Kategoriler
edebiyat Genel

23.08.2018

Hayatımda ilk defa kendi başıma tatile çıkacaktım. Gerçi bir günlük bir turdu tatil dediğim; ama ne bileyim, kendi başıma denize girme, yanımda su atıp oynayacak birisi olmadan yüzme fikri bile tuhaf geliyordu bana.
Davet etsem benimle gelecek onlarca arkadaşım vardı; ama bu kez tek başıma gitmeyi düşünüyordum. Psikoloğum önermişti çünkü. Aşırı derecede yalnızlıktan korkan bünyem için iyi olabilirdi dediğine göre. Yalnızlıktan, yalnız kalmaktan korktuğumdan hayır diyemiyor, bunun için bir psikoloğa yüzlerce lira para bayılıyordum. O da böyle şeylerle korkumu yenebileceğimi düşünüyordu işte. Haydi bakalım, deneyecektim bir kere.
Tur otobüsüne bindiğimde, etrafıma şöyle bir göz atmaktan alamamıştım kendimi. Psikoloğum Hayri Bey’in dediğine göre, bu tatilde sosyalleşmeyi geri planda tutmalıydım; ama işte… Aşırı dost canlısı ben, kendimi geri çekemiyordum insanlardan, ne yapabilirdim ki? Tabii ki Hayri’ciğimin dediğini…
Yine de şöyle bir bakmaktan kime ne zarar gelebilirdi canım? Yakışıklı bir adamın hemen arkasına oturdum. Sosyalleşme girişiminde bulunamayacak olsam da; belki o bir girişimde bulunmak isterdi ve sevgili Hayri’ciğim bunu engellememi falan söylememişti bereket versin ki.
Arkamda da çok güzel bir hanım efendi vardı… Sevgili rakibem… Hemen benim yakışıklıya göz süzmeye başlamıştı. Ah… o gıcık Hayri olmasaydı gösterirdim ona; ama hafifçe gülümsemekle yetindim. Gerçi kadın içgüdüsüyle, gülümsememdeki kötücüllüğü anlamıştı muhtemelen. Adam sende… Varsın anlasındı.
Yanımdaki koltuğa, kokoreç kokan, kel ve göbekli bir adam oturdu. Bu sabahın köründe nasıl olup da kokoreç kokabilirdi bu adam, hayret etmiştim doğrusu; ama burnuma güvenirdim. Düpedüz kokoreç kokuyordu adam işte…
Onun yanına da genç, benden genç, hiç fena görünmeyen bir çocuk oturdu. Hani şu bilgisayar oyunundan başka şey düşünmeyen tiplere benziyordu çocuk. O da annesi zoruyla gönderilmiş olmalıydı. Hatta zorla eline sıkıştırdığı tur biletini kullanması için rüşvet niyetine bir oyun DVDsi bile almış olabilirdi çocuğa. Kesin öyleydi, her iddiasına girerdim.
Onların arkasına da… off! Off! Önümdeki yakışıklı adamcağızı seve seve arkamdaki hatuna hibe edebileceğim, hatta bunun için arkama bile bakmaya gerek duymayacağım tipte, muhteşem kaslara ve aynı muhteşemdeki bir boya bosa ve çehreye sahip bir afet oturdu. Tamam, afet tabiri hatunlar için kullanılır; ama bu adama adam demek… yanlış olurdu yani. Bu adam bir doğal afet olduğundan afet kelimesini kullanmam bir nevi, zaruretti.
Her neyse… Bu afet, omzunda bir şnorkel çantası taşıyordu… Keşke şnorkelimi alıp; bu adamın peşinden gitseydim. Bu adamı Mariana Çukuru’na kadar takip edebilirdim. Hala edebilirim. Galiba valizime, evet, bir günlük tur için bile bir valiz götürmüştüm, şnorkelimi de tıkmıştım. Yaşasın kadınların valize her şeyi tıkma huyu! Var olsun şnorkel kullanmasını öğreten babam!
Bu arada, kusura bakma Hayri’ciğim, eğer bu adama hayır dersem…. yazıklar olsun kadınlık gururuma. Hem fena mı, sana bir üç yüz lira daha kazandırdı bu afet…
Artık başka bir zamana yaparım senin şu hayır dememe şeyini herhalde.
Acaba bu doğal afetin adı ne? Ay, sorsam mı ki?

