Kategoriler
edebiyat Genel

09.02.2020

‘Bildiğiniz gibi, maddenin üç hali vardır, peki bunlar nelerdir?’

‘yok mu cevaplayan?’

‘Yok mu ya? Bu kadar basit şeyi bilmiyor musunuz? Puuu! Yazıklar olsun size!’
Biliyorduk… Elbette biliyorduk. Dahası, o da bildiğimizi biliyordu. Bir şekilde tepkimizi göstermenin yoluydu sorularına cevap vermemek. Arkadaşımızın hakkını aramamızın yolu…
‘Bu soruyu bilene benden koskoca bir yüz. Bir sonraki sınavına girmesine gerek kalmayacak.’
İşte, şimdi sınanacaktı kendimize olan saygımız. Arkadaşımıza verdiğimiz değer değil…

‘Eğer bu soruya cevap verirseniz, karne notunuz tam yazılacak. Diğer notlarınız ne kadar düşük olursa olsun… İşte defter… Herkesin gözü önünde yazacağım hem de!’
Zavallı adam…
Bir ayak tapırtısı… Kısa bir sıra gıcırtısı…
Gözlerimi kaldırdığımda, kalkmasını en son beklediğim insanı, aşağılanan, hakkını savunduğumuz arkadaşımızı ayakta görmek… içimi burkmuştu. İhanete uğramıştık kelimenin tam anlamıyla. Kendi davasını savunmayan, omurgasız bir insan için miydi tüm çabamız?
Hocamız kalkan çocuğu görmezden gelince içim rahatlamıştı yine de. Hak etmişti… ama aşağılanmayı değil; görmezden gelinmeyi…

Kategoriler
edebiyat Genel

17.03.2018

Rahatsız, katlanabilir bir sandalyeye oturmuş konuşmacıyı tüm dikkatiyle dinliyordu. Temiz olsa da pecmürde görünen kıyafetleri, onlardan çok daha eskimiş botlarıyla oradaki diğer insanların dikkatini çekecek kadar farklı görünüyordu. Vücudu da en az kıyafetleri kadar yıpranmıştı. Doğa şartlarında kavrulmuştu teni. Orada bulunanların çoğunun teni solgun görünüyordu.
Yanına oturduğu kadın gözlerini konuşmacıdan çok ona dikmişti; ama o bu ilgiden habersizdi. Konuşmacı en çok onunla göz teması kuruyordu; çünkü onu en dikkatli dinleyen kişi oydu.
Nasıl dinlemesindi ki? Bu kadın, hayal gücüyle etkileşime geçebilen tek maddenin kaşifiydi ve bu maddenin nereden temin edilip nasıl kullanılacağından bahsediyordu onu dinleyenlere.
Bu kadını böyle şevkle dinleyen bu zat kim miydi? Bir askerdi. Aslında eski bir askerdi ve şimdilerde hamallık yaparak geçimini sağlıyordu. Gerçi emekli maaşı geçimini sağlamak için yeterdi; ama o bedenini kullanmazsa, yorulmazsa kabuslarla yüzleşeceğini bildiğinden en ağır yükleri taşımak için gönüllü oluyordu daima. Böylece rahat uyuyabiliyordu. Bu maddenin varlığını da müşterinin az olduğu zamanlarda bir çay içmek için oturduğu kahvenin televizyonunda duymuştu. Sonra da kadını takibe almıştı. Bu madde kendin aradığın taktirde çok nadir bulunuyordu. Satın alınabiliyordu; ama çok pahalıydı. O da bu maddeyle ilgili her şeyi bizzat onu keşfeden kişiden dinlemek istemişti.
Kadın bu maddeyi nasıl bulduğunu anlatıyordu. Anlattığına göre, gözyaşının durumdan duruma içeriği değişiyordu ve o, gözyaşının içeriğini araştırırken keşfetmişti onu.
Bu madde, ancak gerçekten istediği bir şeye ulaşamayan birisinin gözyaşlarının tortusunda bulunuyordu. Onun için asıl halini bulmak çok zordu; ama sentetik bir şekilde çoğaltmanın bir yolunu bulduğunu söylüyordu.
Kadın bir eldiven icat etmişti bu maddeyle hayal gücünün etkileşime girmesini sağlayan. Maddeden biraz alıp herkesin gözü önünde küçücük, ipek görünümlü bir şapka yarattı. Bu şapka herkesin başına uyabilecek ve onu yağmurdan ve soğuktan koruyabilecekti.
Eski asker güldü. Eğer o maddeden yeterince elde edebilme şansı olsaydı o çok daha farklı bir şey yapardı. Çok daha yararlı bir şey…
Bir düzenek… Düzeneğe bir isim bile bulmuştu. ‘Kısas’
Askerler ve savaşlara karar veren politikacılar arasında bir bağlantı kuracaktı bu düzenek. Askerlerin künyelerinden politikacıların koltuklarına bağlanacaktı. Aslında sadece koltuklarına değil… Dokundukları… DNAlarının bulaştığı her yere… Ve ölen her askerde bir miktar elektrik verilecekti. Ölenlerin ruhlarının o güçlü enerjisi, politikacılara yönlendirilecekti. Belki de o muhkem sarayları, sadece ölen askerlerin enerjisiyle yıkılabilecekti.

