Kategoriler
edebiyat Genel

18.02.2019

Sıkıca kapatılmış onlarca kutu. Hepsi farklı, birisi diğeriyle aynı özellikleri taşıyan bir tek kutu dahi yok o küçük dolapta.
Dolap dediysem sadece açık raflardan oluşan bir şey. Kutular yeterince sıkı kapatılmış zaten.
Etrafta nemi alsın diye mangal kömürü parçaları var. ve kutular etiketlenmemiş. İnsan özellikle etiketlenmediğini düşünüyor. Gizliliği sağlamak ya da bir tür kendisine yapılan gösteriş veya… kendini sınama güdüsü.
Kutuların önüne geldiğinde ‘bakalım hangi kutunun içinde?’ diye soracak birisi var içinde. Birisi de; duraksayıp mahçupça kutulara bakacak. Diğer biri çıkacak ve içlerinden birini gösterecek. Oysa etiketli olsa yalnız kalacak. Bakan da aynı olacak, açan da; koklayan da…
Bu kutuların içeriğini öğrenen herkes, onun sapık olduğunu düşünecek. Varsın düşünsünler. Düşünsünler bakalım. Hüzünlü, yalnız ve… ve… ve… neyse, onu birazdan söylerim, birisi olduğunu düşüneceklerine, sapık olduğunu düşünsünler.


O sımsıkı kapalı kutuların kapaklarının hepsi açık artık. Yeni açtı. Cam da açık… Güneş ışığı ve hava, kutuların içindekileri hiç olmadıkları kadar canlandırırken bir an sonra tüketecek. Öldürecek onları…
Anıları…
Bir kutuyu alıp burnuna götürüyor. Kutunun içinde bir saatin deri kordonunun küçük bir parçası var… Mis gibi tıraş losyonu kokuyor. Babasının kokusu…
Çoktan ölmüş olan babasının…
Ve… Kokladığı an, güneş ışığı solan kokuyu geri getirdi tüm canlılığıyla ve sonra… Hop… Artık sadece bir kokunun hayaletinin içinden geçiriverdi burnunu… Yokluğun soğuk duşu…
Kutuyu yerine bırakıyor. Sonra kapatacak mezarı.
Bir kutu daha…
Bu kez annesinin beyaz bir kıyafeti…
Öğretmeninin kendi kokusu sinmiş bir kitabı, arkadaşının kalemi, ahşap kokuyu emiverir hemen… Arkadaşı severdi yazmayı. Saçma sapan şeyler yazardı ama…
İlk sevgilisinin, hala sevmekte olduğunu onu koklarken anladığı sevgilisinin tokası…
Dedesinin sigara tabakası…
Oğlunun ilk kusmuk kokusunu barındıran, ne olduğunu çoktan unuttuğu bir kumaş parçası.
O bile öldü…
Kendi oğlunu gömdü.
Diyorum ya, tamamen yanlış bir yalnızlık onunkisi. İşte şimdi bu yanlışlığı düzeltecek.
Önce onların hapsettiği parçalarını serbest bıraktı havaya. Teker teker selamlayarak…
Sonra da…

Kategoriler
edebiyat Genel

12.12.2018

Genç kurt, uykusundan o iğrenç horozlu saatin, o iğrenç horoz sesiyle uyandı. Bir kere daha…
İçten içe karşılıklı olarak birbirlerinden nefret edip; birbirlerine iyi göründükleri, sevgili düşmanı ve arkadaşı, Yamukpati’nin doğum günü hediyesiydi bu iğrenç saat. Kaç kere parçalamak istemiş, kendisine Yamukpati’nin edeceği alayların acılığını hatırlatarak bundan vazgeçmişti. Yamukpati onun horoz sesinden ne kadar nefret ettiğini biliyordu çünkü. Bunu bilerek yapmıştı. Her sabah karşılaştıkları zaman saati hatırlatmasından da anlayabiliyordu zaten. Güzel bir sesle uyanmakla ilgili her sabah farklı bir nükteyle karşılıyordu onu ve her defasında o yamuk suratında, yamuk bir gülümseme oluyordu.
Kendisi de masum değildi. Yamukpati biçimsiz ya da yamuk şeylerden nefret ettiğinden, buna çokgen şekilli nesneler de dahildi, her fırsatta ona böyle şeyler alır, aldıklarını kullanıp kullanmadığını her defasında sorardı. Yoksa hoşuna gitmemişler miydi? Hemen değiştirebilirdi. Onun biricik amacı Yamukpati’yi mutlu etmekti…
Peki ikisinin hiç mi ortak noktası yoktu? Vardı… Kitaplar… İkisi de Jack London’u çok severdi. Aslında kitapları genel olarak severlerdi; ama Jack London, onlar için bir efsaneydi. Kurtlar üzerine yazdığı kitapları da sevseler de; ikisinin de en sevdiği kitap Deniz Kurdu idi.
Kurt Larsen… İkisinin de hayalindeki erkek oydu.
İkisinin de şansına, hayallerindeki erkekler gerçek dünyada, ormanda, vücuda gelmişti; ama ikisinin şanssızlığı, o erkeğe ikisinin de aşık olması ve erkeğin onlara yüz vermeyişiydi. Ya da ikisine de yüz verişi…
Erkeğin adı Gaddarçene idi. Adı üstünde, gaddardı adam, yapılacak bir şey yoktu. Sürü lideriydi ve sürünün alfa dişisi başka bir kurttu.
İşte onun için, bu gece o iğrenç saat onu uyandırmadan önce rüyasında gördüğü şeyi anlatmak için Yamukpati’yi bir köşeye çekmesi, onunla ortak hareket etmesi gerekiyordu.
Biricik alfa dişileri olan Hoştüy’ü öldürmek için…

