Kategoriler
edebiyat Genel

15.03.2019

‘Mahallenin Piçi’ derdi ona herkes mahallede. Tüm -n’ler nazal olarak telaffuz edilirdi. Bir dizi ya da filmde olsaydı hoş olurdu. En azından zararsız kalırdı; ama o her duyuşunda o -N’lerin nazallarının sivri dirsekleriyle böğrüne böğrüne, ciğerine ciğerine kaktırdığını hissederdi.
Göğsü sıkışırdı. ‘Mahallenin Piçi’ tabiri yerine ismi söylenirse böyle devam edeceğine, en azından birisinin onu ismiyle kabulleneceğine olan umudu filizlenirdi. Sonra, aynı kişi dürtüverirdi onu bol nazallı dirsek darbeleriyle.
O bu lakabı almıştı; ama bunun nedeni annesinden kaynaklanmıyordu. Çocukken herkese ‘baba’ dediği içindi tüm bu tantana.
Ne yapsın, yoktu babası. Geriye hiyerogliflere benzeyen yazısıyla onlarca defter dışında hiçbir şey bırakmadan göçüp gitmişti bu dünyadan. Onu böyle piç, böyle sahipsiz bırakmıştı. Bir sürü babasız çocuk vardı bu dünyada. Neden sadece o yapmıştı böyle bir şey? Neden herkese ‘baba’ demişti?
Hadi o yapmıştı bir çocukluk, ne diye hiçbir Allah’ın kulu ona ‘oğul’ dememişti?

Kategoriler
edebiyat Genel

22.04.2018

Sesi, insanın içini ısıtıyor, cennette olduğunu düşündürüyordu duyana. Pürüzsüz bir tek dalgası olmayan, akışkan bir bütündü sesi ve bittiğinde, artık olmadığında yoksunluk hissini son kertede yaşatıyordu kulaklara.
O pürüzsüz sesi çıkartabilmeyi, bir an dahi detone olamama halini ancak orta dünyada yaşayan elfler başarabilirmiş gibi geliyordu bana oysa. Yine de; onun beyninin farklı çalıştığını, bir otizmli olduğunu bilmek, her şeyi açıklıyordu. Sanki yolunu şaşırmış bir elfti ve bu evrende otizmli şeklinde açıklanabiliyordu sadece. İnsanların mantığı ancak böyle bir şeyi hoş görebilirdi zira. Aksi taktirde dengeye olan inanç sarsılırdı; çünkü bu sesle her şeyi elde edebilir, herkesi her şekilde ikna edebilirdi rahatlıkla. Saruman’ın sesi eksik kalırdı bana kalırsa.
Dünyada var olan tüm dilleri bir duyuşta öğrenebilir, yarasaların dahi çıkarttığı tüm sesleri taklit edebilirdi. Hatta, dünyada var olan tüm sesleri bir kere duyduktan sonra taklit edebilirdi. Bir papağan gibi değildi. Bir papağanın zekası altı yaşındaki bir çocuğunkine denkken; onun zekası duygusal ihtiyaçlar konusunda sınırlı, dil, matematik, müzik vb. konularda olağanüstüydü.
Çok iyi bir anlık tercüman olabilirken; psikolojik gözlemler yapma konusunda bir öpücüğün önemini taktir edemeyecek kadar kötüydü. Rahatlamak için tellerden figürler yapıyor, üzerini polimer kille, silikonla, örerek ya da kumaşlarla kaplıyordu. Sanatsal zekası da üstündü.
Sadece kaşmir giysiler giyebiliyordu. İç çamaşır bile giyemiyordu.
Konuştuğunda bir tek gramer hatası bile yapmaz, yapılan hatalar karşısında son derece huysuzlanırdı. Kendisine dokunulmasını sevmez, yanına gidip onunla bir şekilde iletişim kurmak isteyenlere hep yanında taşıdığı lateks eldivenlerden verirdi; çünkü ona kazayla dahi olsa çıplak elle dokunulma fikri bile onu deli ederdi.
Kendisine benzeyen insanlarla daha iyi anlaşırdı. Ben de fiziksel olarak ona benzediğimden severdi beni. Yani en azından varlığım onu rahatsız etmediği gibi, benimle konuştuğunda pek nadir huysuz olurdu.
Ailesi ölmüştü; ama yaptığı heykeller çok sattığından para sıkıntısı çekmediği için kendisine ona çapraşık gelen işlerde yardım edebileyim diye beni tutmuştu.
Çoğu zaman kolay bir işti. Hatta bir iş olarak kabul etmemeye bile başlamıştım. Onu; sesini ve yaptığı şeyleri seviyordum çünkü.
Bir gün, hoşuna gider umuduyla, çok iyi öten, kanarya ile saka kuşu melezi, ‘piç’ denen bir kuşu satın aldım ona biriktirdiğim parayla. Bana çok pahalıya mâl olduysa da önemi yoktu.
Kafesi önüne koyar koymaz ötmeye başlamıştı kuş. Ona çok benziyordu. Onun da doğa üstü bir sesi vardı. İşte tam o an, yani kuşun ilk ötmee başladığı an, sustuğu ana kadar öylece kalakalmıştı. Yüzü ifadesizdi.
Kuş susar susmaz da; yüzünde aynı ifadesizlikle kafesi açmış, kuşu tek hamlede yakalayıp üçüncü hamlesinde boynunu kopartmıştı.