Kategoriler
edebiyat Genel

11.01.2019

Pencereden baktığında, aşağıda gördü onu. Bir ayağı aksadığından kendisine özgü olan yürüyüşünden tanımıştı. Evine gidiyor olmalıydı, ona hiç uğramadan… Eskiden olsa öyle olmazdı. Bir saatten fazla ayrı kaldıkları olmamıştı. Neden böyle yaptığını bilmiyordu. Hiçbir şey yapmamıştı ki ona, farklı hiçbir şey söylememişti. Ondan aniden vaz geçilmişti işte.
Aniden, muhtemelen telefonuna bakmak için durduğunda, elindeki çömlek saksıyı ona doğru düşürmeyi planlamamıştı. Planlamamış mıydı? Saksı boştu. Penceredeki mermerin üzerinde de kendi telefonu duruyordu ve tam saksının isabet edebileceği yerdeydi.

Kategoriler
edebiyat Genel

01.04.2018

Penceresinin önünde durmuş düşünüyordu. Perde kapalıyken neden penceresinin önünde durduğu meçhuldü; gerçi perdenin üzerindeki resimlerde de o sokağın bir anını gösteren durgun; ama hareketli figürler vardı. Kendisi yapmıştı o resimleri. Yoğun bir anın fotoğrafını çekip o fotoğrafın aynısını perdeye kumaş boyalarıyla geçirmişti. Arabaların birkaçının plakaları bile görünüyordu. İnsanlardan birkaçı tanıdıktı. Ne var ki o perdeye de bakmıyordu. Sanki, pencere, bambaşka bir evrene geçmesini sağlayan bir boyut kapısıydı ve o kapalı olsa bile boyut kapısından her şeyi görebiliyordu. Hatta pencere kapalı olduğu için boyut kapısı açılmış bile olabilirdi.
Bir stüdyo daireydi burası. On yıldır bu daireye ayak basan tek kişi oydu. Bir tamirci bile girmemişti, bir komşu kapının önünden içeriye dahi bakmamıştı. Kargocular eve gelmezdi; çünkü siparişlerinin iş yerine kargolanmasını sağlardı.
Daire onun bakir mabediydi. Her zaman temizdi ve güzel kokardı. İnternetten Gülçiçek adlı bir markanın yaptığı oda spreyini alır ve makinesini yarım saat aralıklarla sıkması için programlardı. Harika bir kokuydu bu. Yer yer cam kaselere su içinde koyduğu karanfil taneleriyle birlikte evinin daima güzel kokmasını sağlardı. Çamaşır suyu ve kimyasal çözücüler yerine oksijen bazlı deterjanlar kullanırdı. Bu deterjanların içeriğine çok dikkat ederdi.
Evinde klasik bir koltuk yoktu. Kendi elleriyle tatamiye benzeyen, tek farkları ince ama yumuşak minderleri olan mobilya parçaları yapmıştı. Biri hariç… Bir tane de at şeklinde mobilya yapmıştı. At şeklinde bir koltuk. Atın üzerinde koşar hissini vererek sallanan, dizginleri çektiğinde duran, toynakları ve parmak kemikleri dahi olacak kadar detayları bulunan…
Duvarlarına da kendi elleriyle mozaik taşlarıyla soyut ve somut resimler yapmıştı. Velhasıl, evin her köşesi sevgiyle donatılmıştı.
Peki, bu her santimini zevkle işlediği mabedinde dahi düşünceli olmasının nedeni neydi?
Evine birisini davet etmek zorunda bırakılmıştı. Zorda kalmış bir iş arkadaşı…
Sırf doğrudan sorulmuş bir soruya, bir ricaya ‘hayır’ diyemediğinden, herhangi bir bahane de aklına gelmediğinden, kimsenin girmediği evine pek hazzetmediği birisi girecekti.
Ve kapı çalıyordu! Bir kapı zili bile bulunmayan, tokmağı sökülmüş kapı, klasik bir şekilde parmaklarla vurularak çalınıyordu.
Işıkları çoktan söndürmüştü.

