Kategoriler
edebiyat Genel

13.08.2018

Biliyordu. Yaşamak için bir sürü neden vardı. Peki o ne diye başka sebepler arıyor, yenilerini diliyordu? Neden eskilerini değerlendirip yenilemiyordu? Neden devamlı istiyor, olanları itiyordu?
Böyle yapınca önü hep boş kalıyor, o devamlı aranıyor, hiçbir şeyi yokmuş gibi görünüyordu işte. Eh, bu şekilde olunca da; yaşamak için sebepler aradığında, sadece önündeki boşluğu görüyordu.
Bir gün, kendi halinde birisine rastladı. Yanında yöresinde bir sürü yaşama sebebi bulunan, elleri kolları dolu olan birisine…
Usta bir yankesici sandı kendisini ve içlerinden bir taneciğini, aşırdı.
Bir sürü insanın yaptığı hatayı o da yapmıştı işte. Kendisinin olmayan bir amacı, bir sebebi aşırmıştı. Bu sebep, onu günbegün zehirlemeye başlamıştı. Kangrenleşmeye başlamıştı ruhu. Atamıyordu çünkü; hırsızladığı mala tüm gücüyle sarılmaktaydı. Zaten kabullenemiyordu; çünkü onun değildi. Kendisinden çıkmamıştı ki.
O yavaş yavaş ölürken; kollarındaki yığından aşırdığı şeyin aynısını, sanki o hiç aşırmamışçasına tekrar gördü aynı yerinde. Kökü ondaydı çünkü. Çabucak çıkmıştı işte.

Kategoriler
edebiyat Genel

16.06.2018

Bir kuyudan bakraçla su çekiyordum. Çıkrığın kolunu çevirdiğimde bakracın olağan üstü ağır olduğunu keşfetmiştim. Nitekim, bakracın içine girmiş bir kurbağa gördüm. Halinden son derece memnundu kurbağa. Kuyuya atlaması için bakracı ters çevirdiysem de; bakracın içinde kalmak için son gücüyle gayret etmekteydi. Çaresiz, içinde o olduğu halde bakracı çektim ve bakraç yere değer değmez kurbağa omzuma fırlayıvermişti bile.
Aklıma, şu meşhur kurbağa prens masalı gelmişti. Biraz iğrenmişlik, biraz da merakla, neden merak ettiğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu, kurbağayı bir kayaya doğru fırlattım. Evet, masaldaki gibi bir duvara fırlatmamıştım; ama sonuç olarak fırlatmıştım işte ve karşıma yakışıklı bir adam çıksa hiç fena olmazdı. Gerçi adamın yakışıklı olması pek o kadar önemli değildi. Bir mucize istiyordum ben. Bir mucize umuyordum.
Evet, gerçekten de bir mucize olmuştu. Kurbağa genç ve her ne kadar önemli olmasa da; yakışıklı bir adama dönüşmüştü. Ne var ki; adam bana bakmadan arkasını dönüp gitmişti.
Yine de mucize gerçekleşmişti.

Kategoriler
edebiyat Genel

15.05.2018

Ona ayrıcalıklı davranamazdı. Başkalarına öyle davransa sorun olmazdı; ama ona yapamazdı. Her şey belli olurdu. Kimse öyle düşünmese bile, o bu durumdan öylesine korkuyordu ki, mutlaka bir şey belli ederdi. Sırf bunun için ona en ufak bir ayrıcalık yapmaktan kaçınması gerekiyordu. Böyle yapıyordu yapmasına da; diğer yandan da; ona olan muhabbetini göstermek istiyordu. Aşktı bu, kızıl bir oddu. Ya koldan belli ederdi kendisini, ya yenden… İstese de istemese de; ona farklı gülümsediğini fark etti. En kolay bu fark edilirdi zaten. Onun için gülümsediği an suratını ifadesizleştirmeye alıştırdı kendisini. Ama bu kez de sesinin tonunun değiştiğini fark etmişti. onu değiştirmek çok daha zordu işte. Bunu yapamadığından onunla çok az konuşmaya çalıştı.
Aşkın en belirgin göstergesi olan maşukun ismini söyleyememe hali de başını belaya sokmaktaydı. O da; maşukunun adını ayna önünde sıradan bir şekilde söyleme provaları yaparak aştı bu durumu. Sonra yanından geçerken duraklamamaya, o konuşur konuşmaz ya da hareket eder etmez başını olduğu tarafa çevirmemeye, diğer insanlarla onun hakkında pek konuşmamaya… kısacası aşk denen kızıl odu gizlemeye çalıştı. Bu ateşi gizlemek için attığı battaniyeler yandı, döktüğü sular buharlaştı.
Maşukunun varlığı oda kütük oluyor, od bir türlü sönmüyordu. Bunun üzerine oradan uzaklaşmaya karar verdi. Gördü ki, maşukunun yokluğu da oda kütük oluyordu.
Nasıl olsa oradan uzaklaşmış, oranın kuralları ona işlemez olmuştu. Onun için aşkını bir kandile koyup maşukuna sunmaya gitti.
Maşuku, kandili alıp kendi odunu onun oduna ekledi.
Bazen her şey bu kadar basitti.

