Kategoriler
edebiyat Genel

12.12.2019

Rengarenk kuşların arasında uçuyordum rüyamda. Ellerimde bir atın kuyruk kıllarından biri, onu dümen gibi, ya da dizgin gibi tutuyordum. Sağa çekiyordum, sağa gidiyordum. Geri çektiğimde de havada duruyordum. Sonra bir rüzgar onu elimden aldı ve ben düştüm.
Uyandığımda kadife hissi veren bir dokunuş hissettim başımda. Bir atın dudakları…
Saçlarımı şefkatle çekiştiriyordu. Onun kuyruk tüylerinden biri de elimdeydi. Henüz kuyruğundan kopmamış bir tüy… Onu bırakıp ayağa kalktım. Göğe değil; ama çöle dalacaktım. Yepyeni bir yer görüp; beğensem de beğenmesem de orada yaşamak için.
Bir çölün neresini beğeneceğime dair bir fikrim yoktu. Bu da beni karamsarlığa sürüklüyordu. Mecburen orada öğretmenlik yapacaktım. Öyle istemişlerdi. Üzerimde hakları bulunan insanlar, böyle uygun görmüşlerdi. Beni istedikleri zaman öldürme hakkını saklı tutan insanlar. Onlar öldürmeseler de ruhum ölecekti o çölde. Ben deniz insanıydım. Bir yerlerde bir dalganın karaya vurduğunu bilmesem, bunu havada hissetmesem yaşayamazdım. Oraya her şeyi öğretmek için gidecektim. Bilmediklerimi bile…
Tanrıyı öğretecektim onlara. Oysa kendisini hiç görmemiştim. Gökyüzündeki yıldızları öğretecektim. Onların da çoğu ölüydü zaten. Gecikmiş ışıklarının gecikmiş şahitleri olmanın bir anlamı yoktu.
Toprağı ve bitkileri öğretecektim; ama orada doğru düzgün toprak ve bitki yoktu ki. Onlara saygıyı ve sevgiyi öğretecektim. Peki ben onları sevecek miydim? Saygı duyabilecek miydim?
Atıma atladım ve kendime ölme riskini alarak yaşamayı öğretmeye karar verdim.

Kategoriler
edebiyat Genel

17.09.2019

Gördüğüm bir rüyanın hayatımı değiştireceğine asla inanmazdım. O gün kalktığımda da bunu düşünmemiştim bile. Sadece ne kadar gerçekçi bir rüya gördüğümü düşünmüştüm. Kendimce yorumlamaya da çalıştım; ama sıra dışı değildi bu benim için.
İlk tuhaflık, gün içerisinde bana rüyamı hatırlatan ilk şey, öğle yemeğinde istavrit kızartma olmasıydı. Tesadüftü, bir tesadüften başka ne olabilirdi ki…
Rüyamda istavrit görebilirdim pekala. O istavritler canlıydı ve denizde yüzüyorlardı. Ortalarında başka, farklı, önemli bir balığı koruyorlardı. Bunun için avlanmayı göze alıyorlardı. Genelde kolay avlanan bir balıktı istavrit; ama bu kez kendilerini feda ediyorlardı. Yani rüyamda öyle görmüştüm. Hem de bir tek balık için. Bir tek balığa sevdalanmış yüzlerce balık…
Balığın sarı çizgilerinin yanında yeşil pullar vardı. Diğerlerinden farkı buydu, yeşil pulları…
Yanımdaki kadının tabağında da böyle bir balık olmasa, belki de rüyama sadece tesadüf olarak bakmam kolay olurdu.

Kategoriler
edebiyat Genel

05.03.2019

Bu yazı, Bursa Malcılar Lisesi’nin, sokak hayvanlarına yemek sağlamak amacıyla yürüttükleri “Katık” projesinin dergisinde yayınlanmak amacıyla yazılmıştır.
İnstagram:

View this post on Instagram

Sevgimiz karşılıklı!

