Kategoriler
edebiyat Genel

22.04.2018

Sesi, insanın içini ısıtıyor, cennette olduğunu düşündürüyordu duyana. Pürüzsüz bir tek dalgası olmayan, akışkan bir bütündü sesi ve bittiğinde, artık olmadığında yoksunluk hissini son kertede yaşatıyordu kulaklara.
O pürüzsüz sesi çıkartabilmeyi, bir an dahi detone olamama halini ancak orta dünyada yaşayan elfler başarabilirmiş gibi geliyordu bana oysa. Yine de; onun beyninin farklı çalıştığını, bir otizmli olduğunu bilmek, her şeyi açıklıyordu. Sanki yolunu şaşırmış bir elfti ve bu evrende otizmli şeklinde açıklanabiliyordu sadece. İnsanların mantığı ancak böyle bir şeyi hoş görebilirdi zira. Aksi taktirde dengeye olan inanç sarsılırdı; çünkü bu sesle her şeyi elde edebilir, herkesi her şekilde ikna edebilirdi rahatlıkla. Saruman’ın sesi eksik kalırdı bana kalırsa.
Dünyada var olan tüm dilleri bir duyuşta öğrenebilir, yarasaların dahi çıkarttığı tüm sesleri taklit edebilirdi. Hatta, dünyada var olan tüm sesleri bir kere duyduktan sonra taklit edebilirdi. Bir papağan gibi değildi. Bir papağanın zekası altı yaşındaki bir çocuğunkine denkken; onun zekası duygusal ihtiyaçlar konusunda sınırlı, dil, matematik, müzik vb. konularda olağanüstüydü.
Çok iyi bir anlık tercüman olabilirken; psikolojik gözlemler yapma konusunda bir öpücüğün önemini taktir edemeyecek kadar kötüydü. Rahatlamak için tellerden figürler yapıyor, üzerini polimer kille, silikonla, örerek ya da kumaşlarla kaplıyordu. Sanatsal zekası da üstündü.
Sadece kaşmir giysiler giyebiliyordu. İç çamaşır bile giyemiyordu.
Konuştuğunda bir tek gramer hatası bile yapmaz, yapılan hatalar karşısında son derece huysuzlanırdı. Kendisine dokunulmasını sevmez, yanına gidip onunla bir şekilde iletişim kurmak isteyenlere hep yanında taşıdığı lateks eldivenlerden verirdi; çünkü ona kazayla dahi olsa çıplak elle dokunulma fikri bile onu deli ederdi.
Kendisine benzeyen insanlarla daha iyi anlaşırdı. Ben de fiziksel olarak ona benzediğimden severdi beni. Yani en azından varlığım onu rahatsız etmediği gibi, benimle konuştuğunda pek nadir huysuz olurdu.
Ailesi ölmüştü; ama yaptığı heykeller çok sattığından para sıkıntısı çekmediği için kendisine ona çapraşık gelen işlerde yardım edebileyim diye beni tutmuştu.
Çoğu zaman kolay bir işti. Hatta bir iş olarak kabul etmemeye bile başlamıştım. Onu; sesini ve yaptığı şeyleri seviyordum çünkü.
Bir gün, hoşuna gider umuduyla, çok iyi öten, kanarya ile saka kuşu melezi, ‘piç’ denen bir kuşu satın aldım ona biriktirdiğim parayla. Bana çok pahalıya mâl olduysa da önemi yoktu.
Kafesi önüne koyar koymaz ötmeye başlamıştı kuş. Ona çok benziyordu. Onun da doğa üstü bir sesi vardı. İşte tam o an, yani kuşun ilk ötmee başladığı an, sustuğu ana kadar öylece kalakalmıştı. Yüzü ifadesizdi.
Kuş susar susmaz da; yüzünde aynı ifadesizlikle kafesi açmış, kuşu tek hamlede yakalayıp üçüncü hamlesinde boynunu kopartmıştı.

Kategoriler
edebiyat Genel

07.03.2018

Bir karar, önemli bir karar vereceğiniz zaman ne yaparsınız? Nasıl verirsiniz kararlarınızı?
Sizin yanıtlarınızı duyamayacağım; ama ben hiç karar vermek zorunda kalmamıştım. En büyük şeylerde bile… Hemen, anında tercihimi yapardım zira. Hiç zorda kalmamıştım. Hiç tökezlememiştim daha önce.
Oysa şimdi… Şimdi düşüncelerim birer mısır tanesi gibi, koçan tutamadığı için yere döküldüler ve toparlayıp koçana geri dizmem gerekecek onları.
Hangi konuda mı karar vermeye çalışıyorum? Boş verin onu. Bilmeniz gereken tek şey, bir seçeneğin çok zor, diğerininse çok çok kolay olduğu… Kolay olan mutsuzluğumu devam ettirecek ve hiçbir şey değişmeyecekken; zor olan bilinmezlerle dolu. Her şeyde olduğu gibi aslında.
Peki karar verirken nasıl bir yol izleyeceğim? Bakın işte bu konuda bir karar verebildim.
Hayır, yazı-turayla değil. Bir totemle de değil. Fala falan da baktırmayacağım. Zar atacağımı da nereden çıkardınız?
Hiçbir zaman artı ve eksileri karşılaştıran bir insan olmadım, yani öyle bir şey de yapmayacağım; ama ona benzer bir şey yapacağımı söyleyebilirim. Onun kadar basit olmayacak sadece…
Olasılıkları hikayeleştireceğim. Kendime iki ayrı masal anlatacağım.