Kategoriler
edebiyat Genel

01.08.2018

Yağmurun yağışını şehrin ortasındayken pek sevmem. Kim sever ki? Yağmur toprağın üzerine damladığında güzeldir, herkes de bunu bilir…
Asfaltın üzerindeyken yağmur tuhaf görünür. Doğal değilmiş gibi, yabancı olan, doğal olmayan asfalt değil de oymuş gibi. Belki de doğrudur. Şehrin doğal ortamında insan asfalta değil de yağmura söver çünkü.
Arabasının içinde seyrederken yağmur yağıyorsa mutlaka bir kere söver insan. Koltuğunda kaskatıdır. Mutlaka bir yaya ona küfredecek, mutlaka silecekler yağmurun hızına yetişmeyecek, mutlaka trafik yavaşladıkça yavaşlayacak; tıkandıkça tıkanacaktır.
Hülasa, yağmur daima bir sorun olacaktır.

Kategoriler
edebiyat Genel

09.06.2018

Savunmasız bir kuşu avlayan bir kediye neden içerler insanlar? O savunmasız kuş da savunmasız bir böceği avlamıştır. Zaten savunmasız kediyi de biz insanlar evcilleştirmişizdir. Savunmasız insanları da daha büyük insanlar avlamıştır. Baktığın yere göre bu hayatta aslında her şey, savunmasızdır.
O öyle değildi. Kendisinin asla savunmasız olmadığına inanırdı ve ona gerçekten hiçbir şey olmamıştı. Bir kavgadan burnu bile kanamadan çıkardı mesela. Ya da doğal afetten…
Hiç kimse ona inanmıyordu benim dışımda. En iyi arkadaşımdı. Her an yanımdaydı. Benimle tartışmasını, ufkumu açmasını becerebilen tek kişi oydu.
Bir gün, bir odadaki bir koltukta, kağıt mendiller ve yazılı kağıtlar eşliğinde; içimde, öldü.

Kategoriler
edebiyat Genel

26.04.2018

Çok yorgundu. Vücudunun her santimi çözülmüştü sanki. Derisi vücudunu kaplamaktan, damarları kanını taşımaktan, kanı bir temizlenip bir kirlenmekten ve devamlı hareket etmekten bıkmiştı ve bu bıkkınlık, vazgeçmişlik, vücudunu oluşturan tüm atomlar için geçerliydi.
Bu durumun somut bir nedeni yoktu. İşi güzeldi, seviyordu işini. Bir tiyatro sahnesinde kostümlerden sorumluydu. En devasa sorunlara en pratik çözümler bulmakta usta olduğu için oyunlar hiç sınırlanmadan oynanabiliyor, çok daha gerçekçi görünüyorlardı seyirciye. İş arkadaşlarıyla da bir sorunu yoktu. Üzerine sinen bıkkınlığı bile anlayan yoktu. İyi idare ediyordu. Canlı duruşundan taviz vermiyor, fazlasıyla enerjik görünüyor, evine girene kadar hiperaktif bir insan profili çiziyordu. Evine girdiği an kendisini bırakıyordu. Neferet ettiği yorgunluğu onu ele geçiriyordu. Bununla birlikte, kapı çalındığı an yine değişiyordu. Kapıyı çalan, on saniyeliğine gördüğü, çöp almaya gelen kapıcı olsa bile bir şey değişmiyordu.
Bir gün, kostümünü hazırladığı bir oyunu, boş bir koltuğa oturup seyretmeye başladı. Seyretmeye çalışmaya… Onu görecek kimse olmasa bile yorgunluğunu sezdirmemekte epey idmanlı olmasına rağmen, tiyatrınun gerçekçi hhavası bunu zorlaştırmıştı. İyi ki salın karanlıktı…
Oyun bitip salondan çıkmak için hareketlendiklerinde, yanındaki koltuktan kendi vücudunu kaldırmaya çalışan, oraya annesi olması kuvvetle muhtemel bir kadınla gelmiş olan çocuğu gördü. En fazla on yaşlarındaki çocuk, henüz o kendisindekine eş bıkkınlığı kamufle edecek kadar uzman değildi.
Heyhat, çocuğun daha yaşayacak yılları olmalıydı önünde ve bunun çocuk için ne ifade ettiğini çok iyi bilmekteydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