A post shared by KATIK (@katik.16) on

İrili ufaklı kayaların ve yıllanmış ağaçların arasından koşuyordu rüyalarında. Sürüsüyle… Alfa erkek oydu. Önde koşuyor, ilk yemeği o yiyordu.
Ahhh! Yiyemiyordu ki… Bir hayvandan döktükleri ilk kanda uyanırdı o güzel rüyadan ve başlardı karnı guruldamaya. Daha onu yiyemeden uyanırdı.
Yıllanmış bir ağaç görmemişti rüyalarının dışında. Yamru yumru birkaç ağaçtan başka, sadece gökdelenler görebilmişti kısa hayatında. Bir sürüsü olmamıştı. Sadece aç birkaç köpek vardı. Bağlasa bağlasa açlık bağlardı onları birbirlerine. Yemek az olduğundan o bile bağlayamıyor, yemeği kapan doyuyordu. Birlik olmak anlamsızdı; çünkü avlayacak av bulunmuyordu.
Yavrusu bile yoktu. Çiftleşecek takati mi vardı ki…
Ancak yaltaklanarak alıyordu yemeğini. Çelimsiz, bir alfa erkeğinin yanından bile geçmeyecek, hatta bir sürünün en güçsüz üyesinden daha güçsüz bir yaratığa yaltaklanarak…
Bazen yaltaklandığında bile başını okşayıp o tuhaf kokularını üzerinde bırakmakla yetiniyorlardı üstelik. Buna da ‘sevgi’ diyorlardı.
Sevgiyle mi kesmişlerdi ağaçları? Sevgi yüzünden mi yoktu yosun tutmuş kayalar? Onun yüzünden mi tuhaf yuvarlak şeylerin üzerinde, gürültülü, pis kokulu, önüne geçeni ezen şeyler vardı etrafta? Sevgiyle mi eksiliyordu midesini dengelemek için yiyeceği otlar? Sevgi burnunu ve gözlerini kapatıp göstermiyor muydu ona yiyebileceği küçük avları; tavşanları, keçileri, ördekleri…
Sevgi mi ayırıyordu onları birbirlerinden ve onun yüzünden mi birleşip bir sürü olamıyorlardı?
Sevgi kalbi hızlandırmaz mıydı? Yanlış mı biliyordu? Onun midesini guruldatıyordu da…
Bir yerlerde bir yanlışlık olmalıydı.
Madem öyleydi, o da midesini bir şekilde dolduruverirdi. Sevgiyle…
İşte, bir taş vardı orada! Haydi bakalım… Kemik niyetine. Beyazdı rengi nasıl olsa… Bir kozalak… Kahve rengi bir sıçanın kemikleri gibi… Çatır çatır çatırdıyordu ağzında…
Bir… oyuncak… Bir türlü çiğnenmiyor; ama et gibi… Bir lokmalık bir şey zaten…
Yedi… Yedi… Yedi…
Ne kadar da yememesi gereken şey vardı etrafında?
Oysa rüyalarında…
Neyse, birazdan uyuyacaktı nasılsa.
Ama önce…
Dayanılmaz bir acı, vücudunda…
Geçecekti…
Sürüsüne dönmeye az kalmıştı… Açlığın acısı bitecekti, bu acı neydi ki!

Kategoriler
edebiyat Genel

02.03.2019

Rüyasında bir denizde yüzerken görmüştü kendisini. Yavaş yavaş vücudunun içine girmişti, kendi vücudunu yavaşça benimsemişti sanki.
Doğduğunda kendi vücudunda doğmuştu halbuki. Sonra denizde yüzmeye devam etmişlerdi. Kendisi ve kendisini yavaş yavaş benimseyen kendisi.
İkisi de; öldüklerinde birleşmişlerdi. ya da birisi gittiği ve diğeri tek kaldığı için, birleştiklerini düşünmüştü. Aslında tümden gitmemişti giden.
Nasıl anlatmalı, bir kaplumbağa gibi, sanki sadece kabuğunu büyütüp yaş çizgilerini oluşturmak için bir vesileydi giden. Yeteri kadar çizginin oluştuğunu anlayınca da…
Gitmişti.

Kategoriler
edebiyat Genel

04.02.2019

Rüyasında uçsuz bucaksız bir uçurum görmüştü. Kendi elleriyle oyduğu, söğüt ağacından bir atçığa binmiş, uçurumdan aşağı süzülüyordu. Atçığın ayakları bile yoktu ki kanatları olsun…
Buna rağmen ileri gidebiliyordu süzülerek. Uçurumun aşağılarındaki dünya garipti. Deniz kabuklarına binmiş küçük köpek yavrularıyla yan yana süzülmekteydiler. Bu şaşırtıcı bir şey değildi. Uyanacağını bilmemesine rağmen…
Bir yanı, şaşacak hiçbir şeyin olmadığını düşünüyordu. Oysa belki de şaşırmak da yaşamanın esprilerinden biriydi.
Şaşırmayan birisi, olağanüstü bir şeyi gördüğünde ne fark edecekti ki?