simyayla uğraştığını dahi; uzun yıllar dostluk ettikten sonra itiraf edebilmiş olsa da; bana bir şekilde güvenmeyi başarabilmişti. ‘başarabilmişti,’ diyorum; çünkü bana kalırsa güven tek kişilik bir meseleydi. Daha doğrusu tek kişinin meselesiydi. Yani sen ne yaparsan yap, son tahlilde onun iyimser ya da kötümser bakış açısıyla şekillenecek bir durumdu.
Evet…
Bu kadın, ateşle sertleşip değerlenen, ilk bakışta sadece vücut ısısıyla şekillenebilen; ama o da çok uzun zaman alan bir madde tasarlamıştı.
Merdane ya da küçük oyma bıçaklarıyla falan değil de; organik, ısısı olan şeylerle şekillendirilebiliyordu ancak. Diğer türlü, tıpkı bir salyangozun tuz döküldüğünde erimesi gibi, yavaş yavaş eriyordu.
Bir heykeltıraş olduğum için bana vermişti bu maddeyi.
Ha, bu arada, bu madde sadece bir kişinin ellerinde şekilleniyordu. Tam yirmi altı saat boyunca ellerine, ısına, sana… alıştırman gerekiyor, ancak ondan sonra şekillendirme işlemine geçebiliyordun.
Sonra, en son şekli verdikten sonra, küçük kıvılcımcıklarla maddenin her milimini alazlıyor ve bulduğun en en yüksek ateşe atıyordun onu.
Bu malzeme bana verildiğinde ilk aklıma gelen şey bir kumbara yapmak olmuştu her nedense.
Kilit ve anahtarını bile o malzemeden yapmak…
Peki neden bir kumbara? Çocukluğumdan beri tüm kumbaralarıma bir şekilde el konmuştu zira.

Kategoriler
edebiyat Genel

31.07.2018

Bir noktaydı. Cümle sonlarındaki nokta, noktalığına ilişkin küçük bir yan anlamdı sadece. O her anlamıyla nokta olduğunu hissediyordu. ‘nokta’ sözcüğünün tüm anlamlarını içerdiğini düşünüyordu. Nokta ideasının ta kendisiydi o.
Çizgileri oluşturan noktaların hepsi oydu. Öyle hissediyordu. Tüm noktalarla bağlantılı olduğunu, hepsinin kendisi olduğunu…
Bir ruhunun olması bile bununla ilgiliydi. Ruh, bir nokta kadar ve noktadan ibaretti. Öyle olmalıydı, o buna inanıyordu.
Zaten onun için bir ahiret günü söz konusu olamazdı. Her şey bir nokta kadar ahirdi çünkü.
Bu inancı boş inanç gibi görünebilirdi ilk bakışta; ama her şeyi oluşturan şey noktalar, yani bir tek nokta olduğuna göre, her şeye aynı mesafede olmasını sağlıyordu. Bu fikir kanını tutuşturuyor, onun her şee olan ilgisini tutuşturmak amacıyla çakılan bir kıvılcım görevini yapıyordu. kıvılcım, o ilk kıvılcım da nokta değil miydi?
İşte her şey o kıvılcıma indirgeniyordu zihninde.
Onun için, ahir zaman, şimdi ve burada kadar yakındı.
Son nefesinde de bir ateşi yakan bir kıvılcım, yani bir nokta olacağını biliyor, buna inanıyordu.