01.04.2018

Penceresinin önünde durmuş düşünüyordu. Perde kapalıyken neden penceresinin önünde durduğu meçhuldü; gerçi perdenin üzerindeki resimlerde de o sokağın bir anını gösteren durgun; ama hareketli figürler vardı. Kendisi yapmıştı o resimleri. Yoğun bir anın fotoğrafını çekip o fotoğrafın aynısını perdeye kumaş boyalarıyla geçirmişti. Arabaların birkaçının plakaları bile görünüyordu. İnsanlardan birkaçı tanıdıktı. Ne var ki o perdeye de bakmıyordu. Sanki, pencere, bambaşka bir evrene geçmesini sağlayan bir boyut kapısıydı ve o kapalı olsa bile boyut kapısından her şeyi görebiliyordu. Hatta pencere kapalı olduğu için boyut kapısı açılmış bile olabilirdi.
Bir stüdyo daireydi burası. On yıldır bu daireye ayak basan tek kişi oydu. Bir tamirci bile girmemişti, bir komşu kapının önünden içeriye dahi bakmamıştı. Kargocular eve gelmezdi; çünkü siparişlerinin iş yerine kargolanmasını sağlardı.
Daire onun bakir mabediydi. Her zaman temizdi ve güzel kokardı. İnternetten Gülçiçek adlı bir markanın yaptığı oda spreyini alır ve makinesini yarım saat aralıklarla sıkması için programlardı. Harika bir kokuydu bu. Yer yer cam kaselere su içinde koyduğu karanfil taneleriyle birlikte evinin daima güzel kokmasını sağlardı. Çamaşır suyu ve kimyasal çözücüler yerine oksijen bazlı deterjanlar kullanırdı. Bu deterjanların içeriğine çok dikkat ederdi.
Evinde klasik bir koltuk yoktu. Kendi elleriyle tatamiye benzeyen, tek farkları ince ama yumuşak minderleri olan mobilya parçaları yapmıştı. Biri hariç… Bir tane de at şeklinde mobilya yapmıştı. At şeklinde bir koltuk. Atın üzerinde koşar hissini vererek sallanan, dizginleri çektiğinde duran, toynakları ve parmak kemikleri dahi olacak kadar detayları bulunan…
Duvarlarına da kendi elleriyle mozaik taşlarıyla soyut ve somut resimler yapmıştı. Velhasıl, evin her köşesi sevgiyle donatılmıştı.
Peki, bu her santimini zevkle işlediği mabedinde dahi düşünceli olmasının nedeni neydi?
Evine birisini davet etmek zorunda bırakılmıştı. Zorda kalmış bir iş arkadaşı…
Sırf doğrudan sorulmuş bir soruya, bir ricaya ‘hayır’ diyemediğinden, herhangi bir bahane de aklına gelmediğinden, kimsenin girmediği evine pek hazzetmediği birisi girecekti.
Ve kapı çalıyordu! Bir kapı zili bile bulunmayan, tokmağı sökülmüş kapı, klasik bir şekilde parmaklarla vurularak çalınıyordu.
Işıkları çoktan söndürmüştü.