Kategoriler
edebiyat Genel

01.02.2018

Hani vardır ya; biraz çılgın, gözlüklü, unutkan, dağınık biliminsanları. Profesör kılıklı tipler…
İşte onlardan birisiyim. Her şeyle ilgilenmeyi kendime görev edinmiş bulunmaktayım. Leonardo benim rol modelim.. O benim kahramanım, yol göstericim.
Şimdilerde bir projeyle uğraşıyorum. Aslında bir tür simya; ama bu öyle felsefe taşı gibi bir şeyle uğraşmak gibi bir şey değil. Altın artık değerini kaybetti. Tamam, elbette değerli; ama benim derdim o değil. Hedefim çok daha büyük benim…
Ben düşünce gücüyle şekillenen bir madde yapmak istiyorum. Bir nevi kök hücre gibi. İstediğin dokuyu o hücrelerden oluşturuyorsun ya, işte ben de o tür bir madde yapmayı düşünüyorum. Aslında sadece düşünmüyorum, tasarlayıp uyguluyorum. Çok az bir zamanım kaldı. Neredeyse bitti. Bir hafta sonra denemelere başlayabileceğim.
Maddenin şekilleneceği başlığa bağlı hazneyi yaptım. Tıpkı bir 3D yazıcı tepsisi gibi oldu. Tek farkı çok daha portatif oluşu ve bilgisayar yerine kafaya takılan bir aparata bağlanıyor oluşu. Bu aparata da kısaca başlık diyorum; çünkü şık bir başlık şeklinde tasarladım.


Her şey mükemmel çalışıyor. Üstelik bu maddeyi çok ucuza maal edebileceğim. Şimdi sırada bir şeyler tasarlamak var. Tasarlayayım; da ne tasarlayayım? Nasıl bir şey olsun?
Suya benzeyen, ama birbirine bağlanan yani dökülmeyen, içinde soluk alabileceğin, herhangi yabancı bir maddeyle birleştiğinde dağılabilen, yani dökülebilen bir madde…
Oldukça kullanışlı olurdu bence. Böyle bir şey tasarlayabilirdim.


İşte… Tastamam tasarladığım gibi oldu. Hem de tastamam…
Şimdi de; bir bitki tasarlayayım, büyürken bulunduğu ortamın kokusu nasılsa öyle kokan yaprakları, alkolde eriyince parfüm olabilsin.


Evet! Bir canlı da yapabildim! İnanılmaz bir şey bu!

İşte tıpkı mürekkep gibi olan bir şey ürettim. Nasıl mürekkeple yazdığın bir şey başkalarının zihinlerinde gerçek oluyorsa, bu da zihninde yarattığın bir şeyken gerçek hayatta var oluyor.
Peki şimdi ne yapacağım?
Bunu insanlarla paylaşacak mıyım; yoksa kendime mi saklayacağım?

