Kategoriler
edebiyat Genel

03.08.2018

Kendisine ‘hakime’ denmesinden hiç hazzetmeyen, eğer mesleğinden bahsedilecekse ‘yargıç’ tabirini tercih eden kadın, o akşam bir arkadaşının doğum gününe gitmekteydi.
Orta halli insanların oturduğu bir muhitteki apartmanın kapısının önünde, haftada bir paketi ancak tüketecek kadar nadir olarak eşliğinden yararlandığı sigara paketini çıkarıp içinden bir dal alarak ağır ağır içti.
Aslında oraya gitmek istemiyordu; ama eski arkadaşlarıydı hepsi. Gitmezse kendisini bir parça daha yalnızlaştıracak, günbegün semiren yalnızlığı servetine servet katacaktı.
Sigarasını bitirip izmariti apartmanın bahçesindeki çöp kutusuna attıktan sonra merdivenlerden bir çırpıda çıktı. Hayatının hiçbir döneminde merdivenlerden yavaş çıkmamıştı; çünkü merdiven tırmanıcılığı başlı başına bir eğlenceydi onun için.
Kapının önüne geldiğinde bir müddet durakladıktan sonra çaldı. Çalar çalmaz açılan kapıdan taşan kahkahalar onu neşelendirememişti. Ne yaparsa yapsın, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Keşke bıraksaydı da yalnızlığı semirseydi. Zararı yoktu. Kilo alan zayıflar, zengin olan yoksullaşırdı nasıl olsa.
Her şeye rağmen, pastayı kesmeden önce onu beklemişlerdi. Gelir gelmez birkaç yüzeysel sarılmadan sonra pastaya üşüşüvermiş, doğum günü olan arkadaşlarını bir dilek eşliğinde pastayı kesmesi için gürültüyle teşvik etmişlerdi.
Alkışlamışlar, maytap yakmışlar ve pastayı parçalar halinde el birliğiyle öğütmüşlerdi.
Konuştukları konular dişe dokunur değildi her zamanki gibi. Özel hayatında kimseyi yargılamamak için özellikle uğraşsa da; bu meslek hastalığı olmuş olmalıydı onun için.
Çünkü her fırsatta, yani her görüştüklerinde yargılamaktaydı arkadaşlarını. Eski arkadaşlarını… Evet, bunu içten içe yapmaktaydı; ama mutlaka en az birisi sezmiş olmalıydı onun bu düşüncelerini.
Eskiden, yani lise çağlarında, mahalle arasında bir lisede okuduğundan sığ bir çevrede yetişmişti. Zaten liseye kadar da hep aynı yerde büyümüştü. Hırsızların, tokatçıların kendi gibilerine asla zarar vermediği bir yerde, zerre zarar görmeden; ama her şeyi bilerek yetişmiş, bunu yargıçlık hayatında kullanarak adil bir şekilde yargılamaya çalışmıştı insanları.
Arkadaşlarına ya da mahallesine bir kızgınlık barındırmıyordu içinde. Aslını inkar edenlerden değildi. Sadece, artık içlerinde rahat hissetmiyor, esprilerine gülemiyor, onlarla aynı şeyi isteyemiyordu.
İçtiği sigaranın markası aynıydı; ama zaten sigarayı bile azaltmıştı. Belki öbür buluşmalarına gitmezdi.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Dokuzuncu Bölüm: (07.05.2018)