Zamanın birinde bir keşiş varmış ve aslında bir büyücü olmasına, birçok şeyi değiştirecek gücü bulunmasına rağmen sadece bir kase ve bir çanla ağır ağır yürür, insanlardan yemek toplarmış. Yaşlanmış ve ölmüş. Tanrının huzuruna çıktığında tanrı onu cehennemin en derin çukurlarına yollamış. Oysa ibadet eder, kimseye kötü davranmazmış keşiş. Tanrıya dil döküp cehennemde verdiği yer için itiraz etmiş. Tanrı ise ona bir şans vermeyi kabul etmiş. Sadece kırk gün yaşayacak ve tanrıya kendisini gösterecekmiş. Keşiş, kırk gün içinde bir sürü soruna çözüm bulmuş. Kırk gün geçtiğinde, keşiş tanrının huzuruna süklüm püklüm çıkıp cehennemin daha derin bir yerini istemiş ondan; çünkü hayatı boyunca yapmayı seçmediği şeyler için kendisini suçlu hissediyormuş.


Çok çok eski zamanlarda, ülkenin birinde bir çocuk yaşarmış. Çok zekiymiş; ama ya şansı yokmuş; ya da istemeyi bilmeyip fırsatları değerlendiremiyormuş. Her zaman başarısız olmayı bir şekilde başarıyormuş. Mutluymuş çocuk aslında; ama bir anlamda da mutsuzmuş işte. Başarısız hissetmiyormuş; ama talihsiz olduğunu düşünüyormuş.
Bir gün, hep sözü edilen o talih kuşu, gümüşten kanatları, som mavi kafası, pespembe gagası, siyah pençeleriyle çocuğun omzuna konuvermiş. Çocuk kuşu tanıyamamış; ama hayvanları pek sevdiğinden omzunu dahi kıpırdatmamış kuş kaçmasın diye. Kuş, çocuğun omzundan kalkıp havalandıktan sonra tekrar pike yaparak çocuğun kafasına sıçmış. Çocuk, bunun uğur getirdiğini bilmiyormuş; ama kuşa kızmamış.
Günler geçmiş ve çocuğun şansı düzelmiş. Artık çok mutlu bir insanmış. En azından başlangıçta. Her işi iyi gitmeye başlamış. Hiçbir zorlukla karşılaşmıyormuş artık.
Yavaş yavaş zayıflamış çocuk. Gözlerindeki enerji sönmeye başlamış. Çok mutsuz bir insanmış artık.
Bir gün, yaşlı bir kadının talih kuşundan bahsettiğini duymuş ve şansının müsebbibini tanımış. Şanssızlığını almak, talihini kuşa geri vermek için onu aramaya karar vermiş. Talihli olduğu için de hemen bulmuş; mamafih kuş çocuğun kafasına tekrar sıçmış.
Ölene kadar çifte şansla yaşayan çocuk, uzun ve mutsuz bir hayat yaşamış.


İşte, artık karar verebilirim. Şimdi biraz daha kolaylaştı öyle değil mi?