Kategoriler
edebiyat Genel

11.07.2018

Bir yüze, bir bedene bürünmek mümkün olabilseydi… Yani istediğimiz bir yüz ve bedene…
Ben en akılda kalmaz olanına bürünmek isterdim. Her şeyim silik olsun dilerdim.
İnsanlar beni fikirlerimle kafalarına alabilirlerse, işte ancak o zaman görünür olabilmek için.
Tıpkı bir hayalet gibi.., hayal edebildiklerinde görünmek isterdim. Gerçek olan beni zihinlerinde canlandırabildiklerinde. Eksikliklerim ve fazlalıklarımla. Eksikliklerimi gidermek, fazlalıklarımdan alabilmek için…
Kül Kedisi masalındaki peri, keşke bana uğrasaydı. İşte o zaman ondan gece yarısına kadar bu şekilde silik olmayı dilerdim herhalde. O zaman camdan bir ayakkabı düşürmeme gerek kalmazdı. Eğer beni görürse… Yeterdi işte…
Gerçi, ben bir erkek olduğum için… Ne fark eder ki? Sadece kadınlar mı beğenilmek ister? Sadece onlar için midir fark edilme arzusu?
Hayır! Sandığınız gibi bir eşcinsel değilim ben. Olsaydı ne olurdu, orası öyle; ama kendimi bir kadına beğendirmek, bir kadının beni bulmasını arzu etmek çok mu tuhaf! Baksanıza, hemen bir eşcinsel olduğumu düşündünüz bile.


Bir peri gerçekleştirmese bile, dileğim gerçekleşmiş, bedenim silikken; bir kadının beni, gerçek beni fark etmesiyle görünür olmuştum ona. Üstelik o da benim gibiydi. O da benim gerçek onu görmemle görünür hale geliverdi.
Öyle ki, cinsiyetlerimiz bile belli değildi ilk aşamada.
Rakamlar… Sadece rakamlardan ibaretti adlarımız.
Önce ayak parmaklarımız, tırnaklarından başlayarak göründü, sonra ayaklarımız…
En son olarak da saç tellerimiz… Kafamızı korumaktan başka işe yaramasa da; estetik açıdan sonsuz bir önem ihtiva eden saç tellerimiz…
Gerçi ben o konuda hiçbir zaman şanslı olamamıştım. Daha on dokuz yaşımda dökülmeye başlamıştı güzelim saçlarım…
Neyse…
Sonra ne olduğunu fark ediyorsunuzdur herhalde…
Sonra, saç tellerimiz de açığa çıktıktan sonra, aslolanın açığa çıkma süreci olduğu anlaşıldı… Her şey çözülmeye başlamıştı o anda zira.
Bu olduktan sonra, ne dileceğimi bile bilemeyen, yalnız bir adam oluverdim işte.

