Kategoriler
edebiyat Genel

11.02.2020

Bir sırrı, başka birisinden duymadan anlamanın, bulmanın; ya da çözmenin mutluluğunu pek az şeye değişirim. O gün de öyle olmuştu. Bir sırrı çözmüş ve mutlu olmuştum. Sırlar bana tel yumağının içindeki küçük bir saç teli gibi gelir hep. Bu saç teli, yemekte bulduğun saç telleri gibi mide bulandırmaz. Organik olduğundan zarar görmeden tahliye etmek istersin onu diğer tellerin arasından. Onun için hassas davranırsın. İpek de olabilir bu. İlle de saç teli olmak zorunda değil sonuçta. Sırrın niteliğine göre değişir. Mesela benim o gün bulup ayırdığım şey ipekti. Çok değerli ve eşsizdi. Ama birisinin saçları için de ipek diyebilirsiniz. Onu ipeğe benzetirsiniz; çünkü yumuşaktır ipek gibi. İncedir.., değerlidir.
Çok kötü hissettiğim bir günde bulmuştum o ipeği hayatımdaki beni kıskıvrak bir sürü şeye bağlayan, birbiri içinden geçip etrafımı kafes gibi kuşatan teller arasından. Bulduğumu anlayıp iyi hissetmeye başlamam biraz zaman almış olsa da; kendimi çok şanslı hissediyordum onu bulduğum için.
Genç bir kız, bir çarşıda bir askıya bir düzine kadar kolyeyi asmış, gayet normal bir şey yapar gibi satmaktaydı. Aslında normal bir şey de yapıyordu. Yaptığı şeyde bir tuhaflık yoktu; ama bir büyü vardı işte. Kolyeleri oluşturan boncuklar boyanmamış ahşaptan yapılmıştı. Hatta vernik bile atılmamıştı. Boncuk olması için şekillendirilmeye gerek bile görmemişti onları yapan kişi. Rastgele bir şey yapılmıştı sanki. Emek verilmeden… Önemsenmeden… Sanki bir tür dilencilikti kızın yaptığı. Satılmayan bir şeyi sırf kıza acıdığımız için mi alacaktık? Peçete satan çocuklardan ihtiyacımız olmasa da peçete almak gibi mi olacaktı? Hatta bazen peçete almadan verirdik birkaç kuruş. Bu kız da mı öyle bir şey yapmamızı bekliyordu?
Kolyeleri biraz daha yakından görmek için yaklaştığımda kızın gayet güzel koktuğunu fark ettim. Eh, en azından diğer dilenciler gibi kötü kokmuyordu. Tuvalet gibi kokardı çoğu…
Bir kolyeyi elime aldığımda, işte o zaman ipeği bulmuştum!
Sır, kolyelerin kokularındaydı. Güzel kokan ağaçların gövdelerinden yapılma boncuklardı bunlar ve eğer bu kolyelerden alırsanız bir orman gibi kokardınız. Görsel estetik için değildi onlar, kokusal estetik içindi ve harikaydılar.

Kategoriler
edebiyat Genel

26.02.2019

“Merhaba,” demiştim size.
Duyamadınız değil mi sesimi? Tabii duyamazsınız; çünkü bir sesim bile yok benim.

Ama şimdi duyabilirsiniz.
Yazdıklarımı okuyabilirsiniz.
Çünkü artık bir sesim ve ellerim var. Epey hareketli ve çeşitli organları bulunan bir bedenim var…
Daha önce yoktu. Eskiden, küçük bir kurttum sadece. Etli, siyah bir bedenim, küçücük bir uzantım bulunuyordu beyaz renkli ve derimden daha sert ve sivri olan.
Oysa şimdi hem bir kurdum; hem de bir insanım.
Ben gidersem hiçbir şey yapamayacak olan bir insan bedenini mesken edindim kendime.
Aslında bu meskeni inşa ettim desem daha doğru olur. Tek farkla ki, üst üste koyarak değil de; eksilterek inşa etmiş oldum ben.
Önce inşa etmek için yeterli bir kaynak, bir nevi taş ocağı gerekiyordu bana.
Onu da bulmakta hiç zorlanmamıştım.
Nasıl mı bulmuştum? Bir fırın bulmakta zorlanır mısınız siz? Gözü kapalı bulursunuz bir fırını; çünkü ekmeğin kokusunu çok çok uzaklardan alabilirsiniz.
İşte, beyinlerini az kullanan insanlar, fırından yeni çıkmış ekmeğe benzer, çok çekici bir kokuyla kokarlar bana. O derime göre sert uzantımın ucundaki hassas hücrelerimle alırım o kokuyu. Hangisi daha az kullanmışsa beynini, onu seçerim meskenim için.
Önce tatlıyı tüketirim. Yani kullanılmamış bölgeleri… Sonra da; yavaş yavaş, tatlıyla birlikte sindirilmesi kolay olduğundan, kullanılan bölgelere de uzanırım tabii. Bir ordan, bir diğer taraftan, yavaş yavaş beyni kendime göre dekore ederim… Kendi salgılarımla, yani verdiğim emirlerle yönetebilir hale getiririm. Yedikçe büyümüşümdür çünkü ve koskoca vücudu yönetecek kadar büyüdüğümde; yani şimdi, size yazabilir hale gelirim.
Belki de dünyayı yönetebilir hale…

