Kategoriler
edebiyat Genel

27.11.2019

Yaşlı bir çocuk olmaz değil mi? İki kelime kendi içinde bir paradoksu barındırıyor ne de olsa. Yine de o yaşlı bir çocuktu. Yaklaşık dört yaşında olmasına rağmen sanki tanrının kızıydı. Ya da tanrıçanın… Muhtemelen ikisinin…
İsa peygamber bakire bir anneden doğmuşsa bu kız da kendisini doğurmuştu adeta. Annesini görmesem inanabilirdim buna. Dişsiz bir bebekken bile konuşabiliyordu, inanabiliyor musunuz! Elime doğmuş olmasa ben inanmazdım.
Bazen otizmli bir çocuğun yaptığı gibi hiçbir şeyle ve hiç kimseyle ilgilenmese de; bu otizmde olduğu gibi kontrolsüz bir şey değildi.
Güzel bir kız değildi; ama çirkin de değildi. Düzdü. Yani karakteristik de değildi. Sıfatlar üstüydü sanki. Görünüşünden tavrına kadar hiçbir şeyi bir sıfatla anlatılamazdı. Milyonlarcasını da kullansan olmazdı. Boşa harcanan bir çabadan ibaret kalırdı sadece.
İlginç bir çocuktu vesselam. Ağaç, dağ, kar, sel, deprem gibi şeylere hiç şaşırmaz ya da onlardan korkmazdı; ama bir insanın nefretle haykıran, yahut sinsilikle fısıldayan sesini duyduğunda, işte ancak o zaman bir bebek gibi, yani olması gerektiği gibi ağlamaya başlardı avaz avaz.
Ona bilimsel bir soru sorduğunda, sözgelimi kimsenin bilemediği bir matematik problemi, tökezlemeden cevaplardı da; hatırını sorduğunda durakalırdı. Gerçekten sormak istemediğini anlardı çünkü.
Çok genç ölmüştü. Ergenliğe girer girmez, kimseye hiçbir şey çaktırmadan…
Bu dünyadan bir şey öğrenmeden…
Zaten her şeyi bilerek ölmüştü.
Yaşamak için bir sebebi olmadığından…

Kategoriler
edebiyat Genel

01.09.2018

Bir karganın özgüvenine hep özenmişti. öyle ki, ne zaman bir karga görse ya da duysa, gıptayla bakardı. Her şekilde kendisini gösteriyordu özgüven bir kargada. Sesi sanki özgüvenden o kadar gevrekleşiyor gibi geliyordu. Uçuşu, görünüşü bile…
Oysa o öyle miydi? Küçücük bir kızken bile kendisini gösterirdi özgüvensizliği. On-on bir yaşlarında, sanki bir anda gelişivermişti. Daha o ne olduğunu anlamadan göğüsleri çıkıvermiş, annesi sütyen takması için onu zorlar hale gelmişti. Oysa o istemiyordu bunu yapmak. Daralıyordu! Daraltıyordu her tür sütyen onu.
Küçüklüğünde, bunu ilk ve son savsaklayışında, annesi öyle bir vurmuştu ki ona, sessizce, sümükleri aka aka ağlamış ve o an, vücudundan nefret etmeye başlamıştı.
Büyümüş, evlenmiş, iki çocuk dünyaya getirmişti. Çocuklarını emzirmişti; ama hınçla yapmıştı bunu. Belki de onun için, çocukları huzursuz ve güvensiz kimseler olup çıkmışlardı.
Tam menepoza girdiğinde; ilerlemiş bir göğüs kanseri olduğunu öğrenmişti öylesine bir tetkikte. Göğüslerinin alınması gerektiğini… Hem de ikisinin de…
Mutlu olmuştu. Zerre kadar üzülmemişti hem de. Göğüsleri alındıktan sonra oldukça rahat olduğunu gören herkes, onun ne kadar özgüvenli olduğunu söyleyip durmuştu. Oysa o, bunu her duyuşunda bir kargayı düşünür, kendisinden utanırdı. Göğüslerinin olmayışına sevinişine değil, onlar varken özgüven gösteremeyip; kendisini sevemeyişine…

