Kategoriler
edebiyat Genel

17.11.2018

‘Kara böcek geldi… Geldi… Geldi…’
Zihnimin derinliklerine yolculuk yaptığımda, hatırlayabildiğim ilk sözleri buydu annemin. Sonra da gıdıklardı beni ve gülerdim. Karnım ağrırdı ama bu tatlı işkence sürsün isterdim. Bıkmazdı annem.
Sonra, altı yaşımda da öldü.
Ardında babamla beni bırakarak. Tabii babam onun bıraktığı yerde kalmayıp tekrar evlendi. Hem de bir yıl bile geçmeden…
Beni bahane etmişti bunu yaparken. Keşke yatılı bir okula gitseydim de…
Kadın sessiz biriydi. Bir alıp veremediğim olmadı. Her ihtiyacımı sessizce gidermişti. Sonra da yatılı liseye gidip kurtulmuştum onlardan. Bir daha da görüşmedik zaten…


Şimdi bir bebeğim var. Bir kocam var ve birbirimizi seviyoruz… Ona iyi bir baba olacağına eminim.
Ona ‘kara böcek’ seremonisini hiç yapmamıştım. Biraz önceye dek…
Yapmamıştım, çünkü kendim ağlarken nasıl onu güldürebilirim diye düşünüyordum. Ama o nasıl olur da bu harika oyundan ben üzülüyorum diye mahrum kalabilirdi ki? Saçmalıktı bu. Hem onu, annemin bana yaptığı kadar güldürmenin belki de tek yolu buydu.
Benim sevdiğim gibi böcekleri sevecek, onlara yapabildiğince iyi davranacaktı o da belki.
Olur da; ben o küçükken ölürsem onun da zevkle hatırladığı şey bu olacak, hüzünlenecekse de attığı o kahkahalarının yarattığı tatlı ağrıyı karnında duyumsayacaktı benim gibi.
Yaptım…
Ağlamadım…
Onunla birlikte, aynı çocuksu neşeyle, katılırcasına güldüm. Belki de o günden beri ilk defa…

Kategoriler
edebiyat Genel

03.08.2018

Kendisine ‘hakime’ denmesinden hiç hazzetmeyen, eğer mesleğinden bahsedilecekse ‘yargıç’ tabirini tercih eden kadın, o akşam bir arkadaşının doğum gününe gitmekteydi.
Orta halli insanların oturduğu bir muhitteki apartmanın kapısının önünde, haftada bir paketi ancak tüketecek kadar nadir olarak eşliğinden yararlandığı sigara paketini çıkarıp içinden bir dal alarak ağır ağır içti.
Aslında oraya gitmek istemiyordu; ama eski arkadaşlarıydı hepsi. Gitmezse kendisini bir parça daha yalnızlaştıracak, günbegün semiren yalnızlığı servetine servet katacaktı.
Sigarasını bitirip izmariti apartmanın bahçesindeki çöp kutusuna attıktan sonra merdivenlerden bir çırpıda çıktı. Hayatının hiçbir döneminde merdivenlerden yavaş çıkmamıştı; çünkü merdiven tırmanıcılığı başlı başına bir eğlenceydi onun için.
Kapının önüne geldiğinde bir müddet durakladıktan sonra çaldı. Çalar çalmaz açılan kapıdan taşan kahkahalar onu neşelendirememişti. Ne yaparsa yapsın, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Keşke bıraksaydı da yalnızlığı semirseydi. Zararı yoktu. Kilo alan zayıflar, zengin olan yoksullaşırdı nasıl olsa.
Her şeye rağmen, pastayı kesmeden önce onu beklemişlerdi. Gelir gelmez birkaç yüzeysel sarılmadan sonra pastaya üşüşüvermiş, doğum günü olan arkadaşlarını bir dilek eşliğinde pastayı kesmesi için gürültüyle teşvik etmişlerdi.
Alkışlamışlar, maytap yakmışlar ve pastayı parçalar halinde el birliğiyle öğütmüşlerdi.
Konuştukları konular dişe dokunur değildi her zamanki gibi. Özel hayatında kimseyi yargılamamak için özellikle uğraşsa da; bu meslek hastalığı olmuş olmalıydı onun için.
Çünkü her fırsatta, yani her görüştüklerinde yargılamaktaydı arkadaşlarını. Eski arkadaşlarını… Evet, bunu içten içe yapmaktaydı; ama mutlaka en az birisi sezmiş olmalıydı onun bu düşüncelerini.
Eskiden, yani lise çağlarında, mahalle arasında bir lisede okuduğundan sığ bir çevrede yetişmişti. Zaten liseye kadar da hep aynı yerde büyümüştü. Hırsızların, tokatçıların kendi gibilerine asla zarar vermediği bir yerde, zerre zarar görmeden; ama her şeyi bilerek yetişmiş, bunu yargıçlık hayatında kullanarak adil bir şekilde yargılamaya çalışmıştı insanları.
Arkadaşlarına ya da mahallesine bir kızgınlık barındırmıyordu içinde. Aslını inkar edenlerden değildi. Sadece, artık içlerinde rahat hissetmiyor, esprilerine gülemiyor, onlarla aynı şeyi isteyemiyordu.
İçtiği sigaranın markası aynıydı; ama zaten sigarayı bile azaltmıştı. Belki öbür buluşmalarına gitmezdi.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.11.2017