Kategoriler
edebiyat Genel

20.11.2019

Küçük çocuk evinin arka bahçesinin kapısını kapattı. Kapı gıcırdıyordu. Salıncak gıcırtısına benzetirdi bu sesi ve tıpkı salıncağa bindiğinde oluşan coşku gibi, saliselik bir coşku kıvılcımı gelirdi yüreğinin ortasına. Tüm kıvılcımlar gibi salise geçtikten sonra, ya söner; ya da ateşi başlatırdı.
Bahçesinde bir köpek kulübesinden bozma, oyuncak bir evi vardı arkadaşından kalma. Arkadaşı gitmişti. Memleketine… Adana’ya…. Orada olduğu zaman bile hep çok özlemişti Adana’yı. Hatta bu kulübenin kapısına bir posta kutusu yapmış, üzerine de adana yazmıştı süslü bir yazıyla. O da; en yakın arkadaşının kulübesini kendi bahçesine taşımış, küçük Adana’ya sahip çıkmıştı. Ona badana bile yapmış, babasıyla dayısının ortaklaşa kestiği dananın kanının küçük bir damlasını kapısına bile sürmüştü.
O da arkadaşını çok özlemişti. Birisi ona nereli olduğunu sorduğunda, ki çok fazla soruluyordu, artık Adanalı olduğunu söyler olmuştu. Ailesi bazen onun yanlışını düzeltse de; umursamıyor, Adanalı olduğuna kendisini inandırabiliyordu.

Kategoriler
edebiyat Genel

26.11.2018

Küçük, kaç yaşında olduğunu bilmediğim bir çocuk vardı bugün. Bir hastahanenin bekleme salonundaydı. Broşürleri renklerine göre düzenledi, düşen birkaç tanesini topladı ve düzgünce yerine koydu.
Düşündüm…
Biz ne zaman, kaç yaşımızda bundan vazgeçmiştik?
O çocuk bizim yaptığımızı yapacak mıydı?
Ne zaman yapacaktı?
Bir ah çektim, yüzüme düşen saçlarımı bile kıpırdatamadım, nerede kaldı karşıki dağları yıkmak.

Kategoriler
edebiyat Genel

22.10.2018

Bülbül ötüşünü duydunuz mu hiç? Yok, bülbül ötüşünün ne kadar harika olduğunu duydunuz; gülle olan muhabbetini işittiniz biliyorum. Ben, gerçekten bülbülün sesini duyup duymadığınızı merak ediyorum.
Ya da duyduğunuz kuş seslerinden hangisinin bülbüle ait olduğunu bilip bilmediğinizi…
Ben bilmiyordum, işitmemiştim. Belki, hatta kesinlikle duymuştum; ama işitmemiştim işte. Hiç de merak etmemiştim bülbülün sesini. O benim için sadece benzetmelerde kullanılacak bir sözcük, bir kavramdı. Kavram olacak kadar dahi gelişmemişti zihnimde. Oysa kim bilir kaç defa kullanmıştım onu benzetmelerimde. Aşık olduğumda, okuduğum bir aşkı anlatışımda ve daha bir sürü şeyde….
Bunu nereden mi çıkarmıştım? Oğlumun, kendi küçük oğlumun, sapanla bir kuşu vurduktan sonra pişman olup onu bana getirdiğinde, bu kuşun hangi kuş olduğunu bilmediğim için internetten baktıktan sonra kafa yormuştum bu duruma.
Bu küçücük kuşun ne aşklara örnek gösterildiğini oğluma nasıl anlatabilirdim ki? Her şey ortadaydı. Hikayelerde, masallarda, her yerde anlatılıyordu; ama insan idrak edemediği bir durumu nasıl anlatabiliyordu diğer insanlara? Anlatabiliyor muydu? Diğer insanlar anlayabiliyor muydu?
Kendi küçük oğluma, insanların hata yapabileceğini anlattım; ama her hatanın bir bedeli olduğunu söyledim. Pişman olmanın hiçbir işe yaramadığını…
Hatalı olanın tek kendisi olmadığını, benim de hatalı olduğumu anlatıp; bbir bedel belirledim ödemek için. Tatlı bir bedel…
Ha, bedellerin hep acı olmaması gerektiğini de söylemeyi ihmal etmedim tabii. Bedelin işlevinin, sadece aynı hatayı yapmamayı sağlaması olduğunu, insana acı çektirmek olmadığını öğrettim.
Bedel, bülbül hakkında, aslında tüm kuşlar hakkında ne öğrenebiliyorsak öğrenmekti.
Ödedik…
İkimiz de…

Kategoriler
edebiyat Genel

12.02.2018

Yaz tatiliydi. Elime para geçince karımın dırdırından kurtulmak için Karadeniz turuna çıktık. Çocuklarla birlikte… Bizim kaşık düşmanının en çok istediği şeydi bir Karadeniz turu. Neredeyse evlendiğimizden beri söylüyordu. Bıkmıştım artık dırdırından. Çocuklar da merak eder olmuştu Karadeniz’i. Onlar da eklenince başımı kurtarmak için çıktık bir yola işte.
Bizim arazi cipiyle gidiyorduk. Benim büyük kız arabayı iyi kullanırdı. Onunla ortaklaşa sürüyorduk. Keşke küçük değil de o oğlan olsaydı. Zaten bende şans olsa… Bu karıyla değil de… Vallahi Lopes olsa evlenmezdim. Başımı boşa belaya sokmazdım ama nerdeee.
Haritaya bakarak ve navigasyonu kullanarak gidiyorduk işte. O kadar yol derdi çekiyordum; ama bizimki türk sanat musikisi dinlemek istiyor, büyük kız İskoç bir karıyı dinlemek için dırdırlanıyor, küçük oğlanla ben damar dinlemek istiyorduk. Çoğunluk bizdik; ama bunların dırdından ne rap ne de arabesk dinleniyordu. Gerçi rapin gürültüsü bunların dırdırını duymamamı sağlıyordu sağ olsun… Onun için hoparlörü son ses açmıştım.
Sonunda Karadeniz yoluna girmiştik.
Büyük kız bacaklarını açmak için bir mola vermek istedi, kabul ettim. Arabadan indiler. Koyun gibi yayıldılar bizimkiler. Ben de arabada kaldım önce. Sonra dedim, bir çıkayım. Bizim kız da beni çağırdı. Oğlan da arabaya dayanmış duruyordu. Çıktım, arabanın üstüne sıçradım.
Yahu ne güzel kokuyordu ortalık!
Araba altımda sert duruyordu. Her şey, toprak bile yumuşacıktı. Arabanın sertliğine yapıştım. Kokladım, kokladım, kokladım… Yağmur da ne yumuşak yağıyordu öyle!
Ayaklarımı sallandırdım. Yere, çamurun yumuşaklığını hissetmek için dayadım. Bir yandan midem bulanıyordu. Midemi ancak arabanın sertliği yatıştırıyordu. Öylece, bizim hanım bana seslenene kadar kaldım…
Arabaya girdik. Bu kez küçük oğlanı umursamadan hanımın istediği müziği açtım. Zeki Müren’i.
Midem yine bulandı.
İyi ki de bulandı…