Kategoriler
edebiyat Genel

03.02.2018

Demir bir kapı… Som demir olmalı. Kolsuz, tokmaksız…
Peki bu neden benim rüyalarıma giriyor? Her gün. Kazayla uyukladığımda bile, zihnimin kapalı olduğunu sezer sezmez; bir hırsız gibi, haylaz bir çocuk fırsatçılığıyla giriveriyor rüyama.
Ne istiyor benden bu kapı?
Ne zaman açılacak? Açılması için ne yapmam gerekecek?
Rüyama her girişinde, yeterince büyük ve güçlü bir mıknatısın bu kapıyı açıp açamayacağını sorarım kendime.
Tokmak yok, kilit yok… Ya vurmam, ya da bir mıknatısla çekmem gerek açılması için. Ya da beklemem… İşte en zoru da bu.
Beklemek… Beklerken ne yapılır ki? Rüyaları gözetip aynı düz, pas kırmızısı şeye mi bakacağım? Acaba paslanmasını mı beklemem bekleniyor? Paslanıp umufak olana kadar zaten benim kemiklerim çoktan un gibi ufalanıp böcekler mezarımdan umudu kesip teker teker terk ederler. Bu olduğunda bile o demir kapı sapasağlam kalacaktır.
Yok yok… Bu kadar gaddar olamaz… Kim? Bu rüyayı görmemi sağlayan şey… Peki o kim? Bilmiyorum, belki tanrıdır, belki de bilinçaltımın kendisi.
Peki ne istiyor benden? Bir bilsem…
Kapıya vuruşumda ellerim ağrıyor sadece. Uyandığımda bile devam ediyor ağrı. Ne yapacağım ben? Ne yapacağım!
Bu sabah, cumartesi sabahı, saat erkenden kalkmıştım. Tabii bir doz kapı almadan değil… Nasıl olsa işe falan gitmeyeceğimden yine sızıverdim. Zaten bir doz almışlığıma bakmayan doktorum bir doz daha enjekte ediverdi… Fazla dozdan olacak, bu kez, bir anahtar düştü kafama. Tam da kapıya alık alık bakarken… Tam da rüyanın bitmesini hasretle beklerken düşmüştü.
Düşmüştü düşmesine de; anahtar deliği yoktu ki kapının! Yoktu işte. Üzerine tırmansam da; dibini kazsam da bulamamıştım bir delik kaç yıldır.
Ben de kendimde, kendi naçiz vücudumda arayacaktım anahtar deliğini.
Vücutta dokuz tane delik vardı. İster inanın, ister inanmayın; ama hepsinde teker teker anahtarı deneyecek kadar delirmiştim. Delirmiştim Yahu!
Eh, tabii ki uymayacağını biliyordum…
Öğrenilmiş bir hareket olan, düşündüğümde başımı kaşıma eylemi sayesinde anahtar deliğini bulduğumu söylesem bana inanır mısınız?
Evet… Evet… Anahtarın başıma düştüğü kısımdaydı delik. Zaten orası epey kaşınmıştı o zaman… Tevekkeli değil, anahtar kendi deliğini de açarak belirmişti.