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Onuncu Bölüm: (08.05.2018)

Her şey, yani mahallenin altın çağı, Güvercinci Abdullah’ın güvercinlerini seyrettiği damdan düşüp aniden, acı çekmeden ölmesiyle bitti. Adamın ani ölüşünden neredeyse bir gün sonra su sayaçlarımızın hesabı sorulur, karakolun içine polisler doluşur olmuştu.
Evet, her şey bir adama bağlıydı. Bir tek adamcık, Güvercinci Abdullah’çık ölünce nasıl olmuşsa, devlet devletliğini hatırlayıvermişti işte.
Aynı zamanda, bir tek adam koskoca mahalleyi devletten kurtarabilmişti. Nasil olmuş da her şey bir tek insana bağlı olabilmişti? Güvercinci Abdullah gibi bir insan daha olsa… Bir insan daha… Bir insan daha… Bir insan… Bir…
Sonra tüm insanlık…
İnsan yığınları hep bir tek adamı beklemişti. Tarih boyunca böyle olmuştu. O adam gidince de yas tutmuşlardı. Bizim mahallede olduğu gibi…
Oysa hiçbir Allah’ın kulu, o hasretle andıkları insanın kendisi olabileceği ihtimalini bile düşünmemişti. Hayal bile kurmamışlardı ki gerçekleştirmeye çalışsınlar…
Oysa ben… Ben bu hayali kurabilmiştim. Hayır, kendim için değil… Bir tek insan için bile değil… İnsanlık için…”
Handan ekrandan gözlerini ayırdı ve okuduklarını düşünmeye başladı. Zihninde bir yer karıncalanıyordu. Bir şeyleri daha önce duymuş gibi geliyordu ona…
Güvercinci Abdullah… Bu isim, hiç yabancı gelmiyordu. Her yerde duyulabilecek bir şey değilken hem de. Hayal meyal hatırlıyordu zaten. Nerede duyduğunu, kimin bu adamdan bahsettiğini falan hiç hatırlamıyordu. Belki de Selim Amca… Annesini arayıp bu ismi sormaya karar verdi. Ne de olsa, bu günlük Selim Amca’ya ait olabilirdi. Keşke öyle olsaydı. Öyle olsa, Selim Amca hakkında annesinin bildiklerinden bile fazla şey biliyor olacaktı. Hep yakından tanımak istediği bir adamı, Selim Amca’sını, herkesten fazla tanıyabilecekti. Belki de bu bir saplantıydı onun için. Ne olursa olsun, onun için önemli bir yeri vardı bu adamın. Günlüğü yazan için Güvercinci Abdullah neyse Handan için Selim Amca oydu. Eğer bu günlük Selim Amca’ya ait olursa bu saplantısını da nihayete erdirmiş olacaktı.
Aniden garip bir ses eşliğinde, program ekranında küçük bir mesaj penceresi açıldı. Ses, ölmek üzere olan bir kadının çığlığına çok benziyordu. Bir mesaj uyarısı için oldukça alışılmadık bir tercihti doğrusu…
Mesajda yazanlar daha da tuhaftı: “Kapının önünde bir paket göreceksin. Paketin içinde bir saat, bir şapka ve bir not göreceksin… Saati bileğine, şapkayı kafana tak, notu oku. Her şey notta yazıyor olacak… Tüm bunları da sana bu günlüğü gönderen adamın garip bir kaprisi olarak düşün ve hoş gör. Bu arada, umut ettiğin şeyi biliyorum. Günlüğün kime ait olduğuyla ilgili umudundan bahsediyorum. Neden olmasın! Sana tüm bunları yapman karşılığında bu cümleyi armağan ediyorum… “Neden olmasın!” Güvercinci Abdullah’ı annene Selim Amca’n anlatmamış mıydı… Hatırlamıyor musun… Günlüğün bu sayfasında birkaç dakika durakladığından, hatırlamaya çalıştığına eminim; ama benim sayemde şimdi emin olabileceksin… Gerçi nasıl oldu da bu adı ilk duyduğunda hatırlamadın, hatırladıysan bile, neden duraklamayıp okumaya devam ettin, bunu yaparken ne düşündün bilmiyorum. Her neyse… Şapka, Saat ve senin için her şeyi daha açık hale getirecek olan not seni beklemekte şimdi. Paket tam bahçe kapısının önünde, öylece durmakta. Şimdilik hoşça kal o zaman… Paketteki notta buluşana dek…”
