Kategoriler
edebiyat Genel

12.03.2020

Canı sıkılıyordu. Kediyi yanına bir ip parçasını ritmik bir şekilde sallayarak çağırdı. Biraz onunla oynarsa belki… Kedi gelmemişti. Telefonunu eline aldı, arayacak kimse yoktu. Sosyal medyaya baktı; ama hep aynı şeyler geziyordu ortalıklarda. Katkıda bulunası yoktu bu saçmalığa. Bir şeyler izlemek için bakındı, o an izlemek isteyeceği bir şey bulamadı. Müzik? Yoktu, can sıkıntısını giderecek bir müzik bulunmuyordu. Bir hamam böceğini parçalayarak öldürmeye koyuldu. İçinde kapsüller bulunan bir böceği seçmişti. Evi böcekler basacaktı büyük ihtimalle. O bunu bilmiyordu tabii. Zaten o da can sıkıntısını gidermemişti. Evi düzenlemeye girişti. Dağınık olmayan bir yeri düzenlemek saçmaydı. Uyumak istedi, uyku da tutmadı. Hayal kurmayı denedi, kuracak hayali bile kalmamıştı ki.
Eee? Ölmekten başka ne kalmıştı?

Kategoriler
edebiyat Genel

29.11.2018

Bir yanardağın içindeki yuvasından çıktı. Biraz dolaşacak,
görünmezliğinin yasını bir gün daha tutacaktı. Ölümsüz yaşamında, bir
günün herhangi bir önemi yoktu elbet; ama hep gözleyip hiç görünmediği
insan alemi için önemli bir zaman dilimiydi gün.
Evet, o bir cindi. Bazı insanların kullandığı tabirle bir üç harfli…
ki o ‘üç harfli’ tabirini yeğlerdi. Kendi kendisine bir oyun oynardı.
‘Cin’ değil de ‘aşk’ demek istemiş gibi yapardı birisi kendi cinsleri
için ‘üç harfli’ dediğinde.
Mutlu olurdu o zaman.
Cinci olduğunu söyleyen hiç kimse onu görmemişti. Yalan mı
söylemişlerdi? Yalan falan bilmezdi onun cinsi oysa. Onun için tuhaf
gelirdi insan ilişkileri ona. Yine de; görünmek isterdi onlara.
Bir cinsiyeti olmayan cinlerdendi; ama aşkı isteyen, bunun için insanı
tercih den. Acıyı seven, bağlanmayı sevmeyen…
Bunun için kısa ömürlü yaratıklardan hoşlanıyor olmalıydı. Görünmediği
için imkansızlık barındırdığı için bolca acı olması da cabası…
Ne var ki, bir gün şans ona güldü ve cinci olduğunu söylemeyen, hatta
cin aleminden bihaber olan bir adam onu gördü.
Adam onu gayri insani oluşuyla gördü hemde; ama konuştu. Konuştular,
birbirlerini tanıdılar ve sonunda aşk oldu aralarında. Belki de önce
olmuştu… Bilinmezdi ki…
Sonra bir çocuğu oldu. Kendisine bir cinsiyet belirlemişti çünkü üremek için.
Adam öldü, çocuk büyüdü, çocuk öldü…
Belki de bir göz açıp kapayana kadar olmuştu her şey. Belki bunun için
bunca değerliydi.
Artık o gerçekten bir üç harfliydi.
‘aşk’

Kategoriler
edebiyat Genel

14.08.2018

Denizin üstünde türlü türlü kuşun uçması, onu hep meraklandırmıştı. O ki, sular aşmıştı amacı için; ama havayı hep merak etmişti. Keşke havada da uçabilseydi. Oralara da çıkıp oraları da fethedebilseydi. Herkes tarafından biliniyordu gittiği yol. Hatta, bir gün bir insan, derisinin altına azıcık acıtan bir şey bile yerleştirmişti. Gerçi acı geçtikten sonra bitmez tükenmez bir farkındalığın kaşıntısı olmuştu; ama. Yani izlendiğini biliyordu somon A341. Evet, numarasını bile biliyordu. Nereden bildiğini bilmiyordu. Hatta, nasıl öleceğini de biliyordu. Bir ayının midesinde, ona uykularında eşlik etmek için, yani onun iyi bir uyku çekebilmesi için ölecekti.
Ayılar hakkında da bir sürü şey biliyordu. Mesela, aslında ayıların armudu, hem de iyi olanını bulup yiyeceklerine dair bir inanç vardı. Muhtemelen kanıtlanmış bir gerçekti, işte onu tam olarak bilmiyordu.
Ve, somon A341, gerçekten de, bir ayının midesinde can verdi. Hiç acı çekmedi; çünkü ayı onu bir lokmada yutmuştu. Çok üzüldü ama; çünkü bildiği bir şeyin gerçekleşmesi ve bunun için hiçbir şey yapamamak… Hiç kolay değildi.
Her şeyi biliyordu somon A341. Nasıl doğduğunu, nasıl, ne için yolculuk ettiğini, diğer somonların hiçbir şey bilmediğini bile biliyordu.
Peki neden? Nasıl oluyordu bu?
Somon A341 bunu bilmiyordu.

