Kategoriler
edebiyat Genel

26.11.2018

Küçük, kaç yaşında olduğunu bilmediğim bir çocuk vardı bugün. Bir hastahanenin bekleme salonundaydı. Broşürleri renklerine göre düzenledi, düşen birkaç tanesini topladı ve düzgünce yerine koydu.
Düşündüm…
Biz ne zaman, kaç yaşımızda bundan vazgeçmiştik?
O çocuk bizim yaptığımızı yapacak mıydı?
Ne zaman yapacaktı?
Bir ah çektim, yüzüme düşen saçlarımı bile kıpırdatamadım, nerede kaldı karşıki dağları yıkmak.

Kategoriler
edebiyat Genel

08.05.2018

Koyu renkli bir sesi vardı. İşitsel hiçbir şeye benzetemiyordum. Hiçbir terimle adlandıramazdım. Tek diyebileceğim koyu renkli bir sesi olduğuydu. Kalın değildi, ince de değildi. Tonlu ve duyguluydu. Sesine ifade verebilme konusunda çok maharetliydi. Bu seste iyi bir lider havasından ziyade, kimsenin ona bel bağlamasını istemeyen, kolaylıkla alay edip bunu sezdirmeyen bir insan gizliydi. Bu umursamaz biri olduğunu göstermiyordu; ama umursamaz davranan birisi olduğu rahatlıkla söylenebilirdi. Umursamıyormuş gibi yapan… Sözde kendisini korumaya çalışan; ama hoşuna gitmeyen, onu şöyle ya da böyle rahatsız eden bir olayda anında allak bullak olabilen ve tüm bunlara rağmen her rahatsızlığının üstüne üstüne giden…
Onun dikkatimi çekmesine neden olan şey, derste yaptığı bir yorumdu. Söylediği sözleri hatırlamasam da; basit cümleler; ama yoğun bir ton içeren bir yorum…
O andan sonra da her hareketiyle ilgilenmiştim ve bir nevi özel projem oluvermişti.
Bir gün, yanıma gelmiş ve bir çay içip içemeyeceğimizi sormuştu. Kabul etmiştim ve arkadaş oluvermiştik. Her şeyden bahsedebiliyorduk birbirimize. Arkadaşlığımızın geçmişinin çok yakın oluşu zerrece önemli değildi ikimiz için. Arkadaşlığa hiç inanmamış bir insanken; nasıl bu kadar iyi bir arkadaşım olabildiğine en çok ben şaşırmıştım herhalde. Bunun sebebi, yani ikimizin iyi arkadaşlar olmuş olmamızın sebebi, ikimizin de arkadaşlıktan fazla şeyler beklememiz olsa gerekti. Daha doğrusu, bir arkadaşlığın asla yapamayacağı, bir arkadaşlıkta olduğunda sakıncalı olacak şeyler beklemiyorduk birbirimizden.
Söz gelimi, biz birbirimize baskın olmaya çalışmıyorduk. Bir arkadaşlıkta zıtlıkların olması ya da olmaması gerektiğine inanmıyor, arkadaşlığımızı bir karşıtlıklar birliğine çevirmeye çalışmıyorduk. Yani birbirimizin zıddı olarak görünür olma gibi bir derdimiz yoktu. Ayrıca, birbirimizden ‘biz’ olmayı da beklemiyorduk. İsimlerimize sarılıp onları birbirinden farklı çoraplar giyen birisinin moda anlayışıyla üzerimizde taşıyorduk ve yine de aynı ayaklara giyiyorduk onları.

Kategoriler
edebiyat Genel

18.12.2017

Penceremden görüyordum onu. Rengarenk yamalı paltosu, yeşil şapkasıyla her gün başka bir şey satıyor olurdu penceremin altından geçerken. Her gün de; sattığı ne olursa olsun alırdım. Önce durdururdum. Apar topar, terliklerimle çıkardım sokağa ve yanına giderdim. Sakin sakin beni beklerken bulurdum. Artık penceremin önüne geldiğinde yavaşlar, hatta durup sesini yükseltir olmuştu çağıracağımı bildiği için. Eğer onu fark etmeyeceğim tutarsa, ki bu hiç olmamıştı, ama insanlık hali, böyle bir şey olursa dahi sesini duyurmak için bağırırdı avazı çıktığınca.
Ne satmamıştı ki!
Balık, domates, karpuz, terlik, simit, midye, kolye-küpe, çanta, pantolon, ayakkabı, çorap, dizlik…
Bunlar için her gün başka bir şey uydururdu. Bazen bir mani, bazen bir tekerleme, şarkı… Hatta bir gün pandomim bile yapmıştı. O kadar insanın nasıl dikkatini çekmişti aklım almamıştı. Sonuçta bir satıcı sesiyle kazanmaz mıydı? O başarmıştı. Pencereden bile gözüme ilişmişti abartılı; ama gereksiz olmayan, rahatsız etmeyen hareketleri. Aslında abartılı değildi. Gösterişliydi hareketleri. Dikkat çekiciydi…
O gün, elinde bir tek saatle gelmişti penceremin altına. Sadece benim için geldiğini hemen anlamış ve sevinmiştim bu duruma. Kendimi ayrıcalıklı hissetmiştim.
Saat parlıyordu; doğa üstü bir saatti adeta; çünkü her saat başı rengi değişiyordu. Ayrı bir sesle çalıyordu bir de.
Bunlar başlı başına saati doğa üstü yaparken; bir de saatin zamanı geri aldığını ileri sürmüştü bana satarken.
Biliyor musunuz, ona inanmıştım…
Hiç düşünmeden saati epey pahalıya satın aldım. Satın aldıktan sonra bana söylediklerine çok şaşırmıştım.
Beni sınadığını, bana bir şey satarak sınadığını, nasıl bir alıcı olduğu insanın kişiliği hakkında çok fazla ipucu vereceğinden beni bu şekilde sınadığını, Aslında herkesi sınadığını; ama beni seçtiğini, sınavını benim kazandığımı söylemişti.
Saati de kazanan kişiye satacağını, bedava dahi vermeyi düşündüğünü; ama bedeli ödenen bir şeyin değerinin daha iyi bilineceğinden pahalıya satmaya karar verdiğini söylemişti.
Doğrusu, ne hissedeceğimi bilemedim. Samimi miydi; yoksa gözümü mü boyamaya çalışıyordu?
Saati alıp evime gittim. Saat sadece zamanı geriye alıyordu. Geçmişine bağlı ya da geçmiş konusunda takıntılı bir insan değildim.
O özelliğini kullanacağımdan bile emin değildim aslında. Doğru çalıştığına, hiç denemeyecek olsam da; emindim ve bununla, renk ve ses değiştiriyor olmasıyla yetinecektim.
Sanki hayatımızdaki her mucizeyi değerlendirebiliyor muyduk! Tabii ki böyle bir şeyin yanından bile geçemiyorduk.
İşte ben bunu değerlendirmemeyi tercih etmiştim. Bir koleksiyoncu gibi, böyle bir şeye sahip olmanın mutluluğuyla idare etmeyi. Diğer her şeyi en küçük zerresine kadar değerlendirebilmek için hayatı bir kere yaşadığımı bilmeye, hatta birkaç kere yaşama fırsatım olsa bile bunu tercih etmediğimi bilip kendime saygı duymaya ihtiyacım vardı çünkü