Kategoriler
edebiyat Genel

26.10.2018

İnsanları öldürür, mumyalar ve ancak o zaman konuşabilirim onlarla. Yani sizinle sevgili mumyacıklarım…
Canlı insanlarla konuşamam, bunu hiç başaramadım. Eğer yapabilseydim, onları neden öldürüp mumyalamaya zahmet edecektim ki? Yani neden sizleri yaratmaya zahmet edecektim? Emin olun herbiriniz bana o kadar çok şeye mal oldunuz ki…
Bu arada, canlı insanlarla uzaktan da konuşmayı denedim. Önce telefondan… Numarayı bile çeviremedim. Melodik her dıt, endişemi arttırdı ve altıncı rakamda ahizeyi kafama vurmaya başladım.
Mektup… O da olmadı. Adresi yazarken kalemi dişlemeye ve gırtlağıma doğru itmeye başladım. İyi ki kusma refleksi var insanda! Eğer o olmasaydı…
Bilgisayarla tanışır tanışmaz onu da denedim. Açamadım bile… O fan sesleri… Sonra sessiz bir dizüstü bilgisayar buldum; ama bu kez klavye sesi… Sonra dokunmatik bir tablet…
Bu kez de parmaklarımın camdaki hissi… Ekranı kırıp camı tırnaklarımın içine içine itmek, emin olun hiç iyi bir deneyim değildi.
İnsanları nasıl seçiyorum?
Yani ey mumyalar, sizi nasıl seçtiğimi biliyor musunuz?
Hayatını değiştirip; sakin bir okyanus kıyısında yaşamaya çalışan yorgun insanlar gelir buraya. Hepsi de yorgun olduğunu, hayatın kendilerine çok kötü davrandığını zanneder. Onların imdadına ben yetişirim. Dilsiz, dolayısıyla sessiz, her işlerini görmeye gönüllü bir köle… Yani bir yardımcı…
Çoğu tek başına bir iş yapmamıştır. Ya da uzun süredir yapmadığından hamlamıştır. Dinlenmek isterler ve her şeylerini bana yaptırırlar.
Evvet sevgili mumyacıklarım… Sonunda benim kölelerim olacaklarını bilmeden; köleliğimin tadını çıkartırlar. Ta ki… Küçücük bir huysuzluk yapana kadar… Yaptığım bir şeyi beğenmeyene kadar… Bu mutlaka olur benim ketum mumyacıklarım. Bu mutlaka olur… Çünkü onlar… her istediklerinin yapılmasına alışkındırlar, mükemmeliyetçidirler…
İşte o zaman… Siz doğarsınız… Ama tabii ki önce olgunlaşmak için beklemeniz gerekir işkence tezgahında. Yani mumya rahme düşer. Başka bir deyişle, insanlar yavaş yavaş ölür…
Sonra olgunlaşır… Bir sürü süreç işte. Zaten hepiniz yakından şahit oldunuz bu sürece kendi bedenlerinizde.
Ve sonra, siz doğarsınız… Doğar doğmaz, sonsuz gevezeliğime hizmet etmeye başlarsınız…
Sonra başka birisi gelir, her şey yeniden başlar. Bir kardeşiniz daha olur.