Kategoriler
edebiyat Genel

11.03.2018

Anlayamıyordum! Bir türlü anlayamıyordum! Nasıl oluyordu da her sabah tam yatağımın üstünde bir adet, istisnasız hepsi mis gibi kokan gül olduğu halde uyanıyordum?
Kapı kilitliydi. Hatta olayın gerçekleştiği ilk günden sonra sürgülemiştim. Camlar da sürgülüydü. Zaten demir parmaklık vardı hepsinin önünde. Parmaklıkları da kontrol etmiştim, hepsi sağlamdı.
Balkonun kapısını da kilitliyordum. Zaten üstü kapanabiliyordu balkonun ve yatmadan önce kapatıyordum. Bildiğim kadarıyla bir çilingir kapıya zarar vermeden açamazdı. Üstelik kapı sürgülüyken hiç açamazdı…
Peki nasıl? Nasıl oluyordu da her sabah bir tek gülle uyanıyordum? Her defasında bambaşka bir renkte oluyordu gül. Belli bir sırayı da izlemiyordu renk değişimi. Bazen üst üste aynı renkte olabiliyordu da. Değişmeyen tek şey, her gün bir gülle uyandırılışımdı kısacası. Nedenini, nasılını hiç bilmiyordum. Gülle uyandırılmamın nedeni tahmin edilebilirdi belki. Yani ilk akla gelen şeyi, birisinin bana aşık olduğu ihtimalini düşünmemezlik edemezdim. Peki neden bir kart yoktu gönderdiği, ya da yerleştirdiği güllerde? Bu da olayın gizemine gizem katıyordu.
Bir aktar dükkanım vardı ve tek başıma işletiyordum dükkanı. Dikkatimi çeken sürekli bir müşterim yoktu. Ya da bana olan ilgisini öyle veya böyle belli eden birisi…
Çok az arkadaşım vardı ve hepsi de kadındı. Hiçbir ipucu yoktu. Hiçbir ipucu…
Bu aşktan çok sapıklıktı artık. Aylardır devam etmekteydi bu durum ve aylardır diken üstünde yaşıyordum.
Belki de uyurgezerdim ve bu gülleri uykumda kendim alıyor ve yatağıma koyuyordum. Çocukluktan beri böyle bir şey başıma gelmemişti. Yine de bunun olup olmadığını anlamam gerekiyordu. Güvenlik kameraları yerleştirdim evin dört bir yanına. kapatıp açmayı da zorlaştıran şifreler koydum. Kapatan da açan da görüntülenecekti kamerada. Uykumda şifreyi çözsem de; bunu yaparken görüntülenecektim.
Kameralarda hiçbir zaman görüntülenmedi gülün yatağıma konuluş anı. Sadece o anlar, on dakika boyunca kameralar hiçbir şey kaydetmez oluyordu o kadar.
Bunu ne sağlıyordu, o teknolojiye ya da bilgiye bile sahip değilken; benim uyurgezer olmadığım kendiliğinden kanıtlanmış oluyordu. Üstelik güllere öyle büyük bir düşkünlüğüm de yoktu. Gül güldü işte. Hatta fazlaca abartıldığını bile düşünüyordum ben güllerin.
Bir gün geldi ki, ben artık bunu düşünmekten vazgeçtim.
Sabah kalkıyor, gülü yatağımdan alıp vazoya koyuyordum. Fazla gülleri tahliye etmenin yolunu da bulmuştum. Biriktirip bir çingene kadına üç kuruşa satıyordum.

Kategoriler
edebiyat Genel

31.01.2018

Tek katlı evimin penceresinin önünde, bir kaç ay içinde, türünü bilemediğim bir ağaç büyümeye başlamıştı. Gövdesi çok güzel kokuyordu ve yamru yumruydu. O kadar şekilsizdi ki, bir zencefil kökü onun yanında dümdüz kalırdı.
Bir gün arkadaşımın oğlu gelmişti ve bir oyuncakçıda gördüğü arabayı alamayınca kıyameti koparmıştı. Öyle içli ağlamıştı ki, ağlamaktan yorgun düşüp annesinin kucağında uyuyakalmıştı. Pahalı olan arabayı alamayan annesi en az onun kadar üzülmüştü bu duruma. Bir yandan da bana bir çocuğun her istediğinin yapılmaması gerektiğini söylüyor, imkansızlıklarının iyi bir yanını bulmaya çalışıyordu. Gerçi haklıydı. Bir çocuğu şımartmak ona kötülük yapmak olurdu. Yine de; ikimiz de biliyorduk ki, imkanı olsaydı o arabayı oğluna alırdı. Zaten çok şey isteyen bir çocuk değildi oğlu.
Ertesi gün bir çatırtıyla uyanmıştım yatağımda. Devamlı dallarını pencereme vuran o şekilsiz, güzel kokulu ağacın sesiyle…
Dalının ucunda o oyuncakçıdaki arabanın aynısı asılı olan ağacın…
Başka bir gün…
Bir ayakkabıya ihtiyacım vardı. Önceki yırtılmıştı. Ertesi gün de yağmurlu olacaktı hava. Bir gün boyunca dışarıda kalacaktım. Bir çöpçüydüm ben. İşimi yürüyerek yapıyordum yani.
Yine ağaç uyandırmıştı beni o günün ertesi sabahı. Tıpkı eskisi gibi sağlam bir çift ayakkabı asılıydı bu kez o dalında.
Alışık değildim şımartılmaya ben…
Bunun üzerine, ağacı kökünden zarar vermeden söküp başka bir yere diktim. Bir ormana… Hiçbir insanın bencilce isteklerini yapmak zorunda olmadığı bir yere… En azından öyle umuyordum.