Sözün kısası, insanların yapılarıyla oynamaktan bahsediyorum. Genetiğiyle…
Şimdilik bir insandan, bir bebekten başlayıp yavaş yavaş yayılmasını sağlamayı tasarlamakta olduğum bir nevi virüs… İyi huylu bir virüs bu.
Bu virüsün ne olduğunu, nasıl işlediğini anlatmadan önce; isterseniz bu virüsü nasıl oldu da yaratmaya karar verdim onu anlatayım:
Ben, oldukça izole bir mahallede büyüdüm. Bizim mahalleye ne polis girerdi ne de devletin herhangi bir yetkilisi. Evet, hatta su saatlerimizi hesaplamak için bile giremezlerdi. Kendi halimize bırakmışlardı bizi. İster öde ister ödeme, kimse hesap sormazdı, soramazdı…
Tüm bunların nedeni bir tek adamdı. Güvercinci Abdullah. Öyle bir adamdı ki bu Abdullah, kendisine “ağabey” denmesine bile izin vermezdi. Güvercin hastası olduğundan herkes ona “Güvercinci Abdullah” derdi. Onun sonuna “ağabey”i, “bey”i, “efendi”yi ya da buna benzer başka bir şeyi yapıştırırsan sana öyle okkalı bir Osmanlı tokadı yapıştırırdı ki, feleğin şaşardı.
İşte bu adam, tek başına bir devlete bedeldi. Tek başına savaş açmış, nasıl olduysa savaşı kazanmıştı. En azından belli bir süreliğine. Benim çocukluğum boyunca…
Garip bir adamdı Güvercinci Abdullah Her durumla ilgili beylik lafları vardı. Özellikle birisi vardı ki, onu her fırsatta kullanırdı. Derdi ki:
“Benim adım Abdullah arkadaşım! Allah’ın kuluyum ben, devletin değil…”
Güvercinci Abdullah mahallenin her şeyiydi. Savcısı, hakimi, polisi… Ne var ki, bu görevleri yerine getirirken en ufak bir şekilde kibirlendiği görülmemişti. Bunun için de şöyle bir beylik lafı vardı: “Kimse bana teessüf etmesin; ama şu mahallede kimseye kendime güvendiğimden fazla güvenemem ben.” Onu tanımayan biri onun böbürlendiğini düşünebilirdi; ama biz, yani mahallenin sakinleri çok iyi biliyorduk ki, Güvercinci Abdullah haklıydı. Gerçekten o mahallede ondan güvenilir kimse yoktu. Yoktu işte…
Hatta şu ana kadar yaşadığım yıllar boyunca ondan güvenilir başka birisine rastlamadım. Gerçi o da bir insandı. Elbette onun da bir sürü hatası vardı, olmak zorundaydı… ama hem o zamanlar, yani çocukken birisini kahramanlaştırmak istediğimden, hem de Güvercinci Abdullah’ın kişiliği bu role oldukça münasip düştüğünden şu ömrüm boyunca toz konduramayacağım tek insan odur… Güvercinci Abdullah…
Peki neden bu adamı bu kadar seviyordum ben? Devlete karşı açtığı, esrarengiz, savaşı kazanıp bizleri rahat ettirdiğinden mi, tüm anlaşmazlıkların en uygun biçimde üstesinden geldiği için mi; yoksa herkes ona saygı duyuyor diye, otomatik olarak benim de saygı duymam gerektiğini falan düşündüğümden mi?
Bu saydıklarımın hiçbirisi değildi ona bu kadar saygı duyup büyük bir sevgi beslememin nedeni. Biz çocuklarla uzun uzun sohbetler edip bizleri teker teker dinlemesi bile değildi. Hayvanlara, özellikle güvercinlere olan sevgisindendi. Bitkileri kendi gözünden, bıyığının telinden bile sakınmasındandı. Mahalleye böcek ilacının damlasını bile sokturmayışındandı… Kısacası, o engin şefkatinin hiçbir canlıyı, hatta cansızı bile, ayırt etmeyişindendi.
Peki tüm bunlara nasıl zaman ayırıyordu bu adam? Bunun için de meşhur bir beylik lafı vardı Güvercinci Abdullah’ın. Derdi ki:
“Zamanı öyle yaşayacaksın ki, yüzünde oluşan hiçbir çizgi, saçındaki hiçbir ak tel için hayıflanmayacaksın; çünkü zamanı her anıyla yaşamış olacaksın. Yani, zamana doyacaksın.”
Dediği gibi de yapardı. Herkesin yaptığını yapmazdı Güvercinci Abdullah. Kahveye birilerini kendi çağırmadığı sürece hiç uğramazdı. Camiler ve kahveleri kadınların da aktif olarak kullanmalarını sağlardı. Televizyon izlemezdi; ama çok kitap okurdu. Özellikle de güvercinlerini seyrederken… Bu iki işi nasıl yapardı bilmiyordum; ama çok huzurlu bir hali olurdu o zamanlar. Binbir emekle yetiştirdiği güvercinleri insanlara izletmek en büyük gurur kaynağı olmalıydı; çünkü sık sık, özellikle çocuklara, bu tür gösteriler yapardı.
İşte böyleydi Güvercinci Abdullah. Onun hakkında anlatacaklarım bitmedi, bıraksalar sayfalarca anlatabilirim, ama madem huzurunuza kendi gerçeğimi anlatmak niyetiyle geldim, öyleyse amacımın dışına fazla çıkmadan Güvercinci Abdullah’tan bahsetmemin nedenini yazayım. Öyle ya, neden o kadar bahsettim bu adamdan? Aslında bunun nedenini doğrudan söylemeyeceğim. Önce Güvercinci Abdullah’a ne olduğunu anlatacağım ve hiçbir şeyin seyrini bozmadan sırasıyla anlatacağım her şeyi.