Handan hemen paketi almaya, kapının önüne yollandı. Pakette bulunan ipince ve hafif malzemeden yapılmış, sanki göze batmaması için özel olarak tasarlanmış şapka ve saati hemen kuşandı. Notu da kütüphanesinde okumak üzere eşofmanının cebine koydu. Vakit geçirmeden hiç yapmadığı kadar hızlı adımlarla kütüphaneye gidip notun zarfını açtı ve okumaya başladı:
“İşte kısa bir aradan sonra yine ben… Şimdi dediklerimi harfi harfine yapmanı istiyorum senden. Böyle yapman ikimizin de yararına olacak, buna emin olabilirsin. Zaten o kadar zor şeyler istemeyeceğim. Sadece, belki biraz tuhaf gelecek sana. Kulak asma, yalnızca, aşağıda yazacaklarımı olduğu gibi uygula…
Banka hesabına yaklaşık bir buçuk milyon lira yatırdım. Bunun karşılığında da birisini öldüreceksin… Hayal edebildiğin en yaratıcı ve en… fark edilebilir tarzda yapacaksın bunu. Farklı bir ölüm olacak bu, anlıyor musun? Bunu yaparken de; şapkan ve saatini hiçbir suretle çıkarmayacaksın.”
Şimdi düşünme zamanıydı. Bilgisayarının başında, karşısında bulunan ekranda Selim Amca’nın günlüğü, klavyenin yanında gizemli elçinin ona gönderdiği not…
Çok nadiren böyle yapsa da; acil bir şeyi gerçekleştirdikten sonra onun hakkında düşünmeyi tercih ederdi Handan. Elçi, onun neden Güvercinci Abdullah’ın adını görür görmez bu adı nerede duyduğunu sorgulamadığını merak etmişti… Handan duraklamaya gerek olmayacak kısa bir süre bunu zihninde elbette sorgulamıştı; ama o, günlükten ne kadar çok veriye ulaşırsa o kadar çok bilgi edinebileceğini ve o ismi nereden duyduğunu kesin olarak hatırlayabileceğini umduğundan günlüğü okumaya devam etmişti. Peki bu saatle şapkanın hikmeti neydi? İşte anlam veremediği tek şey buydu. Tamamdı, birisini öldürebilirdi. Hem de kusursuzca… Tam istenildiği gibi… Peki ama kimi öldürecekti?
O bir seri katil değildi ki, kiralık katildi. Öldüreceği kişiyi asla kendi seçmezdi o. Prensiplerine uymazdı böyle bir şey… Peki ne yapacaktı? Bu adamla nasıl iletişim kuracaktı? Programdaki mesaj penceresi tek yönlü çalışıyordu. Programı hackleyip adama mesaj yollasa… çok uzun sürebilirdi. Üstelik adamın bu işte usta olduğuna kalıbını basardı. O istemese, programını kendisine uydurmasının Handan’ın saatlerine maal olması işten bile değildi. Programda var olan yegane düğmeyi, “Fotoğraf Çek” düğmesini kullanırdı o zaman o da. Yani önce adama söylemek istediklerini bir kağıda yazıp kağıdın fotoğrafını çekerdi. Günlüğün bir sayfasında durakladığını dahi fark edebilen birisi için programın hafızasına yüklenen fotoğrafı görmeme ihtimali düşünülemezdi bile zaten.
Kağıda: “Ben bir kiralık katilim…. Siz söylersiniz, ben öldürürüm. Siz gösterirsiniz, ben öldürürüm…” yazıp fotoğrafını çekti. Kısa ve öz bir mesajdı bu; ama Handan’a göre meramını anlatmak için yeterliydi. Adamın cevabını beklerken günlüğü okumaya devam etmeye karar verdi. Bakalım Selim Amca Güvercinci Abdullah öldükten sonra ne yapacaktı…