Kategoriler
edebiyat Genel

18.12.2017

Penceremden görüyordum onu. Rengarenk yamalı paltosu, yeşil şapkasıyla her gün başka bir şey satıyor olurdu penceremin altından geçerken. Her gün de; sattığı ne olursa olsun alırdım. Önce durdururdum. Apar topar, terliklerimle çıkardım sokağa ve yanına giderdim. Sakin sakin beni beklerken bulurdum. Artık penceremin önüne geldiğinde yavaşlar, hatta durup sesini yükseltir olmuştu çağıracağımı bildiği için. Eğer onu fark etmeyeceğim tutarsa, ki bu hiç olmamıştı, ama insanlık hali, böyle bir şey olursa dahi sesini duyurmak için bağırırdı avazı çıktığınca.
Ne satmamıştı ki!
Balık, domates, karpuz, terlik, simit, midye, kolye-küpe, çanta, pantolon, ayakkabı, çorap, dizlik…
Bunlar için her gün başka bir şey uydururdu. Bazen bir mani, bazen bir tekerleme, şarkı… Hatta bir gün pandomim bile yapmıştı. O kadar insanın nasıl dikkatini çekmişti aklım almamıştı. Sonuçta bir satıcı sesiyle kazanmaz mıydı? O başarmıştı. Pencereden bile gözüme ilişmişti abartılı; ama gereksiz olmayan, rahatsız etmeyen hareketleri. Aslında abartılı değildi. Gösterişliydi hareketleri. Dikkat çekiciydi…
O gün, elinde bir tek saatle gelmişti penceremin altına. Sadece benim için geldiğini hemen anlamış ve sevinmiştim bu duruma. Kendimi ayrıcalıklı hissetmiştim.
Saat parlıyordu; doğa üstü bir saatti adeta; çünkü her saat başı rengi değişiyordu. Ayrı bir sesle çalıyordu bir de.
Bunlar başlı başına saati doğa üstü yaparken; bir de saatin zamanı geri aldığını ileri sürmüştü bana satarken.
Biliyor musunuz, ona inanmıştım…
Hiç düşünmeden saati epey pahalıya satın aldım. Satın aldıktan sonra bana söylediklerine çok şaşırmıştım.
Beni sınadığını, bana bir şey satarak sınadığını, nasıl bir alıcı olduğu insanın kişiliği hakkında çok fazla ipucu vereceğinden beni bu şekilde sınadığını, Aslında herkesi sınadığını; ama beni seçtiğini, sınavını benim kazandığımı söylemişti.
Saati de kazanan kişiye satacağını, bedava dahi vermeyi düşündüğünü; ama bedeli ödenen bir şeyin değerinin daha iyi bilineceğinden pahalıya satmaya karar verdiğini söylemişti.
Doğrusu, ne hissedeceğimi bilemedim. Samimi miydi; yoksa gözümü mü boyamaya çalışıyordu?
Saati alıp evime gittim. Saat sadece zamanı geriye alıyordu. Geçmişine bağlı ya da geçmiş konusunda takıntılı bir insan değildim.
O özelliğini kullanacağımdan bile emin değildim aslında. Doğru çalıştığına, hiç denemeyecek olsam da; emindim ve bununla, renk ve ses değiştiriyor olmasıyla yetinecektim.
Sanki hayatımızdaki her mucizeyi değerlendirebiliyor muyduk! Tabii ki böyle bir şeyin yanından bile geçemiyorduk.
İşte ben bunu değerlendirmemeyi tercih etmiştim. Bir koleksiyoncu gibi, böyle bir şeye sahip olmanın mutluluğuyla idare etmeyi. Diğer her şeyi en küçük zerresine kadar değerlendirebilmek için hayatı bir kere yaşadığımı bilmeye, hatta birkaç kere yaşama fırsatım olsa bile bunu tercih etmediğimi bilip kendime saygı duymaya ihtiyacım vardı çünkü