Kategoriler
edebiyat Genel

17.04.2018

Berber, tıraş ettiği her adamı öldürmemek için kendisini tüm gücüyle kontrol etmeye çalışıyordu. Her defasında… Tıraş ettiği her adamda her şey yeniden başlıyordu. Üstelik çok nadir berberin yaptığını yapıyor, eski usül usturasıyla tıraş ediyordu insanları. Üretilen tüm jiletlerden daha düzgün tıraş ediyordu zira. Diğer mahalle ve semtlerden de insanlar geliyordu berbere usturayla tıraş edip bir tek damla kan bile çıkartmadığı için. Ve elbette tıraşın pürüzsüzlüğü için…
Bir bilselerdi… Ölümden kıl payı kurtulduklarını, bir santimle sıyırdıklarını…
Elbette, bir gün olan oldu ve oldukça zengin bir adam, kendi ölüm fermanını imzaladı. Kendisinin özgüven sandığı, oysa kelimenin tam anlamıyla cahillik ve ukalalığın birleşimi olan bir kendini bilmezlikle berberin sinirlerini zıplatarak. Berberin işini, hassasiyetini ve iyi niyetini küçümseyerek…

Kategoriler
edebiyat Genel

13.04.2018

Deliliğin tanımını yapmak kadar saçma bir şey olabilir mi? Evet. Aşkın ve sevginin tanımını yapmak…
Bu üç kavram herkes tarafından serbestçe kullanılmasına rağmen en tartışmalı kavramlar arasında başı çekiyor. Yine de sevip aşık olabilen bir deli olmayı hedefleyen biri olarak; bu kavramların tanımsızlığıyla gurur duyuyorum ve bu tanımları her yönüyle üzerimde barındırmak istiyorum. Bunun için yapmam gereken şey çok basit. İstediğimi yapıyor, istediğimi söylüyor, istediğimi bırakıyor, istediğimi kapıyorum…
Aslında, her tanımı üzerime almak yerine herkes gibi sadece kendi tanımımı yaratıyorum.
Bunu da dünya görüşü olarak benimsiyorum.
Benimsiyordum…
Bir gün, uzun zamandır görüşmediğim çocukluk arkadaşımın arayıp davet etmesi üzerine, kenar mahallelerden birine girdim. Belli bir yere kadar otobüsle gelmiş, iki işlek caddeyi ve birkaç sokağı geçmiştim o mahalleye ulaşmak için. Mahalleye girdiğimde beni ‘mahallenin delisi’ şeklinde tabir edebileceğimiz birisi karşıladı. Aslını sorarsanız, ilk görüşümde onun mahallenin delisi olduğunu fark etmemiştim. Tıpkı bir iş adamı gibi görünüyordu. Takım elbiseliydi ve bakımlıydı. Bir balodaymışız gibi önüme gelip sağ elimin serçe parmağına bir buse kondurunca bir şeyler tuhaf gelmeye başlamıştı. Kot pantolon ve eski bir kazaklayken birisinin elinizi öpmesi çok tuhaf. Hem de iki dirhem bir çekirdek giymiş birisinin…
Beni gideceğim evin demir kapısına kadar uğurlamıştı. Tam bir İstanbul beyefendisinin yapabileceği bir şekilde.
O zaman düşündüm işte. Gayet örnek bir şekilde davranmış olmasına rağmen neden adamın mahalle delisi olduğunu düşünmüştüm? Üstelik arkadaşım da bunu doğrulamıştı…
bu adam gerçekten deli miydi?

Kategoriler
edebiyat Genel

17.02.2018

Bir kasaba uğramıştım. Bir kilo pirzola ve bir tam dil alıp çıktım. Çıktığımda, oturduğum kenar mahallenin çocuklarının sessizce etrafımı sardıklarını fark ettim. O kadar sessizdiler ki, onları fark ettiğimde çoktan etrafımdaki çemberi daraltmaktaydılar.
Uzun boyumun avantajıyla bir adım atayım dedim, adeta su gibi akarak engellediler beni. Tuhaftı, hiç böyle yapmazlardı. Cebimden birkaç kuruş çıkartıp attım, kafalarını bile çevirmediler. Oysa can atarlardı daha önce attığımda paraları kapmak için
Yaklaşıyorlardı… Bir miktar güç kullanayım dedim, çokluğun gücüyle baskın çıktılar.
Baktım bir şey yapamayacağım, çaresiz, öylece beklemeye başladım. Ne yapacaklardı bana? Yiyecek değillerdi ya.