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ İkinci Bölüm: (25.04.2018)

Adam kütüphaneye gidip oradaki sandalyelerden kapıya en yakın olanına oturduktan sonra Handan özel saatini koluna takarak kameradaki görüntüyü saatin ekranına geçirip gözlerini adamdan hiç ayırmadan kütüphaneye doğru yollandı. Adam hiç hareket etmeden bekliyordu. Onu beklerken kitaplara bakmamıştı bile. Handan içeri girdiğinde gözleriyle onun yüzüne bakmanın dışında bir tek kasını bile oynatmamıştı. Yüz hatları fazlasıyla durgundu.
Saatini adam fark etmeden kapattı ve adamın karşısındaki sandalyeye oturup onun konuşmasını bekledi.
Adam boğazını temizledikten sonra:
“Bu kadar geç bir vakitte sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim… Ne var ki, ancak şimdi gelebilecek durumdaydım…”
Handan sustu. Bunun önemli olmadığını söylemek onun dürüstlük anlayışına uymazdı çünkü. Üstelik belki de deliksiz bir uykudan çok daha önemli bir şey için gelmişti adam. Uykusunun onun için her şeyden önemli olduğunu, kendisini bir daha rahatsız etmemesi gerektiğini de söylemesi doğru olmazdı.
“Buraya size bir iş vermeye geldim…”
Evet, işte şimdi adamın meramını öğrenmişti; ama bu onu son derece kızdırmıştı. Yeni bir iş, uykusundan hiç de önemli bir şey değildi. Yine de rahatını tam anlamıyla bozacak bir terslikten iyiydi. Yavaş yavaş gevşemişti. Kendisini rahat bırakıp esnedi; ama gerinmedi…
İşin ne olduğunu sormak bile içinden gelmiyordu. Nasılsa adam söyleyecekti. Kim bilir hangi aptalı, hangi aptalca bir sebeple öldürmesini isteyecekti ondan. Bekledi…
“Sizden… birisini öldürmenizi istiyorum…”
Elbette bunu isteyecekti. Onun işi buydu zaten. Başka bir şey yapmak işinin tanımında yer almıyordu. Neden bu kadar uzatıyordu bu adam? Kendisinin suskunluğu onu tedirgin etmiş olmalıydı. Doğru ya, kütüphaneye geldiğinden beri bir tek kelime bile etmemişti adama. Bu tür iş görüşmelerinde pek konuşmazdı zaten; ama bunu o nereden bilecekti. Her şeye rağmen konuşmak içinden gelmediği için yine sustu.
“Beni…”
Kendisini öldürmesini isteyen birisi Handan’a daha önce başvurmamıştı; ama birkaç meslektaşının böyle işler yaptıklarını duymuştu. Onun için o kadar da şaşırmamıştı adamın bu talebine.
Eh artık birkaç soru sormalıydı. Nasıl ve nerede öldürülmek istediğini falan…
“Nasıl?”
“Ustalıkla ve acı çekmeme izin vermeden.”
“Ustalıkla” demişti adam. O kadar soyut bir şeydi ki bu. Handan’ın mesleğinde bu denli ifadelerden nefret edilirdi. “Nasıl öldürürsen öldür” çok daha tercih edilebilir bir talepti. Hatta Handan’ın en çok tercih ettiği talep buydu; çünkü bu taleple, insanlar sanatını özgürce icra etmesine izin vermiş oluyordu. Böyle olunca da bir sürü yeni şey deneme imkanı bulabiliyordu. En yenilikçi öldürme yöntemlerini, ona verilen bu fırsatlarda icat edebiliyordu.
Gerçi “ustalıkla” ibaresi de bir nevi “sana güveniyorum, nasıl yaparsan yap,” demek oluyordu; ama… “Nasıl yaparsan yap” tabiri işin erbabına, yani kendisine olan güveni daha belirgin bir şekilde gösteriyordu.
“Peki ne zaman? Özel bir arzunuz? Söylemek istediğiniz herhangi bir şey? Yapmamı ya da yapmamamı istediğiniz herhangi bir şey…”
“Doğal bir ölüm gibi görünmesini istiyorum. Öyle bir şey olsun ki, intihar ya da cinayet ihtimali düşünülmesin. İnsanların akıllarının ucundan bile geçmesin… Ve… Üç gün sonra ölmek istiyorum. Tam akşam sekizde…”
İşte şimdi meraklanmıştı Handan. Neden bu kadar dakik ve sezdirmeden öldürtmek isteyebilirdi bu adam kendisini? Ve hazır merak etmeye başlamışken, kendisini öldürtmek isteyen bir adam neden çizmelerinde silah taşımaya gerek duyabilirdi? Yoksa bu çizmeler topallar için özel yapım olanlardan mıydı? Madem merak ediyordu, o zaman merakı giderilmeliydi. Bu kadar basitti işte. Üstelik onun bu adama karşı üstünlüğü vardı. Eh, ne de olsa onun katili olacaktı. Yaşamını alacaktı ellerinden. Belki ölme nedenini öğrenmese de olurdu; ama şu çizmeler… Onların sırrını cidden merak ediyordu.
“Peki… İstediğin zamanda ve istediğin şekilde, tereyağından kıl çekermişçesine sorunsuzca öldürebilirim seni… Yalnız merak ediyorum, bu çizmelerin neden böyle uzun konçlu? İçlerinde bir şey mi saklıyorsun?”
Adam güldü ve aniden çizmelerini çıkarmaya koyuldu.