Kategoriler
edebiyat Genel

27.12.2017

Rengarenk bir böcek görmüştüm. Tıpkı bir oyuncak gibi, rengarenk ışıklar yanıyordu tüm vücudunda. Her renk var gibiydi. Adeta bir iç mimarın ya da bir boyacının renk kataloğu gibiydi. Tüm renk dalgalarını aynen yaratıyordu.
Bukalemun falan değildi. Daima renk değiştiriyordu. Daima… Bir amacı yoktu. Amacı renk değiştirmekti. Larvası belli bir aydan sonra olgunlaşıyor ve değişiyordu. Simsiyah oluyordu önce. Sonra da bembeyaz. Simsiyahken çiftleşecek olgunluğa geliyordu. Çiftleştikten sonra dişi yumurtladıktan, erkek bakirlikten kurtulduktan sonra renkleri beyazlaşıyordu. dişi yumurtladıktan, erkekse birkaç gün yumurtaların bakımını yaptıktan, tıpkı bir tavuk gibi yumurtaları beklemek ve her an ağızlarındaki bir sıvıyla üstlerini kaplayıp nemli kalmalarını sağlamak zorundaydılar, yumurtalar çatladıktan sonra, işte o zaman hayattaki sorumluluklarını bitiriyorlar, renk değiştirmeye başlıyorlardı bu böcekler.
Daha küçük böceklerden beslenip renk değiştiriyorlardı sadece. Beslenmek için bir şey yapmaları gerekmiyordu zaten. Böceklerin kendileri ayaklarına geliyordu, onlar da fırsatı kaçırmıyordu.
İşte bu böceklerden birisini, yaşlı bir kadının elindeki bir akvaryumda görmüştüm. Ben birisini görmüştüm; ama diğeri oradaki yosunların altına gizlenmişti. Zaten kadında da bir çift vardı.
Kadın akvaryumdan böcekleri çıkarıp attı. Böcekler uçup gittiklerinde, bana gülümsedi.
‘EEE, nasıl? Fikri beğendin mi? İşte böyle arada bir gelir, yepyeni bir şey yaratır giderim,’ dedi ve bir an sonra yok oldu.
Sonra düşündüm… Kadın bana bir şey dememişken ben bu böceklerin çiftleşme alışkanlıklarını nasıl bilebilmiştim?

Kategoriler
edebiyat Genel

20.12.2017

Rengarenk bir taş bulmuştum. O kadar farklı görünüyordu ki, gökten düşmüş olmalıydı. Taşı elime aldığımda, tuhaf bir şey hissettim. Sanki taş canlıydı. Kıpırdamıyordu; ama elimin içinde bir canlı vardı sanki. Bir canlı sıcaklığı…
Onu eve götürüp boş bir saksıya koyup bekledim. Gece taş soğurdu. O zaman dokunduğumda da sıcaksa bir şeyler farklı demekti.

Sıcaktı… Taş canlı ya da maddesel olarak farklıydı. Belki de canlı değil de; ısınmasını sağlayan bir tepkimeye giriyordu.
Bunu düşünürken elimdeki taş hareketlendi ve çatladı. Bu taş, ki yuvarlak bile değildi, bir yumurtaydı anlaşılan. Şekilsiz bir yumurta…
Yumurtadan ejderhaya benzeyen tuhaf bir hayvan çıktı. Kuş ve sürüngen arası bir şey…
Yoksa gerçek miydi ejderhalar? Yeni bir şey mi keşfetmiştim?
Tam o an, şaşırmaya bile başlayamadan; kapım aceleyle vuruldu. Zile bile basmamıştı dışardaki. Açtığımda resmi giyinmiş iki kişi duruyordu kapının dışında. Yumurtayı almaya gelen iki kişi. Tek söyledikleri buydu. Ejderhanın yumurtadan çıktığını söylediysem de; o şeyin gerçek bir ejderha olduğunu ya da olmadığını bilmeme izin vermediler. Ketumdular ve onu kendilerine vermemi öylece bekliyorlardı sadece. Bir güç gösterisinde bulunmasalar da; hareketleri; ya da hareketsizlikleri, bana onu almak için her şeyi yapabileceklerini düşündürtmüştü. Onun için, merakımı sineme gömüp yumurta kırıldıktan sonra saksıda kalan yaratığı saksısıyla götürüp verdim onlara. Hiçbir şey söylemeden kapıyı dışardan üzerime aceleyle kapatıp seslerini kapının arkasından işitebildiğim hızlı adımlarla oradan ayrıldılar.