Kategoriler
edebiyat Genel

07.10.2018

Yıllar önce, neredeyse pancar üstüne yazılmış olduğunu düşündüğüm bir kitap okumuştum. Pan ve pancar, parfümler, krallar ve dahi tanrılar… bir sürü şey vardı kitapta.
O kitaptan aklımda pek az şey kaldı belki; ama bir şekilde değiştim onu okuduktan sonra.
Bir gün, bir zarf içerisinde, masum bir pancarın iş yerimdeki masamın üzerinde belirmesine kadar aklıma bile gelmese de; beni değiştirebilmişti kitap bir şekilde.
Pancar masumdu belki; ama onu koyan? Neden koymuştu bu pancarı masamın üzerine? Zarfa neden bir şey yazmamıştı?
Ertesi gün, kokmayan; çünkü iyi mumyalanmış bir sincap konduruluvermişti masamın ortasına başka bir pancarla birlikte.
Ondan sonraki günse bir keman yayı konmuştu üçüncü pancarla masama.
Yay reçinelenmişti. Kemanını bekliyordu çalmak için. Oysa kemanım yoktu. Olsa da çalmayı bilmiyordum.
Sincapsa gömülmeyi bekliyordu; ya da uygun bir şekilde sergilenmeyi. Oysa ben çöpe atıvermiştim. Tuvaleti tıkamayacağını bilsem, o kadar da zahmet etmeyecektim.
O üç pancarsa yenmeyi bekliyordu. Gökten üç pancar düşmüştü…
Oysa yemek yerine, belki içinde bir şey vardır diye didik didik ettikten ve hiçbir şey bulamadıktan sonra onları da çöpe atmıştım. Sincabın yanına.
Çöpe gitmeyen tek şey yaydı. Tüylerini kesip çıkardıktan sonra, dolapların altına giren şeyleri çekmek için kullanmaktaydım onu artık.
Acaba, pancarları yeseydim, sincabı göreceğim bir yere koysaydım ve kendime bir keman alıp çalmaya başlasaydım hayatım değişir miydi?

Kategoriler
edebiyat Genel

22.08.2018

Yeni bir ihbar daha gelmişti. Bir tatil gününün ertesinde, en büyük morga sahip hastahanelerin birindeki cesetlerin tümü mumyalanmıştı. Bu yeterince tuhaf değilmiş gibi, tüm cesetlerin yanlarında, kendi evlerinden çalınmış özel eşyaları, yüzük, kolye gibi takılarından kemerlerine, kitaplarından müzik aletlerine kadar birçok şeyleri de; bulunmaktaydı ve ölülerin bulunduğu çekmecelere olabildiğince muntazam bir biçimde, onların kullanımına sunulmaya hazır bir şekilde konulmuştu. Bazı küçük şeyler de sargılarının arasına yerleştirilmişti. Tıpkı Mısır geleneklerinde olduğu gibi.
Bu, üçüncü hastahaneydi ve böylesine büyük bir hareketin nasıl olup da bir günde gerçekleştirildiği bu durumla ilgili herkesin merak konusuydu.
Her şey bir yana, bu garip hareketin nedeni bile bilinmiyordu. Bunu açıklayacak bir not ya da herhangi bir işaret yoktu. Aslında bu durumun hangi şubenin tekelinde olduğu bile muallaktı. Ahlak masasının mı? Evet, şimdilik iş oraya zimmetlenmişti.
Dördüncü…
Beşinci…
Altıncı morgda bir adam yakalanabilmişti hastahane personeli kılığında rastgele oraya yerleştirilmiş bir polis sayesinde.
Cesetlerin kanını ve iç organlarını tıkıştırdığı damacanaları binanın dışına çıkarırken enselenmişti hem de. Damacanalara Mısır’ın kutsal sembollerini işlemeyi bile ihmal etmemişlerdi. Aslında kullanmaları gereken şey kilden çömlekler olmalıydı ve tüm ölülerin organlarını aynı yere koymak yerine ayrı ayrı koymaları gerekiyordu; ama önemli olan sonuçtu. Ona bakarsanız mumyalama süresi yetmiş gündü. Hem de bir tek cesetin mumyalanması için bu süre gerekiyordu. Bunun için belirlenmiş ayinler vardı; ama onlar bunu önemsemiyordu anlaşılan.


Adam yakalandığında sorgulanmıştı. Uygarca sorgulanmıştı ve hiçbir şey çıkmamıştı ağzından. Biraz şiddet kullanılmıştı ve… yine bir şey alamamışlardı dudaklarının ardından. Arkasından bu iş için üretilen ilaçlara başvurulmuştu; ama adamın, sadece bir emir kulu olduğundan başka hiçbir şey öğrenememişlerdi. Kimin emir kulu olduğunu söylemişti; ama bir rumuzdan başka bir şey çıkmamıştı. Mısır’ın adalet tanrıçası olan Maat’ın adını alan kişinin kimliği hala belli değildi.
Gerçi, olanların, sebepleri dahil, biraz mucizevi, tanrısal… olduğunu da kimse göz ardı edemezdi. Tabii ki bunu kendilerine bile itiraf etmeyeceklerdi.