Kategoriler
edebiyat Genel

26.02.2018

Öfkenin zehirli soluğu etrafımı kuşatıyor. Her şeye, herkese kızıyorum. Elimde değil. Bir an bile bırakmıyor beni. Bir an bile oksijen alamıyor hücrelerim. Evrim geçirip öfkeyle beslenmeye başladı bile hücrelerim. Tuzlu sudan tatlı suya geçip boğulmuş bir balık gibi hissederim öfke beni terk ederse. Bunu çok iyi biliyorum ve artık mecburiyetten kendimi öfke ile besliyorum.
Öfkeli rüyalar görüyorum geceleri. Gülüşümün her paresi öfkenin oklarıyla donanmış…
Kedilere, uçan kuşlara, sineklere; onlara öfkelenmek çok kolay, her şeye her şeye öfkeleniyorum. Bir bebek gülüyor, hatta kahkaha atıyor ve ben başımı başka yere çeviriyorum öfke ve tiksintiden.
Televizyona hiç dayanamıyorum. Ya da bazen öfke rezervlerimi doldurmak için açıyorum.
Ayaklarımın altındaki asvalta, kaldırımın bozuk taşlarına, çimenlerin düzenliliğine… öfkeleniyorum. Deliriyorum!
İnsan seslerine, sessizliğe, araba motorlarının gürültülerine, korna seslerine, turnikelerden çıkan melodik seslere, kafelerdeki müziklere, tabak kaşık çıngırtılarına, sokak çalgıcılarının müziğine, anket yapmak ya da bir şeyler satmak için insanları durduranlara… öfkeleniyorum.
Bir gün, bir yasemin çiçeği, nasıl oluyorsa tam burnumun üzerine düşüyor…
İşte ona öfkelenemiyorum.
Çiçeği alıp kokluyorum. Ölüyorum… Belki kalan son dakikalarımla işte bunları yazıyorum.

Kategoriler
edebiyat Genel

19.02.2018

Davula bir kere vurdu…
Tüm kuşlar geldi yanına. Bir kere daha vurdu. Balıklar ve yosunlar da geldi…
Bir kere daha…
Sürüngenler…
Bir daha…
Dört ayaklılar…
Bir tane daha…
Böcekler…
Nesli tükenenler…
Bakteriler…
Mantarlar…
Bitkiler…
Taşlar…
Vurdu, vurdu, vurdu…
En nihayetinde, insanları çağıran davulu vurdu…
O kadar şeyin bir yere, bir amaca doğru gittiğini göremeyen insanlar, kendi davetiyelerini de işitemediler…

Kategoriler
edebiyat Genel

04.02.2018

Bir taşla iki kuş vurmak…
Bu deyim her söylendiğinde, bir tasla iki kişi doyurmak, olarak çeviriveririm içimden. Rahmetli dedem öyle yapardı. Ağzından hiç kötü laf çıkmamıştı. ‘Ağzınızdaki tükürüğe bile dikkat edin,’ derdi hep. Kızdığında bile öyle bir kızardı ki… İnsanı suçluluğa sürüklemeden kendi doğrusuna doğru sürerdi. Altınıza tekerlekli bir kızak çekerdi ve bir de bakardınız ki istediği, size anlatmak istediği yerdesiniz. Baktınız onunla aynı fikirde değilsiniz, o zaman gerçek düşüncelerinizi söylemeniz için altınızdaki tekerlekli şeyin kumandasını size verirdi ve siz, rahatlıkla gitmek istediğiniz yere, kendi doğrunuza doğru giderdiniz. Sonra da o alırdı kumandayı…
Bir de bakmışsınız hiç tartışmamışsınız bile. Sadece iyi vakit geçirmişsiniz, yarenlik etmişsiniz. Tabiri caizse oynamışsınız.
İşte öyle bir adamdı dedem. Seksen sekizini devirmişti öldüğünde; ama bir tay kadar dinçti. Zaten kalbi kırıldığı için ölmüştü. Gerçi belki de öleceği vardı; ama… Bana sorarsanız ölmesinin nedeni kalbinin kırılmış olmasıydı.
Hem de bir genç yüzünden. Her zaman gittiği parkın, her zaman oturduğu bankındaki bir genç…
Anlattığına göre, dedem bankın yanına gittiğinde genci bankta oturup sigara içerken bulmuş. Sigaradan nefret etmesine rağmen banka oturmuş. Alışkanlıklarına çok bağlıydı çünkü. Özellikle o yaşında…
Her neyse… Genç dedeme sert bir tavırla başka bir banka gitmesini söylemiş. Dedem her zamanki müşfik tavrıyla davranmış; ama genç dedemi itmiş. İtmiş yahu…
Dedem yere düşmüş. Kalkmış kalkmasına da; bankından ayrılamamış. Ayrılamamış işte! O genç gidene kadar beklemiş. Genç de dedemin inadına kalkmamış banktan. Dedem akşamüstü saat altıya, yani eve gelmek için kalkması gereken saate kadar öylece bankın yanında yöresinde dikilmiş…
O günden sonra bir daha dışarıya çıkmadı dedem… Zaten hasta olmuştu. Hayatında ikinci kere yataklara düşüyordu. İlki hanımının ölümündeydi… İkincisi de şimdi… Ölmeden önce.
Bir aya kalmadan da öldü zaten. Son nefesini vermeden önceki anda kendi deyimiyle Zahmet vermeden…
Dedemin öldüğünü sindirdikten, yasımı tuttuktan ve bunu anlattıktan sonra düşündüm. Yani tam şimdi düşünüyorum aslında…
Dedem bize her şeyi anlatmıştı; ama o gencin cinsiyeti hakkında hiçbir şey söylememişti…