Kategoriler
edebiyat Genel

29.06.2019

Bir tuhafiye dükkanım vardı; ama öyle bildik tuhafiyelerde olduğu gibi kumaş, düğme falan satmazdım. Bana tuhaf gelen her şeyi elde edip dükkanımda bulundurur, isteyen olursa da; o an aklımdan geçen bir fiyat söylerdim. Eğer anlaşırsak satardım. Anlaşırsak…
Bu dükkanı sadece iş olsun diye açık tutardım. Sevdiğim bir işi yapmanın saadeti için. Yaşamak için para kazanmaya gerek olmayacak kadar paralıydım ben. Özgürlük bana zimmetliydi sanki, öyle hissederdim.
Oysa bir gün dükkanıma gelen bir adam tarafından hayatımın değiştirileceğini bilmiyordum. Hayatımın değiştirilmesinde hiçbir söz hakkımın olmayacağını, özgürlüğümün arkasından öylece bakacağımı…
Zayıf bir adamdı. Dükkanıma bir kadın çorabı almaya gelmişti. Eh, birçok insan gibi o da bildik tuhafiyelerden sanmıştı burayı.
Bir kadın çorabı vardı ama. Tek bacaklı… Bir şekilde bulduğum defolu bir ürün.
Onu gösterip normal çorapların en az üç katı bir fiyat istediğimde, adamın kabul etmesini beklememiştim.
Banka mı soyacaktı acaba? Ne yapacaktı bu çorapla?
Bana da çok benziyordu.
Bir şekilde çorabın izi sürülse, bana kadar gelse polisler…
Gülüp geçtim, parayı alıp çorabı verdim.
Adam dükkandan çıktığında da sessizce dua etmekle yetindim, kuruntularımın gerçeğe dönüşmemesi için..
İşe yaramadı.

Kategoriler
edebiyat Genel

20.12.2018

Halı dokumayı hiç sevmezdi; ama geçimini bununla sağlamak zorundaydı. Makineyle dokunan halılardansa, zenginler onların dokuduklarını aldıkları için, bu teknoloji çağında, el tezgahıyla, halı dokuyorlardı. Hem de büyük bir gururla… Baba mesleklerini, dede mesleklerini yaptıkları içindi o saçma sapan gurur…
İnsanlar onlardan bir alıp bine satarken; onlar böyle bir şey için gururlanabiliyorlardı işte. Kendisini körler ülkesinde görebilen tek kişi gibi hissediyordu. Üstelik herkes gelip gelip gözüne parmak atıyor, her defasında biraz daha körleştiriyordu onu…
Yine de bir halı vardı dokumakta olduğu… Bu halıdaki deseni kendisi yarattığı için mi bilinmez, çok seviyordu
. Satılmasını istemiyordu; ama yapılacak bir şey de yoktu…
Halının rengi çilek kırmızısıydı. Tek renkti… Desenini kendisinin belirlemesine izin vermelerinin nedeni, ailesinin bunu ona verilecek on sekizinci doğum hediyesi olarak belirlemeleriydi…
Babası, zımpara kağıdı gibi pütür pütür elleriyle yüzünü okşamış, ona bir lütuf gibi, dokuyacağı deseni tek başına belirleyip halıyı tek başına kendi bitirme hakkı vermişti.
Bir lütuftu gerçekten. bu. Evet, işini saçma bulduğu için sevmediği doğruydu; ama herkes özerkliği severdi. Üstelik daha az insanla muhatap olacaktı böylece.
Gel gelelim, bu halıyı dokuyalı beri işini sahiplendiğini hisseder olmuştu. Belki de ttek ihtiyacı olan şey, karar verme özgürlüğüydü. Ya da karar verdiğini sanma…
İşte bakın, o da kendisiyle gurur duymaya, işini övmeye başlamıştı.
Verilen küçücük bir özgürlükle hemen sukoyvermiş, gözlerini kapayıvermişti.

Kategoriler
edebiyat Genel

03.09.2018

Bazen birisiyle, rastgele birisiyle sohbet ettiğimizde onunla çok eskiden beri tanıştığımızı zannederiz. Heyhat… Bu çoğunlukla sadece bir zandan ibarettir. O zamanın başlangıcından, en azından bizim hayatımızın başlangıcından beri bizi tanıyordur sanki. Diğer yandan da; bizi hiç tanımıyordur. Onun yanında kendimizi göstereceğimizi; çünkü onun zaten bizi tanıyıp bildiğini düşünürüz. Yanında özgür olduğumuzu, zannederiz. Ne var ki, kısa süren bir özgürlüktür bu. Tanımak istediğimiz an bozulacak türde bir özgürlük. Çünkü o zaman hakkımızda ne düşüneceğini umursadığımız an başlamaktadır.
İşte onunla da öyle bir anı yaşamıştık. Benden yaşça büyüktü ve bir şehirlerarası otobüste seyrederken tanışmıştık. Bir molada… Sonra da; diğer molalarda sohbetimize azar azar devam etmiş, otobüste giderken de mesajlaşmıştık. Kabul ediyorum, ergenlere benziyorduk; ama güzeldi! Her anıyla güzeldi…
Merak etmeyin, o evli falan değildi. Ben de… Yani kötü bir sonu olmamıştı ilişkimizin. Hatta evlenmiştik ve bir kızımız olmuştu.
Yani bir kızımız var ve hala evliyiz; ama özgür müyüz gerçekten o ilk anki gibi? Birbirimizi zamanın başlangıcından beri tanımış olduğumuzu düşünüyor muyuz hala?

Kategoriler
edebiyat Genel

04.08.2018

Her gün, Kadıköy’deki bir restorana gidip ince belli bir bardakta zahter çayı içerdim. Dağ kekiğine zahter denirmiş, restoranın sahibinden öğrenmiştim. Kekiğin sindirime iyi geldiğini de söylemişti; ama ben bunun için içmiyordum onu. Bana yabani şeyleri düşündüren hayatımdaki tek şey olduğu için, hayatımda beni özgür ve sorumsuz hissettiren tek şey olduğu için…
Ha, bir de; şu Türk filmlerindeki Yumurcak’a benzeyen, mahallemizdeki çocuklardan birisi… Onunla ettiğimiz iki çift laf da bana bu şekilde hissettiriyordu. o kadar teklifsiz, o kadar rahat, o kadar samimi bir çocuktu ki…
İşte hayatımı değiştiren o kararı, bir gün, onunla konuştuğumuz iki çift laftan sonra almıştım.
Köyünden bahsediyordu. Çoğu zaman bahsederdi; ama o gün bir tarlalarını satmak istediklerini söylemişti. Ani bir kararla onlardan o tarlayı satın almaya karar verdiğimi, ona söylemeden önce bilmiyordum bile.
Tarlanın yanındaki küçücük boş araziyi de alıp kendime ev yapacak, tarlayı bir iyice çapalayacak, ekecek ve biçecektim. Tıpkı çocukluğumda amcama yardım ederken yaptığım gibi. Hayatımdaki en mutlu zamanlarımın o zamanlar olması tuhaf değil miydi? Üstelik en zor zamanlarım olmasına rağmen…
En çok özlediğim şey de; çapanın o insanı yüreklendirici, tüm çabalarına değdiğini ilan eden sesiydi ve o sese kavuşacaktım.