Kategoriler
edebiyat Genel

31.05.2018

Kalın, boğumlu, parlak gövdeli bir ağaçtı. Muhtemelen zeytin ağacıydı; ama meyve vermiyordu ne hikmetse. Çok yaşlı ve harap görünüyordu. Azametin ve köhnemişliğin bir arada bulunduğu bir garabetti. Haraplığı bile üzerinde ihtişamla taşıma ayrıcalığı bahşedilmişti ona sanki.
İşte o ağacın kuru bir dalından oymuştum kavalımı. Çaldığım vakit sallanırdı yaprakları; ama kimse, ben ve o hariç hiçbir varlık nefesimin sesini bile duymazdı. Ben, sadece kavalın fısıltılarını işitip ona göre çalardım. O ise, duyulacak; duyulması gereken, duymak istediği her şeyi duyardı. Ne duyduğunu bilmezdim; ama önemsemezdim. Benim işim çalmaktı.
Çaresiz olduğum bir gün, gittim yanına, aldım elime kovuğuna gizlediğim kavalı, çalmaya başladım. Ciğerlerimle değil ruhumla üflüyordum adeta. Bu kez kulaklarıma gelen bir fısıltıdan çok uzaktı, bir gümbürtü, bir kükremeydi.
İşte o an, toprağı köklerinden silkip hareketlendi. Artık ihtiyacı yoktu… ne kavala ne de onu çalan bir nefese.

Kategoriler
edebiyat Genel

04.04.2018

Bir kasa…
Babası ona miras olarak şifreli bir kasadan başka bir şey bırakmamıştı. Küçük bir kağıda da şifreyi yazmıştı. Yani şifreyi vermeyecek kadar gaddar değildi en azından; ama kasadan sadece birkaç tohum çıkmıştı o kadar.
Hiçbir tohuma benzemeyen, herbirinden farklı şeyler çıkacağı belli, bir avuç tohum.
Herbirini farklı bir saksıya ekince, tohum sayısının otuz olduğu kesinleşmişti.
Aylar geçti ve tohumlar çatlayıp hepsi değişik renk ve şekillerde olan bitkiler yüzlerini gösterdi.
Biri hariç…
Diğer tohumlar büyüdüler ve değişik meyve ve sebzeler ortaya çıktı. Herbirinin tadı harikaydı; ama o tohumdan bir şey çıkmamıştı. Artık tek ilgilendiği şey o tohumdu. Diğer tohumlar önemsizdi. Nasıl bu kadar ilginç, bitkilerin bulunduğu veri tabanında dahi bulunmayan bitkiler olabileceği bile önemini yitirmişti ona göre.
Bitkiler önemsenmeye önemsenmeye soldular ve onun umrunda olan tek şey o diğer tohumdu.
Soyunu bile devam ettiremeden ölmüştü.

Kategoriler
edebiyat Genel

29.03.2018

Kar yağıyordu. Usul usul yağıyordu. Yere düşen her kar tanesini duyabiliyordu. Bu sesler ona huzur veriyordu. Bir ağaç kovuğunu birkaç gündür mesken edinmişti. Hatta sağ olsun örümcekler bir pencere bile örmüşlerdi. Hem o yararlanıyordu bundan hem de elbette örümcekler. Ağların ısı yalıtımlı olduğunu keşfetmişti. Ya da zaten üşümemekteydi. Hangisinin geçerli olduğundan pek emin değildi. Zaten pek o kadar önemli değildi.
Birkaç saat sonra, uykusunu alır almaz oradan ayrılmayı düşünüyordu. Kar tanelerinin sesi eşliğinde uyudu.
Uyanır uyanmaz, tek harekette, örümcek ağını en az yırtacak şekilde kovuktan çıktı.
Nereye gideceğini bilmese de; oradan ayrılmak istediğini biliyordu. Biraz yürüdü. Temiz bir su birikintisinden biraz su içti. Biraz daha yürüdü. Yanından geçtiği meyve ağaçlarından meyveler toplayıp yedi.
Böceklerle oynuyordu yürürken. Bir yere yetişmesi gerekmiyordu nasıl olsa. Uykusu gelmişti, bir mağara bulup tok bir ayıya sokularak uyudu.
Uyanıp mağaradan çıktı. Biraz oradan buradan bulduğu böcek ve meyvelerden yedi ve yürümeye ve diğer şeyleri yapmaya devam etti.
Nasıl olsa gidecek bir yeri, buluşacak bir ailesi, içine karışacak bir sürüsü yoktu.