Kategoriler
edebiyat Genel

30.09.2018

Deniz sesi çıkartmayan bir deniz kabuğu…
Bir deniz kabuğunun gerçekten deniz sesi çıkarttığı bile şüpheliyken; o her sesi çıkartabiliyordu. Nereden bulmuştu onu? Ya da nasıl bir hile kullanıyordu, kimse bilmiyordu; ama bu koca deniz kabuğunu kulağına dayayan herkes farklı sesler duyuyordu ve söylenen oydu ki, bu sesler o kişinin geleceğinde duyacağı önemli sesler olacaktı. Yani aslında bir nevi geleceklerini duyuruyordu insanlara.
Ben de almıştım elime ve başlamıştım incelemeye. Evet sedefti, evet yekpareydi… Muhtemelen denizden çıkarılmıştı.
Kulağımı dayadığımda ilk duyduğum ses, çınıl çınıl çınlayıp kulağımı uğuldatan bir horoz sesiydi. Horoz… Şehrin ortasında bir horozun benim geleceğimde ne işi olabilirdi ki?
Ardından bir cam şangırtısı… Büyük ihtimalle bir aynanın kırılırken çıkarttığı ses…
Sonra sesler üzerine düşünmeye fırsat vermeyecek kadar hızlı akın etmeye başladı kulağıma.
Yaprakların hışırtısı ve bir bitki koparılırken çıkan ses…
Klavye…
Kağıt yırtılma sesi…
Hamuru elde açarken çıkan ses…
Sevişme sesleri…
Su sesi…
Neye yoracağımı bilmediğim, tanımsız bir çığlık sesi…
Ve sessizlik…
Bitmişti deniz kabuğundan kulağıma gelen ses akını. Onu küçük tezgaha tam bırakıyordum ki, ani bir dürtüyle, bu deniz kabuğundan duyulan son seslerin kendime ait olan sesler olmasını isteyerek; onu yere atıp ayağımla paramparça ettim.
Bir anda olmuştu her şey. İstemiş ve yapmıştım düşünmeden.
Kadının yüzü, bir limon yemişçesine ekşimiş, her zaman yaptığı bir şeyi yaparmışçasına, çantasından başka bir deniz kabuğu alıp eskisinin yerine koymuştu.
Gördüğüm kadarıyla, çantasında daha bir sürüsü vardı.

Kategoriler
edebiyat Genel

17.01.2018

Güllerin içinden en güzel kokanını bulmalıydım. Sonra onu alıp ona götürecektim. Belki fark ederdi. Belki bir şey ifade ederdi. Bir ölü göremezdi; ama koklayabilirdi ruhu belki. Belki…
Bulmuştum! Bembeyaz bir güldü. Limon gibi kokuyordu. Biraz da şeftali, biraz da kavun…
Sonra onu mezara, mezarına götürüp mezar taşının altına, ezilmeyecek bir şekilde yerleştirdim. Bir kıpırtı bekliyordum. Apansız esen bir rüzgar belki… Belki güneş ışınlarından oluşan, apansızca başımın üzerine yerleşen bir hale…
Ya da bir ses, deniz kabuğuna kulağını dayadığında çıkan… Bir şey olmasını bekliyordum işte. Her şey olabilirdi. Belki bir yıldırım olurdu. Tam üzerime düşer, yakıp kavururdu. Sonra belki bir yerlerde birbirimizi bulurduk. Ruhumda taşırdım o gülün kokusunu ve ona ulaştırırdım. Belki bir deprem olurdu sadece bana işleyen. Mezar taşının altında kalırdım ve onu yakalardım nereye gitmişse.
Hiçbir şey olmayacağını bilsem de; her defasında, güzel kokan bir gülle gelecektim mezarına. Gelecek ve koklayabildiğini umacaktım. ölü güllerle dolacaktı mezar taşının altı… Belki de öldüklerinde kokacaktı onun ruhuna. Onun için dokunmayacaktım onlara.