Kategoriler
edebiyat Genel

03.04.2018

Gökyüzüne baktı. En sönük yıldızlardan birisini aradı gözleri. Gözünün alabildiği en sönük olanını… Ve ona odakladı gözlerini yaşlarla dolsa da. Tüm dikkatini ona verdi. İlgisizliği anlardı çünkü ve ona yapılanı yapmamak için dahi olsa en sönük yıldızı arardı ilgisini sunmak için. Düşünürdü ki, bu sönük yıldıza bakmak pek olası olmayacağından ilgisiz kalmak rahatsız edebilirdi yıldızı. Düşünürdü ki, onun kadar uzakta birisinin dahi ilgisine hasret kalabilirdi o yıldız…
Tıpkı onun gibi… Her zaman görmezden gelinirdi o da. Ya da ışıltısı sönük olduğundan görülmezdi. Ne var ki, yıldızlar katrilyonlarcalarken; onlar, Yani oturduğu evin mevcudu sadece sekiz idi. O hariç sekiz… Baksanıza, kendisini saymayı bile unutmuştu. O kadar alışmıştı ki görmezden gelinmeye…
Onu neden görmezden geldiklerini hiç anlayamamıştı. Bir kız değildi, özürlü değildi, çok zayıf değildi, soluk falan da değildi…
Biraz sessiz konuşurdu bir zamanlar; ama sesini yükseltmeyi öğrenmişti. Bağırsa da görmezden geliniyordu. Bu nasıl bir tuhaflıksa…
Bahçelerindeki köpek bile onun yanına gelmezdi. Okulda hiçbir öğretmeni, defterden kura çekmediği sürece, sadece bir kere kurada çıkmıştı, ona söz vermezdi.
Açıklanamaz bir şekilde görmezden geliniyordu işte. Fotoğraflarda bile. Kadraja sığmıyordu çoğu zaman. Sığsa da öylece geçip gidiyordu gözler üzerinden. Birisini telefonla arayıp, bir şey söylediğinde ekseriyetle anında unutulurdu.
Yani insanlar onu hatırlamıyordu. Sanki dünyanın yuvarlaklığını bozan ve her an düşecek olan bir pürüzdü ve tutunamıyordu pürüzsüz dünyaya.
Ne yapsa da bunu değiştiremiyordu.
Hatta, bir keresinde birisinin hayatını kurtarmıştı ve kurtardığı kişi ona teşekkür etmeyi unutmuştu.
Yıllar geçti…
İki yüz yaşına geldiğinde; onu ölüm meleğinin dahi unuttuğunu anladı.