Kategoriler
edebiyat Genel

19.12.2017

Yalancının biriyim…
Evet, su katılmamış bir yalancıyım ben. O kadar hızlı ve o kadar mükemmel yalan söylerim ki, en yüksek teknolojiye sahip bir yalan makinesinin testini dahi çok rahat geçebilirim.
Burada doğruyu söyleyeceğim. Burası neresi bilmiyorum ama. Bakın, eğer yalan söyleseydim buranın neresi olduğunu bilmediğimi söylemezdim. Bir olta cümleciği atar, karşımdakinin söylediği şeye göre bir şeyler uydururdum.
Yalan söyleme dersi madde bir: Yalan etkileşimli olmak zorundadır. Aksi taktirde yalancının mumu dakikasında söner ya da erir. Yani mumun ipten fitili gibi bir şeydir etkileşim bir yalancı için…
Her neyse, yalan söyleseydim neden yalan söylemeye ilişkin dersler vermeye çalışayım ki?
Madde iki: Bir yalancı için en zor şey inanılırlığını yitirmektir. onun içindir ki, usta bir yalancı asla bir yalanını dahi yakalatmamalıdır.
Her neyse, her neyse…
Yalancının biriyim; çünkü gerçeğe inanmıyorum. Kimse kusura bakmasın. Asla gerçeğe, gerçekle kısıtlanmış olmaya inanmadım. İnanacağımı da pek sanmıyorum. Aslına bakarsan, yalan söylediğin an onu gerçek kılmış olursun. Buna da madde üç mü desek…
Evet, her neyse…
Senin gerçeğin olmuştur artık o yalan. Gerçeğin ne olduğu önemini yitirmiştir. O an için; ama o andan ötesi de olmayabilir pekala.
Hayata an an bakarım ben. Hayatı an an yaşarım.
Yarattığım, yaşattığım ve yaşadığım tüm gerçekleri aklımda tutarım. İyi bir yalancının yapması gereken en temel şey bu. Bu da madde dört…
Neyse, ders vermiyorum burada sonuçta değil mi…
Yalan söylemediğim tek kişi vardır benim. Sakın sorma, bunu bilmiyorsan da yalancılık senin harcın değil, bırak bu işleri. Bu da madde sıfır. Sıfırdan başlar bu dersler; çünkü nasıl sıfır temel, karmaşık, tuhaf, olmazsa olmaz bir rakamsa, bu madde de böyle. Beş gibi bir rakam bu maddeyi kurtarmaz anlıyor musun! Bir rakamı bile kurtarmaz. Bu, madde sıfır olmak zorunda.
Neyse yahu, bir şeyi anlatamadık maddelere takılmaktan…
Neresi olduğunu bile bilmediğim bir yere neden geldim? Birazdan anlatacağım şeyi anlatmak için.
Şu madde sıfır vardı ya… İşte onu biraz aştım ben… Sonra ne oldu? İşte sana anlatmayı hedeflediğim olay oldu. Aslında olay dizisi desem daha doğru bir şey söylemiş olurum.
Bir çocuğum oldu…
Doğuştan geri zekalıydı. Zihinsel özürlü falan da diyorlar; ama ben geri zekalı dediğimde sanki bahanelere sığınmamış, olan şeyi sevimli göstermeye çalışmamış, onu olduğu gibi göstermiş olarak düşünüyorum. Yani yalan söylememiş oluyorum. Zekası geriydi çocuğumun işte. Olan buydu yani.
İşte sıfır numaralı maddeyi esneterek; yalan söylemediğim kişi kontenjanına çocuğumu da dahil etmiş bulundum.
Benim gibi gezgin bir annesi olmak onun için epey zorlayıcıydı. Bir de uyum sağlamak zaten zorsa… Her şeye rağmen, ne alışkanlıklarımı değiştiriyor; ne de çocuğumu yanımdan ayırıyordum.
Ona gerçeği söylüyor, yalanlarımın arkaplanını anlatıyor, onlarla oluşturduğum gerçekliklerden bahsediyordum.
Bir gün geldi, o altı yaşındaki bir çocuk zekasına sahip çocuk, ustaca bir yalan söyledi. Hem de bana…
Ve biliyor musun, ona inandım. Ben… Yılların yalan ustası…
Yok yok, yalanı tahmin edeceğin gibi aslında çok zeki birisi olduğunu gizlemek falan değildi.
Çok çok daha basit bir yalandı bu. Nefret ettiği atkısıyla bir ağız mızıkası takas etmiş, bana da atkıyı kaybettiğini, mızıkayı da yerden bulduğunu söylemişti.
Küçük bir yalandı; ama inanmış olmam her şeyi değiştirmişti.
İyi bir yalancı, kendisine söylenen bir yalanı sezmelidir. Eğer sezmediyse, yalancı değil, romantik budalanın tekidir.
Madde sıfır bölü sıfır. Yani tanımsız. Yani hiç olan… Aranmayan…
Bulununca şaşırılan… Hayal kırıklığıyla karşılaşılan…
İşte bu maddesi keşfedildiğinde, tüm maddeler anlamını yitirdi ve onca yıllık kariyerimden geriye sadece bu hikaye kalmış oldu.