Kategoriler
edebiyat Genel

24.02.2019

Ondan nefret etsem de; kokusunu çok seviyordum ve böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştım. Acaba daha önce sevdiğim birisinin ya da bir şeyin kokusuna mı benzetmiştim? Tam olarak anımsamıyordum.
Ondan niye nefret ediyordum?
Bir kere beni dinlemiyordu. Ben merkezciydi. Kaç defa ağlarken kendisinden bahsetmişti. Evet, sık ağlayan birisiydim; ama dakikada bir ağlamıyordum ya. Günde iki kere bile ağlamıyordum. Her gün bile ağlamıyordum yahu!
Yine de o, ben ağlarken; kendisiyle ilgili herhangi bir şeyden bahsedebiliyordu işte.
Diğer bir sıkıntısı, fazla titiz oluşuydu. Daha doğrusu, her şeyin onun istediği gibi düzenlenmesini ya da dağınık bırakılmasını istiyordu. Bunun için titizlikle uğraşıyor, inatla eşyaların yerlerini değiştiriyordu.
Arkadaşlarıyla, yani iş arkadaşlarının dışında arkadaşı da yoktu ve iş arkadaşları da onun aslarıydı, benden çok daha fazla ilgileniyor, onlarla evimizde toplantılar düzenlediğinde hepsinden fazla, adeta bana nispet yaparcasına gürültü yapıyordu.
İşte tüm bunlara ve daha fazlasına rağmen, kokusunu seviyordum.
Bağımsızlık kokuyordu. Tıpkı bir kedi gibi… Az ama öz kokuyordu. Koşarken terliyor, sonra kayboluyordu ter kokusu. Sıkıldığında hareket ederek çözüyor, böylece vücudu sıkıntı kokmuyordu.
Evet…
Belki de ben onu değil, olduğu kişiyi seviyordum.
Olmak istediğim kişiyi…

Kategoriler
edebiyat Genel

18.02.2019

Sıkıca kapatılmış onlarca kutu. Hepsi farklı, birisi diğeriyle aynı özellikleri taşıyan bir tek kutu dahi yok o küçük dolapta.
Dolap dediysem sadece açık raflardan oluşan bir şey. Kutular yeterince sıkı kapatılmış zaten.
Etrafta nemi alsın diye mangal kömürü parçaları var. ve kutular etiketlenmemiş. İnsan özellikle etiketlenmediğini düşünüyor. Gizliliği sağlamak ya da bir tür kendisine yapılan gösteriş veya… kendini sınama güdüsü.
Kutuların önüne geldiğinde ‘bakalım hangi kutunun içinde?’ diye soracak birisi var içinde. Birisi de; duraksayıp mahçupça kutulara bakacak. Diğer biri çıkacak ve içlerinden birini gösterecek. Oysa etiketli olsa yalnız kalacak. Bakan da aynı olacak, açan da; koklayan da…
Bu kutuların içeriğini öğrenen herkes, onun sapık olduğunu düşünecek. Varsın düşünsünler. Düşünsünler bakalım. Hüzünlü, yalnız ve… ve… ve… neyse, onu birazdan söylerim, birisi olduğunu düşüneceklerine, sapık olduğunu düşünsünler.


O sımsıkı kapalı kutuların kapaklarının hepsi açık artık. Yeni açtı. Cam da açık… Güneş ışığı ve hava, kutuların içindekileri hiç olmadıkları kadar canlandırırken bir an sonra tüketecek. Öldürecek onları…
Anıları…
Bir kutuyu alıp burnuna götürüyor. Kutunun içinde bir saatin deri kordonunun küçük bir parçası var… Mis gibi tıraş losyonu kokuyor. Babasının kokusu…
Çoktan ölmüş olan babasının…
Ve… Kokladığı an, güneş ışığı solan kokuyu geri getirdi tüm canlılığıyla ve sonra… Hop… Artık sadece bir kokunun hayaletinin içinden geçiriverdi burnunu… Yokluğun soğuk duşu…
Kutuyu yerine bırakıyor. Sonra kapatacak mezarı.
Bir kutu daha…
Bu kez annesinin beyaz bir kıyafeti…
Öğretmeninin kendi kokusu sinmiş bir kitabı, arkadaşının kalemi, ahşap kokuyu emiverir hemen… Arkadaşı severdi yazmayı. Saçma sapan şeyler yazardı ama…
İlk sevgilisinin, hala sevmekte olduğunu onu koklarken anladığı sevgilisinin tokası…
Dedesinin sigara tabakası…
Oğlunun ilk kusmuk kokusunu barındıran, ne olduğunu çoktan unuttuğu bir kumaş parçası.
O bile öldü…
Kendi oğlunu gömdü.
Diyorum ya, tamamen yanlış bir yalnızlık onunkisi. İşte şimdi bu yanlışlığı düzeltecek.
Önce onların hapsettiği parçalarını serbest bıraktı havaya. Teker teker selamlayarak…
Sonra da…

Kategoriler
edebiyat Genel

16.02.2019

Her gün içine girdiğim bir dolap vardı içinde temiz kıyafetlerin bulunduğu ve ben o zamanlar Narnia Günlükleri’ni okumamıştım. Aklıma da gelmemişti, içine girdiğim dolabın başka bir evrene açıldığı fikri.
Ben dinlenmek için giriyordum dolabın içine ve henüz üzerlerini kaplayacakları insanların kokularına bürünmemiş, tarafsız bir şekilde temiz kokan giysilerin eşliğiyle yatışmak…
Belki de bu eşsiz tarafsızlığa kaçmak…
O gün, bir kere giyilse de giyen insan kokan bir kıyafet, tüm o büyüyü bozana kadar da girmeye devam etmiştim.