Kategoriler
edebiyat Genel

20.07.2018

Yaşlı ve yalnız bir adam olmanın neresi acınası anlamıyorum. Bir kere sorumlu olmak zorunda olduğum kimsem yok. Rahat rahat ölebilirim yani. Rahatsız eden falan da yok geçmişi yad ederken. Dilediğimce hatırlayabilir, kötü olanları iyi anılara çevirebilirim. Kimse ‘hayır baba, o öyle olmamıştı, senin dükkanı her zaman daha çok sevdiğin kardeşime verdiğin iltimaslar batırdı,’ ya da ‘yanlışın var ağabeyciğim, o kadını sen her fırsatta dövdüğün için kaçtı,’ demeyecek.
Bense, ömrümün son demlerimde yeniden başlayacak, kendime koskocaman bir hayat armağan edebileceğim.
Sonra da öleceğim, her şeyi tekrar hatırlayarak.
Böylece koskocaman iki hayat yaşayarak ölmüş olacağım.

Kategoriler
edebiyat Genel

10.06.2018

Yavru akbaba yuvasından çıkmazsa öleceğini biliyordu. Anne ve babası gelmemişti ve tek başına kalmıştı yuvada. Diğerleri ya düşerken ya da açlıktan ölmüştü. Zaten yuvadakilerin leşlerini yiyerek hayatta kalmıştı. Kanatları da uçabilecek olgunluğa gelmişti ölen kardeşleri sayesinde.
Öyleyse uçmalı, başka leşler aramalıydı.
Leş yiyerek beslenmek zorundaydı yavru akbaba. Kimse onun seçimini sormamıştı ki. Zaten sorsaydı da başka bir tercihi olmazdı. Annesi söylemişti, ‘herkes seni leş yediğin için yargılayacak, takma kafanı,’ diye. Sesinde ezeli bir bıkkınlık vardı bunu söylerken. Gerçi çoğu zaman öyleydi. Bıkkın olmadığı zaman da öfkeli olurdu annesi. Muhtemelen her adımında, yediği her leşte yargılanmasıydı öfkesinin sebebi. Diğerlerinin yargılaması önemli değildi. O, annesi kendi kendisini yargılıyordu. Kendisinden kurtulamayacağından, aldığı her nefeste yargılanmaya devam ediyordu.
Doğuştan gelen bir bilgelikle, yavru akbaba kendisini yargılamanın anlamsızlığını kavrayabilmişti annesinin tersine.
O bir leş yiyiciydi ve bunun anlamı öldürmediğiydi. Hiçbir suretle öldürmediği. Kan dökülmesinin sebebinin kendisi olmayacağı anlamına geliyordu. Bir katil değildi yavru akbaba. Olmayacaktı. Zaten ölmüş bir şeyi temizleme görevi verilmişti ona. Zerrece yargılamadan temizlemek… Yenip öylece bırakılmış leşleri, son nefesini yeni vermiş taze ölüleri yemek… Hem doymak hem temizlemek…
Bunun neresi kötü olabilirdi? Neresi iğrençti?
Yavru akbaba, geniş kanatlarını açarak yere doğru süzüldü. Muhtemelen kardeşlerinin birinden kalma birkaç kemiği görüp midesine indiriverdi.
Aslında ne kadar dürüst bir hayat yaşadıklarını düşündü yavru akbaba. Leşlerini yediği insanları sindirirken öğrenmişti annesi. Öğrendiği her şey gibi, onu da öğretmişti yavrularına.
İnsanların çoğu aldatırlardı. Ne oldukları ve ne olmadıkları, ne yaptıkları ve ne yapmadıkları konusunda. Eşlerini aldatırlardı mesela.
Oysa bir akbaba ölene kadar tek eşli olurdu ve ne oldukları konusunda aldatmazdı kimseyi. Bir akbabanın yanına gelmesi ölümün habercisiydi yaralı bir canlı için. Akbabalar dürüst ve gerçekçilerdi.
‘Belki bunun için kızıyorlar bize,’ diye düşündü yavru akbaba. Ve özellikle insanların iğreneceği bir şey daha yaptı. Kendisini serinletmek ve ayaklarındaki parazitleri öldürmek için ayaklarına işeyip dışkıladı.