Kategoriler
edebiyat Genel

12.02.2018

Yaz tatiliydi. Elime para geçince karımın dırdırından kurtulmak için Karadeniz turuna çıktık. Çocuklarla birlikte… Bizim kaşık düşmanının en çok istediği şeydi bir Karadeniz turu. Neredeyse evlendiğimizden beri söylüyordu. Bıkmıştım artık dırdırından. Çocuklar da merak eder olmuştu Karadeniz’i. Onlar da eklenince başımı kurtarmak için çıktık bir yola işte.
Bizim arazi cipiyle gidiyorduk. Benim büyük kız arabayı iyi kullanırdı. Onunla ortaklaşa sürüyorduk. Keşke küçük değil de o oğlan olsaydı. Zaten bende şans olsa… Bu karıyla değil de… Vallahi Lopes olsa evlenmezdim. Başımı boşa belaya sokmazdım ama nerdeee.
Haritaya bakarak ve navigasyonu kullanarak gidiyorduk işte. O kadar yol derdi çekiyordum; ama bizimki türk sanat musikisi dinlemek istiyor, büyük kız İskoç bir karıyı dinlemek için dırdırlanıyor, küçük oğlanla ben damar dinlemek istiyorduk. Çoğunluk bizdik; ama bunların dırdından ne rap ne de arabesk dinleniyordu. Gerçi rapin gürültüsü bunların dırdırını duymamamı sağlıyordu sağ olsun… Onun için hoparlörü son ses açmıştım.
Sonunda Karadeniz yoluna girmiştik.
Büyük kız bacaklarını açmak için bir mola vermek istedi, kabul ettim. Arabadan indiler. Koyun gibi yayıldılar bizimkiler. Ben de arabada kaldım önce. Sonra dedim, bir çıkayım. Bizim kız da beni çağırdı. Oğlan da arabaya dayanmış duruyordu. Çıktım, arabanın üstüne sıçradım.
Yahu ne güzel kokuyordu ortalık!
Araba altımda sert duruyordu. Her şey, toprak bile yumuşacıktı. Arabanın sertliğine yapıştım. Kokladım, kokladım, kokladım… Yağmur da ne yumuşak yağıyordu öyle!
Ayaklarımı sallandırdım. Yere, çamurun yumuşaklığını hissetmek için dayadım. Bir yandan midem bulanıyordu. Midemi ancak arabanın sertliği yatıştırıyordu. Öylece, bizim hanım bana seslenene kadar kaldım…
Arabaya girdik. Bu kez küçük oğlanı umursamadan hanımın istediği müziği açtım. Zeki Müren’i.
Midem yine bulandı.
İyi ki de bulandı…

Kategoriler
edebiyat Genel

24.12.2017

Mutsuz bir adamdım ben. Gerçeklik serumuna benzeyen bir şey icat etmiştim. Bunu içen insanlar en kötü düşüncelerini, saklama gereğini duyduğu hislerini ilan ediyorlardı. Bunu insanlara içiriyor ve bekliyordum. İğrenç sırlarını dinliyordum sonra. Bereket herhangi bir eylem yapmıyor, sadece konuşuyordu çoğu. Birkaçı denemişti gerçi akıllarındakini eyleme geçirmeyi… Zaten kırk-kırk beş dakika sonra etkisi geçiyor, hiçbir şey hatırlamıyorlardı.
Bir gün bir kızla tanıştım. Yirmi üç yaşındaydı. O kadar umutsuz ve o kadar iyi bir insandı ki, önce hakkında hayal kırıklığına uğramaktan, onu sevmekten vazgeçmekten korktuğumdan o içkiyi içirmeye cesaret edemedim. O kadar iyi bir insandı ki, eğer o da kötü çıkarsa dünyaya olan tüm iyi niyetim, umudum sönüp giderdi. Biliyordum bunu.
Gerçi o da bana güvenmiyordu. O kadar bıkmıştı ki insanlardan, insanlıktan… Güvenmek sözcüğü çok uzak geliyordu ona. Yine de her şekilde doğruyu uygulamaktan geri durmuyordu. Onun için iyi bir insandı zaten.
Sonunda, korkunun ecele faydası yok, diyerek içkiyi içirdim. Tek şey, koyu bir ümitsizlikti. Söyledikleri sadece ümitsizliğe dairdi. Ve kendisini öldürmeye… Yaşamın anlamsızlığına… Kendisini öldürmeyi düşündükten sonra bile vazgeçiyordu. O kadar bilinçli bir insandı. Bilincinin en dışına kadar öyleydi demek ki. Bilinçli… İyi…
Sonunda bulmuştum! İyi birisini bulmuştum! Hem de karşı cinsti. Evlenebilirdik, çocuklarımız olabilirdi.
İçkiden ona da bahsettiğimde, benim de denememi istedi. Dediklerimi kaydedecekti.


Kaydı dinlediğimde, kendimden nefret etmiştim. İnsanların kötülükleri bana yansımıştı resmen. Bütün insanlardan daha kötüydüm. Söylenen tüm kötü düşünceleri içime çekmiştim sanki. Söylediklerim inanılır gibi değildi! Hazmedilir gibi değildi!
Kız, hiçbir şey demeden arkasını dönüp gitti.
Sahi, ben neden daha önce denememiştim bu içkiyi kendimde?